21 Ağustos 2020 Cuma


BABA, ANNEM KAFAMI KIRACAK

İşe dalmışım. Üst üste çalan telefonla kendime geldim. Arayan Şevval ’dı.
“ Efendim yavrum” diyecektim yumuşak bir ses tonu ile, olmadı. Ağlıyor. Hem de ne ağlama. Yüreğim ağzıma geldi. Telaşla sordum:
—Ne oldu kızım?
Daha çok ağlamaya başladı.
—Annene mi bir şey oldu, dedim.
—Yok, dedi.
—Yangın mı çıktı? dedim.
—Yok, dedi.
—Evi mi bastılar, dedim.
Kızarak:
—Yok yaaa, dedi.
— Öyleyse ne? diye bağırdım.
— Annem kafamı kıracak dedi. “Çabuk eve gel!”
Herhalde dedim canı sıkıldı benimle biraz eğlenmek istiyor, diye
düşündüm . Bizim kızın öyle rol yapma kabiliyeti de olmadığından:
— Saçmalama, kuzucuğum, dedim.” Ne demek annem kafam kıracak.”
— Evet baba, dedi burnuna çekerek.” Annem kafamı kıracak. Az evvel halama
gitti giderken de işaret parmağını adeta gözüme sokarak , “ Şimdi beş dakikalığını halana gidiyorum, halandan geleyim, senin kafanı kıracam.”dedi.
Gayri ihtiyari gülerek
—Annen şaka yapmış evladım, dedim. “Annen semin kafanı niye kırsın?”
Ağlamasına devam ederek, yorum da yaparak, kaygılı konuştu:
— Halama belki de keser almaya gitti. Gelince kafamı o keserle
Kıracak. Belki de halamı da alıp gelecek. Beraberce kafamı kıracaklar.
Ne desem yatıştıramadım kızı. Bağırıyor çağırıyor, çabuk gel diye yırtınıyor.
“Annem gelmeden gelmezsen evden gidecem. Kafamın kırılmasını istemiyom ben diyor.”
Son bir ümit:
—Şevvalim dedim. “Annen şaka yapmış sana. Anneler çocuklarının kafalarını
kırmaz.”
—Annem yalan mı söylüyor? diye sordu.
—Yalan değil de dedim. Şaka yapmış . Belli ki bir şeye kızmış Bunda bir şey
yok. Öylesine çıkıvermiş böyle bir söz ağzından.
—Ama anneler yalan söylemez. Öğretmenimiz öyle söyledi. Anneler
çocuklarına hiçbir zaman yalan söylemez çocuklar, dedi. “Anneler bir şey söylerse o şeyi yapar.”dedi.
“ Hay senin öğretmeninin de senin de ” diyecektim vazgeçtim.
Neyse efendim uzatmayayım. “ Ne olur ne olmaz diyerekten “ Ben izin alıp geleyim kızım .” dedim. “ Bir delilik yapma, evden ayrılma!” diye de ekledim.
Erkan Bey’in odasına gittim hemen. Kapıyı çalıp içeriye girdim.
— Efemdim, dedim. “Benim acele eve gitmem gerekiyor. Müsaade
ederseniz iki saatliğine izin isteyecektim.”
Erkan Bey, kibar adam. Kaygılandı:
— Hayırdır Durmuş Bey, dedi. “ Bir şey mi oldu?”
— Efendim, dedim. “Halasıyla annesi bizim kızım kafasını kıracakmışlar da
biraz sonra keserle. Onun için şey yaptım.”
Adam kulaklarına inanamadı. Sanırım kendisiyle dalga geçtiğini sandı. Yüzü
kıpkırmızı oldu sinirden. Ayağa fırladı, elini masaya vurarak kükredi:
—Sen benimle kafa mı buluyorsun be adam? Çık dışarı!”
Ne yapacağımı şaşırdım. Erkan Bey’i hiç böyle görmemiştim. Açıklamaya
çalıştım, dinlemedi. Kolumdan tuttu. “ Kovdum seni” diyerek beni kapının önüne fırlattı. Sinir insanı ne hale getiriyor. Ben en az yüz doksan kiloyum. Erkan Bey elli kilo ya var ya yok. Ben otuz yaşındayım onun yaşı yetmiş beşin üzerinde. Az evvel de başka şekilde ifade ettiğim gibi öyle bir adam böyle bir adamı kolundan tuttuğu gibi fırlattı dışarı. Normal zamanda olsa üflesem uçar.
