30 Haziran 2022 Perşembe

 

ARİF

        

         Alışveriş yapan İsmet Bey dükkâna döndüğünde saat tam 10’du.

Şükran ile Arif dükkânın önünde onu bekliyorlardı. İsmet Bey’i görünce Şükran, toparlanır gibi yaptı. Oğlunu sertçe İsmet Bey’in önüne itti:

-Öpsene ulan  it  İsmet Baba’nın elini, dedi.

İsmet Bey bu tavra sinirlendiyse de bir şey demedi. Elini öpmek için elini uzatan Arif’e elini uzattı.

-Sağ ol yavrum, dedi. “El öpenlerin çok olsun.”

Şükran,  İsmet Bey’in elindeki küçük paketi aldı. İsmet Bey, dükkânın kapısını açtı.

-Buyrun dedi, buyurun. Hoş geldiniz.

İçeriye girdiler.

Şükran:

 

-Dün konuştuğumuz gibi baba dedi.” Bu bizim ipe sapa gelmez, yaramaz hergele.  Eti senin kemiği benim. Tutturdu okumayacağım ayakkabı tamircisi olacağım, diye. Ben de görmüş geçmiş ihtiyar bir adamsın diye sana da yardım eder diye getirdim. Bu eşeği al sen, semeri de üzerine vur ne istersen yap.

İsmet Bey, Şükran’ı azarladı:

-Dün ben sana alkolü iken bu dükkâna girme demedim mi? Elindekini bırak, çık dışarı be adam dedi ve ekledi,” Kapının önünde bekle.”

Arif’e, kızgınlığım sana değil mesajı vermek için sesini yumuşatarak devam etti sözlerine. “ Biz Arif’le konuşalım, sonucu sana bildiririz.”

Şükran,

-Emrin olur baba,  Sen kızma yeter ki ben senin eşeğin olurum, dedi. Dışarıya çıktı. İsmet Bey, Arif i tepeden tırnağa süzdü. Arif ufak tefek bir çocuktu. Saçları sıfıra vurulmuştu. Gözlerine bir çekingenlik, bir korku vardı.

İsmet Bey,

-Babanın anlattıkları kadarıyla hakkında biraz bilgim var oğlum, dedi. “Ben seni çırak olarak kabul ederim tabi ki sen de istersen. Ne dersin?

Arif Bey, dükkânın dışında kendilerine camdan bakan babasına baktı. Babasının tehditvari el işaretini gördü. Bu durum İsmet Beyin de gözlerinden kaçmadı.

İsmet Bey,  Arif’i elinden tuttu ağır adımlarla kapının önüne gitti:

-Sen git artık, dedi”. Biz Arif oğlumla anlaştık.”

Şükran:

-Parasını günlük mü haftalık mı aylık mı verecen? Bide kaç lira?

İsmet Bey bir an “ al git oğlunu “ diye avazı çıktığı kadar bağıracak gibi olduysa da

-Bunları sonra konuşuruz, dedi. “Şimdi sen git, bir görelim bakalım.

İçeri girdiler. Arif  Bey tabureyi gösterdi:

-Otur bakalım şuraya dedi ve ekledi.” Hoş geldin.”

 Belli belirsiz” hoş bulduk” dedi Arif.

-Sana ne diye hitap edeyim.

Arif başını öne eğerek:

-Eşek demeyin de ne derse deyin.

- Yok yok ben istiyorum bunu. Oğlum mu diyeyim, çırak mı diyeyim , Arİf mi diyeyim, evladım mı yoksa yavrum mu diyeyim?

- Eşek demeyin de ne derseniz deyin.

-

- Ben size diyeyim?

İsmet Bey:

Sen , bana   İsmet Usta bazen de usta de. Duruma göre.

-Tamam

-Kahvaltı yaptın mı?

-Yok

İsmet Bey, çaydanlığı ve ocağı kapalı bir kabı gösterdi:

-Hade Arif, çaydanlığı ocağa koy da sabah kahvaltısını yapalım. Kapta da peynir zeytin falan filan var.

Arif kalktı. İsmet Usta’nın gösterdiği yere gitti. Çaydanlıkta su yoktu:

-Çaydanlıkta su kalmamış dedi. Su nerede?

-Testide olacak. Yoksa  sokak başındaki çeşmeden doldur gel.

-Tamam İsmet Usta.  

Kahvaltıyı havadan sudan konuşarak bitirdiler. Son bardak çayları doldurduktan sonra İsmet Usta,

-Eline sağlık Arif, dedi. “Çok güzel olmuş. Çoktan beri böyle  çay içmemiştim.”

-İltifat Arif’i sevindirdi.

Son bardak çay içilince İsmet Bey, Arif’e para verdi “ ilerde bir gazeteci var çıkınca sağda. Hemen görürsün,  dedi kalınca bir defter istedi. Bu esnada saat 8 olmuştu. Göz açıp kapayıncaya kadar koşarak gitti geldi Arif.
-Buyur ismet Usta dedi.

İsmet Usta, defteri inceledi.

-Tam istediğim gibi bir defter dedi.”Aferin sana”.

Arif sevindi. Bu sevinç gözlerine yansıdı. İsmet Bey ayağa kalktı. Defteri niçin aldığını fazla teferruata girmeden açıkladı:

-Bu deftere dedi o gün buraya geldikten sonra burada yaşadıklarını, yapıklarını güzel bir yazı ile yazacaksın, dedi

-Her şeyi mi?

-Evet, her şeyi. Şu saatte dükkâna geldim. Zamanında gelemediysen niçin gelemediğini. Buradan başlayacaksın ve de her şeyi her gün yazacaksın. Yapabilecek misin?

-Yaparım.

-Bak ben burayı daha yeni açtım. Şimdiye kadar da henüz hiç iş yok.

-Hiç mi?

-Hiç ama merak etme bir süre sonra yavaş yavaş ufak tefek şeyler gelmeye başlayacak inşallah.. Onları memnun kılarsak o ona o ona söyler yavaş yavaş iş yürür gider. Ben de seni yetiştiririm. Sen bu işi çok istiyordun değil mi?

-Arif,  başını öne eğdi. Bir şey demedi.

İsmet Bey, güldü:

-Anladım, dedi. Mecburiyetten.

-…

- Yıllar yılı öncesi ben de mecburiyetten başlamıştım bu işe  ama rahmetli ustam  sayesinde iyi bir usta oldum. Ev bark araba sahibi oldum. Çoluk çocuk sahibi oldum, büyüttün Sen de sebat edersen  zengin olmazsın belki ama geçinecek kadar para kazanırsın. Zanaat altın bileziktir.

Arif bu konu için de bir şey söylemedi. İsmet Bey,  köstekli saatine baktı. “Ben bugün akşama kadar yokum” dedi. “ Dükkân sana emanet”dedi. Sonra da oradan ayrıldı. Akşam 17’ye doğru döndü. Biraz oturup dinledikten sonra Arif’ten defteri istedi sonra da sordu:

-Yazdın mı bir şeyler.

-Yazdım usta dedi. Defteri uzattı.

İsmet Bey, defteri şöyle bir karıştırdı

-Ne kadar çok şey yazmışsın, dedi ve açıklama getirdi” Tabi her şeyi yaz” dedim. Sen de su içsen yazmışsın. Ama ben bu kadar teferruatlı istemedim. Neyse birkaç gün sonra neleri yazacağını ya da yazamayacağını öğrenirsin. İsmet Bey, defteri bir kenara bırakmadı. Gözlüklerini taktı. Hızla göz atmaya başladı, bir yerde durdu. Orada, “ gözlüklü, uzun boylu bir amca geldi. Selam verdi. Bende selamımı verdim.. Sonra poşetten iki terlik çıkardı” Bunları tamir ediyor musunuz? “ diye sordu. Ben de yok dedim. Sadece ayakkabı tamir ediyoruz. Dedim

İsmet Bey, gözlüklerini çıkardı:

-Terlikleri tamir etmiyoruz deyip almadın mı?

-Almadım usta?

-Peki niye

Arif camın önüne gitti Camdaki yazıyı heceleyerek okudu.

-Buraya , ayakkabı tamir ediliri diye yazmışsınız..

-Ee ne var bunda?

-Bu, ayakkabıdan başka bir şey tamir edilmez demek değil midir?

-Değil tabi evladım. Bu her şey tamir edilir demek.

-Ama bu yazı o zaman gereksiz.

-Gereksiz mi? Niye?

-Tabela da zaten ayakkabıcı diyorsunuz. Siz yufkacının camına yufka bulunur yazmak  gibi bir şey.

-Pek ne yazmalıydım?

-Eğer ayakkabıcının yanına v.b. yazsaydınız olurdu.

Açıklamalar İsmet Bey’in hoşuna gitti. Verilen cevaplar da ona ilginç geldi. Gülümseyerek, düşündüğünü söyledi:

-Sen bayağı zeki bir çocuğa benziyorsun be Arif, dedi.

Arif güldü.

-Babana kafam almıyor demişsin okula gitmemek için ama bana hiç de öyle gelmiyor. Şu söylediklerini her yerde görüyoruz. Sen bu yanlışlığı fark ettin.

-Babam eşek deyip durdukça içimden okumak gelmiyor. Kafam da almıyor.Arif Bey, bir şeyler daha  söyleyecekti ama düşündüklerini cümleye çeviremedi. Gözlerini camdaki yazıya çevirdi. Birkaç kez okudu sonra Arif’ e döndü.

-Camdaki yazıyı düzeltebilir misin sen? dedi.

-Kendisiden bir şey istenilmesi Arif’i heyecanlanırdı, coşku ile

--Düzeltebilirim, dedi. Hemen başlayayım mı yoksa akşam evde yapıp yarın mı getireyim? Evde özenerek yaparım da.

-Evet

-Başıma dikilip eşek ne yapıyorsun diye sormazsa.

 

                       son

12 Haziran 2022 Pazar


İSTİFA

Bir varmış bir yokmuş kimsenin adını dahi bilmediği bir ülkenin en saygın en güvenilir şirketlerinden birinin sahibi Ağaç ( Bu ülkedekiler çocuklarına asırlardan beri hayvan, ağaç, meyve isimleri verirmiş) önüne gelen istifa mektubunu bir değil birkaç defa okumuş. Çünkü istifa eden şirketin ikinci adamıymış. Şirketten aldığı maaşla yediği önde yemeği arkasındaymış. Ülkenin en yüksek ücretini alırmış. Kendisinden sonra son sözü hep o söylermiş. Çalışkanmış, güvenilirmiş, demokratmış. Adilmiş. Şirketin menfaatleri kendi menfaatlerinden üstün tutarmış. Yani Ağaç’ın gözü kapalı teslim edeceği biri imiş.

Ağaç. Nehir’in istifası elinde olduğu halde işin işinde çıkamayınca bahçeye çıkmış. Bir saate yakın genişçe bahçeyi dolaşmış.

Bu durum Isırgan Otu’nun dikkatini çekmiş. Kısa bir tereddütten sonra Ağaç’ın yanına gitmiş, sormuş:

-Yardımcı olabileceğim bir şey var m patron? Sizi çok şey gördüm de.

-Isırgan Otu da Ağaç’ın güvendiği, sevdiği elamanlardan( dostlarından) biri imiş. Hemen orada bunan banklardan birine oturmuş. Ona da otur demiş ve hemen konuya girmiş.

-Nehir istifa etmiş.

-Isırgan Otu kulaklarına inanamamış

-Niçin?

-Sormadım ki.

Ağaç, Isırgan Otu gidince, Nehir’i çağırtmış. İstifanın nedenini sormuş. Nehir, yalansız dolansız. istifa nedenini açıklamış.