Ben, kapının önünde şaşkın ördek gibi şaşkın şaşkın biçare bir vaziyette
sağa sola bakınırken Vaziyet Hanım adeta yanımda bitti. Bir şey gelince üst üste gelir söylemini kanıtlamak istercesine bana önce bir omuz attı ( belki de bana öyle geldi) Sanırım yine sinirimi bozacak o cümleyi söyleyecekti ama iç acıtıcı halimi görüp acıdığından sordu:
— Durmuş Bey, bir şey mi oldu?
İnsan bazen paylaşmak istiyor sıkıntısını. Hızlı hızlı özetleyerek anlattım.
Kadın, birden gülmeye başladı. Ama ne gülüş. Kahkahalar atıyor, ellerini
dizlerini vuruyor Odadakiler odalarından çıktılar. Etrafımızı sardılar. Olup biteni anlamaya çalışıyorlardı.
Vaziyet Hanım, toplananlara beni göstere göstere niçin gülme krizine
girdiğini izah eti:
“Karısı kızının kafasını keserle kıracakmış, Hem de halasıyla bir olup. Bu akıllı da dedi Erkan Bey’i bunadı sanarak kızının oyununa gelmiş, izin istemiş.”
Erkan Bey de bunu kapının önüne koyuvermiş.”
Toplananlara öykü ilginç belki de komik geldi. Onlarda “ yok ya!” “ Cidden mi?” gibi sözler söyleyerek gülmeye, eğlenmeye, dalga geçmeye başladılar.
Ömer Bey’i elimden gelse bir kaşık suda boğarım.Amladınız.Sevmem. O da beni sevmez. Kendine has bir ses tonu da vardır, onun sesini duyan bir daha unutmaz. O da oradaymış. Birden onun sesini duydum.
—Yeter ya, bu ne!
İlginçtir, herkes sustu, o konuştu.
—Ne var bunda ya. Niye gülerek abuk sabuk konuşuyor yorumlar
yapıyorsunuz. Annesi kızına “ kafanı kıracağım” demiş çocuk da bir şekilde korkmuş. Kız da babasını aramış. Bunun komiklik neresinde? Durmuş Bey de doğal olarak kızını sakinleştirmek için eve gitmek istemiş Erkan Bey’den doğruyu söyleyerek izin istemiş. Erkan Bey de inanmamış amacını aşan bir tepki vermiş. Siz olanız böyle bir durumda be yaparsınız ki? Ha ha, hı hı yapıp duruyorsunuz.
Söyledikleri etkisini gösterdi. Oradakilerden bazıları yanıma yaklaştı. Özür
diledi. Bazıları odasına çekildi. Bazıları,
-Yaa sana değil biz Vaziyet Hanım’a güldük dediler.
Bu esnada Utku Bey, kulağıma eğildi.
—Erkan Bey’le konuştum dedi. Akşama kadar izinlisin.
Ne zaman Erkan Bey’e gitti ne zaman durumu izah edip izin aldı ama bu izin bana iyi geldi.
Ural Bey’e Belli belirsiz Sağ ol dedikten sonra odamdaki ceketi bile almadan
dışarıya fırladım. Şans bu sefer yanımdaydı. Bir taksi göründü köşede. İşaret yaptım durdu. Tam taksinin kapısını açıyordum ki bir ses duydum. Bu Şevval’lin sesi idi. Bana sesleniyordu. Belediye otobüsünden iniyordu.
Bakkala giderken bile ne olur olmaz diye elinden tuttuğum, elinden tutarak
okula götürüp götürdüğüm kızım büyümüş de iki otobüs değiştirerek buraya gelmişti.
İnsanoğlu garip bir varlık. Bir anda çok çok büyümüş gibi geldi bana,
İçimden ağlamak geldi. Ben de öyle yaptım. Teselli etmek de kızıma kaldı.