-Efendim, diye söze başlamış. Bilginiz dahiline kendim için bir asistan aldım geçen gün.

-Evet. Gördüm pek de cici bir bayan.

-İstifamın sebebi bu efendim.

-Anlamadım.

-İki aday daha vardı efendim.

-Eeeeee!

-Adayın birini hemen eledim. Diğer aday hemen tüm okullarını dereceyle bitirmiş. Üç dili biliyor. Leb demeden konumuzla ilgili her şeyi anlıyor.

-Tam sana göre bir asistan. Konuya da vakıf. Aldığın o  bayan mı diyeceğim de.

-Ağaç gözlüğünü takmış. İstifa nedenini az çok anlamış ama hayatı boyunca hiç, yüzde yüz emin olmadıkça konu hakkında fikrini söylememiş.

Odada kısa bir sessizlik olmuş. Ağaç:

-Evet, diyerek Nehir’in konuşmaya devam etmesini istemiş.

-  Ben, özür dilerim, sizin cici hanım diye nitelendirdiğiniz o bayanı yetersiz olmasına rağmen tercih ettim. Boyu postu, cazibesi, ağzının çok güzel laf etmesi, candan davranması nedeniyle onu ötekine yeğledim. Böyle bir hata ve bile yaptığım bu hatayı kendime ve şirketimize yakıştıramadım. İstifa nedenim budur. Liyakati albeniye tercih etmemdir.

Ağaç,  ayağa kalkmış. Nehir’in omzuna hafifçe dokunmuş:

-Bu durum telafi edilebilir; demiş.

Bir süre muhatabından cevap beklediyse de bu gerçekleşmemiş. Bunun üzerine Ağaç emredici bir ses tonu ile:

-Sana cumaya kadar izin demiş. Cuma günü saat on birde odama gel, ya  “ istifamı işleme koyunuz, de ”  ya da“  başka bir şehirdeki başka bir işletmenizde alt kademelerin birinde görevimi sürdürmek istiyorum. de.”

Gökten üç elma düşmüş, biri Ağaç’ın başına biri Nehir’in başına, öteki de sizin uygun gördüğünüz birinin başına.

                    BU MASAL DA BİTTİ

22 Mayıs 2022 Pazar


 

SONU BİLİNMEYEN HİKAYE

 

Akşam yemeğindeydiler. Cenk Bey çok sevdiği çubuk makarnayı ustalıkla çatalına toplarken, Nesrin çatalını tabağına bıraktı. Konuştu:

- Babacığım.

- Efendim kızım.

- Biri var.

Cenk Bey ağzına götürmekte olduğu çatalı t abağına bıraktı. “ Bu ne diyor” der gibisinden karısı Nazik’ e baktı. 

Cenk Bey böyle bir şey beklemiyordu. Kızından gözlerini kaçırarak sordu:

- Ben tanıyor muyum?        

- Sanmam.

Cenk Bey ne diyeceğini şaşırmıştı. Kelime bulmakta, cümle kurmakta zorlanıyordu:

- Peki sen tanıyor musun?

- Anlamadım?

- Tamam daha fazla konuşursam daha fazla saçmalayacağım.

-Yani.

- Ne demiştin?

- Biri var demiştim.    

- Peki, kim?       

- Efendi bir çocuk. Üniversite mezunu. İki dil biliyor.

- Kızım böyle şeyler için yaşın küçük değil mi?

Nazik Hanım güldü. Bu durum Cenk Bey’in gözünden kaçmadı.

Cenk Bey elinde olmadan sinirlendi. Karısına:

-Gülmeni gerektiren bir şey mi söyledik? dedi.

Karısı gülmenin dozunu arttırarak:

-Sen yanlış anladın, dedi.

-Neyi yanlış anladım?

Nesrin de anladı.

-Babacığım aklına neler geliyor, dedi.

-Doğru dürüst anlatırsanız anlayacağım.

Nazik Hanım:

-Geçen gün bizim kız birilerine rastlamış.

- Kime?

- Hade bebeğim tabağına koyduğun makarnayı yut ondan sonra anlatacağım.

- Hayır efendim şimdi anlatacaksınız. Boğazımdan nasıl geçecek ki onlar?

Nazik Hanım:

-Sen bilirsin dedi. Yemeğini bitirdi. Sonra da ekledi. “ Elime sağlık. Pek de güzel olmuş.”

Nesrin :

-Eline sağlık anne dedi. O da yemeğini bitirdi.

Cenk Bey ya sabır çekerek yemeklerin bitirilmesini beklemişti.

Nazik Hanım kocasının sabrını daha fazla zorlamadı:

-Haydi Nesrinciğim, dedi.” Anlat.”

Nesrin: “ ya babacığım” diye söze başladı. Nazik Hanım da kızına iyice sokuldu. Hatta elini kızının omzuna koydu:

-Geçen gün tam okula gidiyordum. Bir Fransız aile orada birilerine bir şeyler soruyor fakat yanıt alamıyordu. Çünkü kimse dil bilmiyordu.

- Kızım sen Fransızca biliyorsun. Yardım etseydin.

Nesrin babasına karşılık vermedi. Sözünü sürdürdü:

-Bu arada kâğıt toplayıcı bir genç onlara yaklaştı, “ Ben size yardımcı olayım” dedi Fransızca. Yardımcı da oldu. Çok güzel bir Fransızcası vardı.  Herkesin ağzı bir karış açık kâğıt toplayıcına bakıyorlardı. Ben de çok şaşırmıştım.

Fransızlar oradan uzaklaşırlarken ben de ayaküstü birkaç dakika konuştum onunla. Üniversiteyi derece ile bitirmiş. Fransızcanın yanında İngilizce de biliyormuş. Bir türlü iş bulamamış. Bakmakla yükümlü olduğu beş tane kardeşi varmış. O da bu işe başlamış.

Cenk Bey, sözün nereye varacağını anlamakta zorlanmadı:

-Adresini aldın mı, ya da cep telefonu numarasını.

-Almadım da hemen hemen her gün yani bazen görüyorum.

Nazik Hanım araya girdi.

- Geçen gün Nesrin bana da gösterdi. Evde atılacak bazı şeyler vardı. Hakikaten çok kibar, efendi, güler yüzlü bir çocuk.

- İçeri almadın inşallah. Bitli midir, pireli midir?

- Tabi ki hayır. Kapıdan verdim, bu arada biraz da konuştuk.

Salonda kısa bir süre derin bir sessizlik oldu.

Nazik Hanım:

-Bebeğim, dedi kocasına. “Hani diyorum ki bu çocuğu işe alsan. Topluma kazandırsan. Sen seversin böyle işleri. Hem okumuş yazmış bir delikanlı.”

Nesrin, babasına sarıldı:

-Evet babacığım.

Cenk Bey yerinden kalktı. Salonun içerisinde git gel yaptı. Sonra da “Peki” dedi.

Cenk Bey’in “ peki” sine karısı Nazik “ iyiliksever kocacığım “ diyerek Nesrin de alkışla tepki verdi.

Cenk Bey,

-Görürseniz bir daha söyleyin benim fabrikaya gitsin, iş isteme formunu doldurup bıraksın. Kısmetse olur.

Nesrin!in keyfi kaçtı, suratı asıldı. “ Ölme eşeğim ölme” desene dedi. “ Şimdiye kadar eminim form doldurmadığı yer kalmamıştır.”

Nazik Hanım,

-Forma ne gerek bebeğim” dedi. “ Sen oranın patronu değil misin? Cenk Bey zaman zaman fevri çıkışlar yapan bir adamdı. Bu huyunu hiç sevmezdi.

Birden yerinden kalktı. Karısının karşısına dikildi. İşaret parmağını göstere göstere konuştu:

-Bak hatun ben bu işletmeyi aldığımda kapısına kilit vurulmak üzereydi. Ben ne yaptım? İşini bilen bir ekip kurdum. İşi eşe dosta arkadaşa değil uzmanına işi bıraktım. Aldığımız kararlardan ödün vermedim. Bunun neticesinde de adım adım büyüdüm. Bak Nazik sen bile yarın ben de senin iş yerinde çalışmak istiyorum desen iş başvuru formunu doldur derim. Arkadaşlar bu formları incelerler gerekli gördüğü arkadaşları çağırıp  ön görüşme yaparlar  diğerlerine de en geç bir ay içinde neden görüşmeye çağrılmadığına  dair bir mektup yazarlar. Ben, bu benim karım yarın işe başlayacak gereğini yapın demem.

Nazik;

-Tamam canım bir şey demedik, dedi.

-Diyemezsin tabi, dedi. O bahsettiğiniz delikanlı için de bu geçerli. Gitsin, formu versin. Olur olmaz gerisine ben karışmam.

Sabahtan beri ha yağdı ha yağacak denilen yağmur yağmaya başladı. Cenk Bey koltuğunu pencerenin önüne çekti. Perdeyi hafifçe araladı. Nesrin, babasının yağmur yağarken pencere önüne oturmayı sevdiğini bilirdi. Babasının “ şimdi birde Türk kahvesi olsa” demesini beklemeden kahvesini yapmak için mutfağa yollandı.

 


                                       

14 Mayıs 2022 Cumartesi

 


KİTAPLARI SEVMEYEN ÇOCUK

Bir varmış , bir yokmuş kitapları ve kitap okumayı  hiç ama hiç sevmeyen bir çocuk varmış.

Günlerden bir gün halasına kuzeni Ertuğrul’la biraz oynamak biraz ders çalışmak için gitmiş.

Akşama kadar hoşça vakit geçirmiş.

Akşam televizyon seyrederlerken hala el çırpmış

Hala:

-Haydi bakalım herkes kitabını alsın köşesine çekilmiş.

Herkes yeni bir kitap ya da dünden kalan kitabını alarak köşesine çekilmiş. Hala da televizyonu kapatıp eline bitirmek üzere olduğu İngilizce bir kitabı alıp köşesine gitmiş.

Figen:

-Televizyonu açabilir miymiş? Ben kitap okumayı sevmem,

Herkes ters ters Figen’e bakmış: Kuzenlerden Ertuğrul’a içinden “Okumamayı sevseydin okuduğunu anlar, okuduğunu da anlatabilirdin,  demiş.

Fiğen, can sıkıntısında dolayı Eruğurul’a hitaben:

-Öğretmenin verdiği ödevleri bitirdin mi demiş

Ertuğrul:

-Görmüyor musun kitap okuyorum, demiş okuduğu kitaptan başını kaldırmadan.

Ertuğrul’un suratı asılmış:

Eniştesi hem okuyor hem notlar alıyormuş.

Halası gözlüklerini takmış kendinden geçmiş kitabını okurken.

Üniversitede de okuyan büyük kuzeni, bir bilim insanı edasıyla top sakalını sıvazlıyor, zaman zaman kıkırdayarak okuduklarına gülüyormuş.

Yaşıtı Ertuğrul akalarını uzatmış, çoraplarını çıkarmış kitabına gömülmüş. Bu kitabı iki defa da okumuyormuş.

Birden bir sarsıntı olmuş. Aksallı, nur yüzlü ihtiyar bir adam elinde bastonu ile orada bitivermiş. Figen ilk adapta korktuysa da bir süre sonra korkusu yitmiş.

Dede, seni görmek için az geldim uz geldim, dere tepe geçip geldim, demiş. “

-Beni görmek için mi geldin?

- Ya duyduğuma göre hiç kitap okumaz, en fazla elli sözcükle konuşurmuşsun. Konuşulanların pek azını anlar, kailime hazinen yetersiz olduğundan da fikirlerini tam olarak izah edemezmişsin.

Figen utanmış, yüzü kızarmış kendini savunma gereği hissetmiş:

-Ama hep teşekkür belgesi alıyorum,demiş.

-Aksakallı nur dede, gülmüş-

-Herkes o dediğin belgeden alıyor şimdi. Eskiden o belgeyi almak için göbeğimiz çatlardı

Aksakallı nur dede, “ neyse” demiş süzülerek oradan ayrılmış.

Figen gözlerini ovuşturmuş. Belli ki özü geçmiş.  Bu anda da halası ellerini çırpmış.

-Bugünkü okuma saati bitti demiş. Çay demlemeye gidiyorum.

 

Çaylar gelinceye kadar da bir kişi hariç ( ki o hala okumaya başlamamış) devam etmiş.

 Gökten düşen elmalardan hiçbiri de onun (Figen'in) başına düşmemiş.


4 Mayıs 2022 Çarşamba

 

                                                                                                                                                                                                                                                             

HAYDİ, TATİLE ÇOCUKLAR

 

Bütün imkanlarını kullanarak bir tatil köyünde yer ayırttı. Müjdeyi evdekilere vermek için adeta koşarak eve gitti. Gayesi çocukların"

Beklentisi önce sevinçle “ yaşasın” diye bağırcıklar sonra da kendisini öpücüklere gark edeceklerdi.

Öyle olmadı. Üç çocuğu da suratlarını astlar. Bir köşeye çekildiler. Baba,  anneye anne babaya baktı. Anne bilmiyorum manasında bir harekette bulundu.

Baba:

-Çocuklar anlatın bakalım, sorun nedir?

Çocukların temsilcisi

-Baba, anne biz sizlerle bayrama gitmek istemiyoruz, dedi.

Salonda bir süre sessizlikten sonra baba çocukları karşına geçip  koltuğa  toplayıp oturttu.

-Burayı gitmeyi siz bizden istediniz, dedi. Birkaç saate kadar yola çıkacağız.

Çocuklar babalarının huyunu bildiklerinden hazırlıklıydılar. Ceplerinden birer kâğıt çıkardılar.

Altı yaşındaki Fatma başladı.

-Biz anneannemizi ve dedemizi çok özledik.

- Beş yıldır görmüyoruz. Belki seneye ve sorası hiç göremeyeceğiz, Tıpkı babaannem ve büyükbabamı gibi.

-Sanırım bizim gibi sizlerin de gözlerinde tütüyorlardır onlar

- Biz de siz de  daha yıllarca tatile gidebiliriz.

-Babaannem öldü ama anneannem ve dedem yaşıyor. Bu durum  sizi ırgalandırmıyor olabilir ama biz bu bayramı onlarla geçirmek istiyoruz.

-Onları sevindirmek istiyoruz.

-Onları sevindirmek bizi de sevindirerek

-Bu kadar bizim söylemek isledikerimiz.

Fatma’ın gözleri bir aralık annesine kaydı. Annesi ağlıyordu.

 

SON

17 Nisan 2022 Pazar

 

PAZAR MASALI 

MALUM KIRLANGIÇ

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde saman kalbur içinde ben ninemin beşiğini sallarken bir akbaba varmış. Bu akbabanın büyük bir derdi varmış. Bu derdini kimselere anlatamadığından ve soramadığından günden güne bunun verdiği stresle içine kapanıyor, adeta eriyerek yok oluyormuş.

Günlerden bir gün hem de yağmurlu bir günde mahalle parkında düşünceli düşünceli başı önde yürürken semtin pozitif dağıtıcısı olarak ünlenen genç akbabası malum akbabanın yanına yaklaşmış, yüzünden hiç eksik etmediği gülümseme ile elini uzatmış:

-Selam, demiş.” Adım Kızıltüğ.”

- Eeee.

- Adım Kızıltüğ. Sizin adınız?

- Adımı niye soruyorsun? Tanışıyor muyuz?

-Adını söylersen tanışmış olacağız.

Malum kırlangıç, sesini yükselterek

-Hade işine. Kendine başka birini bul, demiş sonrada söylene söylene hızla oradan uzaklaşmış.

İstemeyerek de olsa olayları izleyen konuşmalara kulak misafiri olan, yaşadığı bir hadiseden dolayı da keyfi yerine olan Tombul Kırlangıç kahkahalar atarak Kızltüg’ün yanına gelmiş, dans ederek:

-Kaderde bugünleri de görmek varmış. Haline çok güldüm, demiş ve eklemiş: “        Çok bozuldun mu?”

Kızıltüğ Kırlangıç, gülümseyerek:

-Çoooook! demiş.

Tombul Kırlangıç, burun kıvırarak Kızıltüğ’ü tepeden tırnağa süzdükten sonra hiçbir şey demeden oradan uzaklaşmış.

Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Birde ne görsün malum kırlangıç oradaki ağaçların birinin altında uyuyor.

Tombul Kırlangıç kendince sinirini çıkartacak birini arıyormuş. Malum kırlangıç tam dişine göreymiş. Ona karşı göstereceği güç gösterisi az da olsa sinirlerini yatıştırabilir ona moral verebilirmiş. Bu düşüncelerle malum kırlangıcın yanına gitmiş sertçe onu dürtüklemiş. Onun korkarak ayağa fırlayacağını ummuş ama hiç de beklemediği bir tepki ile karşılaşmış.

Malum kırlangıç ağır ağır yattığı yerden kalkmış sert bir lisanla:

-Hayır ola kardeş, demiş. “Bir şey mi istedin?”

Tombul Kırlangıç,korkmuş:

-Şey demiş sizi birine benzettim de. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.

Malum kırlangıç’ın bir şey söylemesine, bir davranışta bulunmasına olanak bırakmadan kaçarcısına oradan uzaklaşmış.

Malum kırlangıç, uykusunun açılması için bir süre beden hareketlerinden bulunmuş. Tam oradan uzaklaşacakken bir karga uçarak yanına inmiş. Son derece saygılı ve kibar bir şekilde, malum kırlangıca bir kâğıt uzatmış.

-Şurayı arıyorum ama kaç kişiye sorduysam bilmiyorum, demiş..” Siz biliyor musunuz acaba? Biliyorsanız bana söyleyebilir misiniz?

Malum kırlangıç, kâğıdı almış, düşünmüş, anımsamış “ biliyorum “ demiş. Adresi en açık şekilde tane tane tarif etmiş.

Karga çok sevinmiş. Binlerce teşekkür ederek havalanmış. Karga, oradan uzaklaşırken de bir Türk atasözünü hatırlamış malum kırlangıç

“ Danışan yol almış danışmayan yolda kalmış.”akabinde de kendince yemin ederek “ Doğru demiş.” Bu yolla sorununa çözüm bulabileceğini düşünerek, ümitlenmiş, sevinmiş.

Gökten üç elma düşmüş bir malum kırlangıcın, biri karganın biri de bu masaldan ders çıkartanın başına.

BİTTİ

20 Şubat 2022 Pazar

 

 

BİR GARİP HİKAYE

Dünyada öyle olaylar vardır ki insanın inanası gelmez. Bunlardan biri de geçen gün  gerçekleşti Muhtemelen bu da tarihe geçecek. 

İkisi de saat tam beşte uyandı. İsminde U  harfi geçen ki biz buna U diyeceğiz. U, 7’ ye kadar yatakta bir sağa bir sola döndü durdu. Bu esnada kaşındı, esnedi, yorganı başına kadar çekti bazen, bazen ayaklarının da yardımıyla yorganı yere fırlattı. Üşür gibi olunca da  söylene söylene  attığı yerden aldı

İsminde  Z harfi de bulunan- ki biz ona Z diyeceğiz uyanır uyanmaz fazla oyalanmadan yataktan kalktı. Elini yüzü yıkadı,

Bir bardak ılık su içti, mutfağa gitti ocağa çay koydu. Çay demleninceye kadar da bir şeyler yaptı:

Evi topladı,

Çiçekleri suladı, sularken onlarla konuştu,

Okumayı düşündüğü kitabı masasının üzerine koydu

………………………………………………………………………………………………

 A  da  Z de  saat tam 9.15’te radyoyu açtı.

 A kanallar arasında dolaştı arabesk şarkılar çalan bir radyo buldu. Dinledikçe “ah,” çekti “of” çekti. İçine bir hüzün çöktü. Hatta bir aralık gözleri doldu, ağladı. Bir aralık  da ellerini yumruk yapıp oturduğu koltuğun yan tarafına vurdu.

Z de kanallar arasında dolaştı. Hareketli türkülerin, şarkıların çaldığı bir radyo buldu. Dinledikçe keyiflendi. Zaman zaman parçalara eşlik etti. Aynanın karşısına geçip oynadı. Oynadıkça açıldı. Uzun zamandır eline almadığı çalgı aletini aldı. Dinlediği parçalardan birini çıkartmaya çalıştı. Çıkartır gibi olunca da neşelendi.  “ Vay be, aferin bana “ bile dedi.

…………………………………………………...…………………………………….

Saat 11.28’te ikisi de öğle yemeği için hareketlendi.

U‘nun gözüne  ilk olarak yemek masası çarptı. Masanın üzeri ıvır zıvar ile dolu idi. Masanın üzerinde bir çanak koyacak yer bile yoktu. “ Allah kahretsin ya, bu ne böyle ya” dedi sanki başkası  masayı o hale koymuş gibi.

Büyük bir paket cips aldı U. Bir de meşrubat aldı. Salona geçti. Televizyonu açtı. Cipsle meşrubatı bitirinceye kadar  televizyon seyretti.  Sonra da cep telefonu ile oynamaya başladı. Bu durum saat 13.10’da son buldu.

Z önce mutfağa sonra buzdolabına baktı. İçine konulması gereken malzemelerden eksik olanlara takmadı, var olanlardan “ oh, mis gibi diyerek bir salata yaptı. Akşamı da düşünerek evde ne varsa bir şeyler hazırladı. Masayı donattı.

“ Ellerime sağlık”  diyerek tadına vara vara yemeğini yedi. “ Afiyet olsun” diyerek masadan kalktı.

Salonun eşiğine gelince birden durdu, döndü, yemek masasının üzerini topladı,  bulaşık kaplarını sudan geçirip bir yerde topladı. Sonra salona geçti. Divana oturdu, ayaklarını uzattı, televizyonu açtı. Kafa yapısına uygun bir kanal buldu. Program bitince de geçen gün kitapçıdan aldığı basit hikâyelerden oluşan İngilizce kitabını okuyarak anlamaya çalıştı. Bu durum 13.10’a kadar sürdü.

 

Yarın imtihanlarının olduğunu ikisi de 15.30’da hatırladı.

U, okula pek devam etmediğinden elinde dersle ilgili pek not yoktu. Arkadaşından rica minnet aldığı kitabı eline aldı. Aklınca çıkması olası olan soruları saptadı. Onları küçük küçük kâğıtlara yazarak kopya hazırladı. Sonra da bilgisayarın başına geçti. Oyun oynamaya başladı. Oynarken de kapı çaldı. O an saat 17.43 idi.

Z, bu imtihana imtihan gününü öğrendikten sonra zaman zaman çalışmıştı. Hazırdı, yarım saat bir göz attı. Bu güvenle keyfi yerine geldi. Son zamanlarda Eda’ya da öykünerek küçük küçük masallar yazmaya başlamıştı. Gitti kendine bol köpüklü bir Türk kahvesi yaptı. Dün yazmaya başladığı masalı bitirdiği anda da kapı çaldı. O an saat 17.43 idi.

……………………………………………………………………………………………..

O gün ikisin de ailesi dışarıdaydı.

Saat 22 sularında Z’nin ailesi eve geldi. Z, kapıyı açtı. Tek bir kelam etmeden odasına geçti.

A’nın ailesi de 22 sularında geri döndü. A, onları “ hoş geldiniz” diyerek güler yüzle karşıladı. Onlar salona geçip yerleştikten sonra da onlarla biraz hasbihal etti. Akabinde de oradakilere “ iyi geceler” temennisinde bulunarak odasına çekildi.

                                  SON

10 Ocak 2022 Pazartesi

 

EL HAREKETİ

 

Herkes toparlandı.  Sık giyimli kerli ferli bir adam içeriye girdi.

Emirhan Bey’den herkes ümidini kesmişti.

Kerli ferli adamın ismi Oğuz’du. Başı ile  ziyaretçileri  selamladı. Emirhan Bey’i gösterek orta yere sordu:

-Hastamızın adı Emirhan mı?

Emirhan Bey’in karısı  Oğuz Bey’e doğru yaklaştı.

-Evet, dedi.

- Birkaç soru soracağım. Cevap verebiliyor mu?

- Kulağını iyice yaklaştırısanız. Sesi şey çıkıyor da.

- Siz yardımcı olsanız. Siz nesi oluyorsunuz?

-Karısıyım. 60 yıldır.

Oğuz Bey Emirhan’a doğru yanaştı.Geçmiş olsun dedikten sonra sordu:

-Askerliğini nerede yaptın?

İçeridekiler şaşırdı. Birbirlerine baktı.

Oğuz Bey, içeridekilere selam vetdiğini unuttu.. İçeride hastanın  ve karısının dışında  birkaç kişi daha vardı. Emirhan Bey, onlara hitaben:

-Merhabalar, dedi.

İçeridekiler selamı aldılar. Belli belirsiz “merhaba” dediler.

Oğuz Bey, bez mendili ile burnunu sildikten sonra Emirhan Bey’in  karısına hitaben:

-Sen biliyor musun,dedi.” Kocan askeriğini nerede yaptı?”

Emirhan Bey’in karısı dudakları  ve ellerinin yardımı ile konuşmadan “ bilmediğini” ifade etti.

İçeridekilerden biri:

-Kusura bakmayın beyim, ben biliyorum da niye bunu soruyorsunuz ki, dedi.

Oğuz Bey, adama ters ters baktı:

-Bir sebebi var herhalde, dedi. “Nerede yaptı askerliği Emirhan Bey?”

Soruyu soran elli yaşlarındaydı.

-Ya İzmir de yaptı ya da  Muş’ta dedi.

Oğuz Bey’in canı sıkıldı verilen cevaba:

-Yalı cevap istemem ben, dedi.” Net cevap lazım bana.”

Oğuz Bey’in yükselen sesi içeridekileri ürküttü.

Oğuz Bey, Emirhan Bey’in kulağına doğru eğildi. Yüksek

bir ses tonu ile:

-Emirhan Bey, dedi “Faik Çavuş’tan sana selam getirdim,

Tanıdın mı Faik Bey’i”

İçeridekiler  ne olduğunu, bu adamın kim olduğunu  anlamaya çalışıyorlardı ki kapı açıldı. Emirhan Bey’in doktoru gülümseyerek içeriye girdi.Faik  Bey ile bir süre  konuştuktan  sonra Emirhan Bey’e yaklaştı:i

-Maşallah Emirhan bey, bugün daha iyi gördüm sizi dedi.

Emirhan Bey, doktora tepki verdi. Kendisini zorlayarak

başını salladı.

Doktor:

-Yahu dostum sen bana söylemiştin ama ben unuttum,

dedi. “Sen askerliğini nerede yapmıştın sahi? Merak ettim.”

İçeridekiler bir Emirhan Bey bir Oğuz Bey’e bir doktora

baktılar.

Doktor:

-Hatırlıyorsan söyle, bu çok önemli.

Emirhan Bey, bir şeyler söylemeye çalıştı, söyledi de.

Doktor

-Sahi ya dedi, “Bak şimdi hatırladım Diyarbakır’da

yapmıştın.”

Doktor Bey ile Oğuz Bey, göz göze geldiler. Oğuz Bey

başını salladı. Brklediği cevabın bir kısmını almıştı.

Doktor, hastanın elini tuttu:

-Senin orada bir çavuşun varmış. Faik çavuş.Anımsadın

mı Faik Çavuş’u?

Emirhan Bey,  birkaç saniye düşündükten sonra heyecanlandı.

Gözleri ışıldar gibi oldu. Kalkmak için davrandı.

-Tanıdın, dedi doktor.

Emirhan Bey, biraz canlanır gibi olmuştu.  Eskiye oranla

daha belirgin şekilde  tanıdım manasına başını salladı.

Doktor,

-Onun bir de lakabı varmış. Neydi o? Ne derdiniz ona?

Emirhan Bey, derin bir nefes aldı. Tüm kuvvetini

toplayarak bir el hareketinde bulundu.

Bu el hareketini Oğuz Bey tanıdı. Babası höstermişti.Doktora döndü başı ile “

Tamam aradığım adam bu” dedi.

Doktor, dikkatli bir şekilde hastasına baktı.Nabzını kontrol etti.  Sonra içeridekilere hitaben:

-Odayı boşaltalım, dedi. Hastamız biraz dinlensin.

Hep birlikte dışarıya çıktılar. Doktor, Oğuz Bey’e elini

uzattı. “ Sizi tanıdığıma sevindim” dedi.  Tokalaştılar. Sonra da doktor “ Hoşça kalın” diyerek oradan uzaklaştı.

Oğuz Bey, Emirhan Bey’in karısının yanına gitti, yavaş ve

yumuşak  bir  ses tonu ile:

-Sizinle biraz konuşabilir miyiz şurada, dedi.

Emirhan Bey’in karısını hem heyecanlandırdı hem de

ürküttü bu ses. Kocasını ziyarete gelenlere baktı bir an.

Biraz ötelerinde oturmak için yerler vardı, Oğuz Bey

Emirhan Bey’in karısına orayı göstererek “ buyurun “ dedi. Emirhan Bey’in karısı gerekiz yere şalvarını düzeltti, kazağını düzeltti, Oğuz Bey’in arkasından yürüdü,onun gösterdiği yere oturdu. Kalp atışları hızlandı.

Oğuz Bey,Emirhan’ın karısının çehresini inceledi bir süre.

Gözleri masmaviydi.  Cami yıkılmış ama mihrap yerindeydi.

Oğuz Bey,söyleyeceklerini kafasında toparladı.

-Ben bir haftadır hastane hastane kocanı arıyorum,

dedi. “Takdir edersiniz elimde sadece adı vardı Birde babam için kullandığı lakap ve içeride de yaptığı el hareketi.”

-???

-  İğne ile kuyu kazdım adeta,birkaç kişi buldım ama

onlar kocanız değildi.

Emirhan Bey’in karısı daha fazla kendisini tutamadı.

-Beni korkutmayın oğlum, dedi. Kötü bir şey mi  yaptı babanıza zamanında?

Oğuz Bey, soruyu duymazlığa geldi.

- Geçen hafta babam aradı,” Emirhan hastaymış. Duydum ki benim asker arkadaşım hastaymış”, dedi.Arayp tarayıp  onu bulacaksın buraya getireceksin ben onun için ne yapması gerekiyorsa yapacağım, dedi. Bu söz benim için bir emirdi.

- Senin baban kim ki?

Oğuz Bey,

- Dünya çapında ünlü bir doktor. Mümtaz Bey, tanır mısın?

Emirhan Bey’in karısı mahçup olur gibi oldu. Utanır gidi de. Boynunu büktü:

-Nerden tanıyayım kurban, dedi,

Oğuz Bey’i üzdü Emirhan Bey’in karısının sözleri ve beden dili. Af diler mahiyette gülümsedi:

- Kocanın asker arkadaşıymış. Geçen gün hastanesine

biri gelmiş, şundan bundan bahsederlerken askerlikten açılmış konu. Enirhan Bey’i, oda tanıyormuş. hasta olduğunu da ondan öğrenmiş. Falan filan işte. Babam da git o Emirhan benim Emirhan’ımsa al gel buraya gel dedi.

-Baban ne iş yapıyor ki senin? Emirhan’ın asker arkadaşı mıymış? Emme kaç yıl geçti aradan.

-Benim babam Doktor dedim ya az evvel. İstanbul’da bir

hastanesi var. Sen olur dersen kocanı ve seni oraya götürüp babama teslim edeceğim. Hem teferruatı geç sen, sadete gelelim.

Emirhan Bey’in karısı Oğuz Bey’in son cümlelerden  pek bir şey anlamadı . Sordu:

- İyileştirecek mi kocamı?

- Yapılması gereken her şeyi yapacak, gerisi Allah’a.

-…

- Ne diyorsun? Ambulans uçağını hazırlatayım,Yarın

götüreyim sizi.

-…

- İsmin ne senin?

- Durkız.

-Durkız Hanım bence yani ben olsan hayır demem. Babamın

hastanesine yurt dışından gelenler var. Haa bak, para mara yok. Yani cebinden beş kuruş çıkmayacak. Babam öyle bir adam işte.

Durkız kadın iyice heyecanlandı. Değişik bir ruh haline girdi.

-Ne deyeyim kurban, dedi. Allah razı olsun bizi aradın

buldun. Sana ne diyeyim ben. Sen ne dersen öyle olsun. Emirhan babanın asker arkadaşı mıymış? Sever miymiş kocamı çok?

Birden Durkız Kadın’ı çok saf, çok içten, çok cana yakın buldu Oğuz Bey. Ellerinden tuttu:

- Bak Durkız Kadın, tut, şimdi babamı arayacağım, Emirhan Bey’i buldum diyerek müjdeyi vereceğim, Yarın da sizi alıp İstanbul’a götüreceğim.Tamam!

- Ben orada kimseyi bilmem kimseyi tanımam, cebimde  yanlış anlama ama ekmek alacak param bile yok oğlum. Yol iz bilmem.

Oğuz Bey, birden neye uğradığını şaşırdı. Genç bir adam Oğuz Bey’in kollarından tuttu, kendine doğru çevirdi. Sarhoştu.

Hayır ola dayı, dedi. Kimsin sen?

Oğuz Bey, Durkız Kadın’a baktı. Dorkız Kadın telaşlandı, korktu. Oğlunu çekmeye çalıştı. Yalvar yakar bir ses tonu ile:

-Dur oğlum, dedi ne yapıyorsun sen. Bu adam babanı istanbul’a götürecek tedavi ettirecek.

Genç adam,  ağzı eğerek annesine cevap verdi:

-Yok ya, yok öyle bedava. Elli bin versin götürsün, tedavi

ettirsin getirsin. Ama kılına zarar gelirse hayatı zindan ederim bu herife ben.

-Oğlum ne diyorsun ne sen. Allah razı olsun diyeceğine….

-Elli binden beş lira aşağıya olmaz.

Genç adam, sendeledi, düşecek gibi oldu.

Oğuz Bey, oldum olası sarhoşlardan hazetmezdi. Üstelik bu adam tam bir belaydı. Görünüşünden, ses tonundan, tavrından, kin dolu gözlerinden o an bunun onun öyle olduğu kanısına varmıştı ki Oğuz Bey, ilk intibanın çok mühim olduğuna her zaman inanmıştı.

Oğuz Bey,, biraz geri çekildi bekledi. Anne ile oğlu tartışırken de hızlı adımlarla  kaçar gibi oradan uzaklaştı.

                                SON