18 Ağustos 2020 Salı

GOOD BYE

Sadece bizde var sanırdı
Gördü ki insan insanmış
Her yerde varmış
Muhatap kaldı soruya hemen
Dedi karşısındaki
What are you from?

Haz etmezdi böyle sorulardan
Goof bye, dedi çekti gitti.

****

BUNU BİLSEK NE OLUR BİLMESEK NE OLUR DEMEYİN:

NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜNÜ KAZANANLAR ARASINDA BİRİ DAHA VARDIR Kİ O DA BİR TÜRK’TÜR: ORHAN PAMUK

17 Ağustos 2020 Pazartesi

HERKESİ SUSTURAN ÇOCUK

Laf lafı açtı, Semiha Hadımların evindeki sohbetin mevzu şiddet artan şiddet olaylarına geldi. Televizyonda da aynı konu tartışılıyordu. Herkes artan şiddet olaylarının nedeni konusunda fikir beyan ediyor herkes “ buna kim ur diyecek” sorusuna yanıt bulmaya çalışıyordu.
Merve görünürde sohbetin dışındaydı. Minderin üzerinde bir taraftan kitap okuyor, bir taftan ikram edilenleri yiyor, içiyordu. Birden
—Bu şiddet bitmez, dedi.
Altı yaşlarındaki bir çocuğun bu saptaması herkese iyi geldi. Onun bu
savını destekleyen sözler arda ardına sıralandı.
Bu durum kendisine destek verem kendisine onaylan sözler Merve’nin
hoşuna gitmedi. Sesini yükselterek:
—Neden diye sorun, dedi.
Üniversite hocası Sami Bey’in hoşuna gitti bu çıkış. Kara kaşlarını çatarak
kaytan bıyıklarını sıvayarak sordu:
—Neden?
Merve görmüş geçirmiş gibi konuştu:
—Dizilerin başından ayrılmayan sizlere soruyorum şimdi iki kişi ya da iki
iki grup ya da toplum aralarında bir sorun çıktığı zaman yapmaları gereken neyi yapmıyorlar?
Ev sahiplerden de misafirlerden de anında cevap gelmedi. Sorunun
yüklemi olumsuz olduğundan onlara biraz karışık geldi, Ekiz soruya soru ile karşılık verdi genelde yaptığı gibi:
—Ne?
Merve ayağa kalktı. Miting meydanına çıkmış bir hatip gibi sorusuna
yanıt verdi,
—Oturalım sorunumuzu ortaya koyalım aklımıza gelen değişik
alternatifler, önerileri ya da çekinceleri konuşalım sonra da bu meseleyi çözelim demiyorlar.
Merve’nin babası kızının söylediklerinden pek bir şey anlamadı, karısına
döndü yavaşça
—Bak bu kız avukat olacak dedi. Ne konuştu ama. Ben bile kuramam
böyle cümleleri .
Annesi başını sallayarak “ İnşallah! “ dedi.
Selma Hanım, emekli öğretmendi. Kendini bir ana televizyondaki bir açık
oturuma katılan bir konuşmacı gibi farz etti: Merve’ye hitaben:
—Yani, dedi.
—Bakın dedi Merve, “Ben akıllı bir kız olduğum için verilen mesajlara
sadece sinirleniyorum.
Merve bir an sustu.
— Mesaj kelimesini sanıyorum yanlış kullandım ama neyse dedi.
Büyüklerin hatalarının yanında benimkisi bir hiç.
Merve, elini arkada bağladı. Salonun içerinde dolaşarak sözlerini tane tane konuşarak sürdürdü:

—Şimdi hepiniz her gün defalarca televizyonlarda, filmlerde
görüyorsunuz.İki kişi arasında bir sorun çıkınca taraflardan kuvveti olan ya da kendisini öyle sanan sorunu halletmek için hemen şiddete başvuruyor. Karşısında kim varsa ya tokatlıyor ya yumrukluyor ya eline silah alıyor. Ve de çoğu kez de amacına da erişiyor, istediği neticeye erişiyor.
Merve sustu. Orada bulunan herkes “anladık” der gibi başını sallıyordu. Merve babasına döndü, onu bir şekilde onurlandırmak için “ Babam hep der ki dedi” birine kırk gün delisin dense o kişi deli olur.” dedi.
Merve” nin konuşmasına” yani” diyerek vesile öğretmen aynı sözcüğü yineledi:
— Yani
Yanisi şu dedi Merve. “Sorun yaşayan insanlar oturarak konuşarak sorunu halledeceklerine seyirciye bu mesaj verileceğine şu mesaj veriliyor. Kuvvetliysen yumrukla, rüşvetle, tehditle karşındakine istediğini yaptırırsın, sorununu istediğin gibi halledersin.”
Musa öğrenciydi. İşaret parmağı ile Merve’yi işaret ederek
— Kız doğru söylüyor dedi. “pek çok insan maalesef sorununu böyle çözüyor. Okulda her gün neler neler görüyoruz biz.”
Birden bir sessizlik oldu. herkesin çok sevdiği ….. dizisi başladı. Herkes pürdikkat kesildi.
Merve kanıtlarla konuşmayı severdi. İleride kullanmak üzere hemen notlar aldı. Dizin ilk yarım saatinde dört tehdit vardı, yedi kere yumruklaşma oldu, Bir kere cezaevinden çıkan bir kişi Nobel Edebiyat Ödülünü” almış gibi alkışlarla omuzlara alındı. Üç kere genç bir adam “ seni seviyorum ulan var mı ötesi” diyerek kız arkadaşını tokatladı. Kız da “ Ben de seni seviyorum” diyerek ona karşılık verdi.

15 Ağustos 2020 Cumartesi


YUMUŞAK

Oğuz Bey, Ayağa kalktı Şaziye hanım’ın yanına gitti. Elinden
tuttu. Koltuklardan birine oturttu:
-Çıkart şu baklayı ağzından Şasiye Teyze, dedi.” gündür bir
şeyler söylemek istiyorsun sonra yutkunuyorsun.”
Oğuz Bey, koltuğuna oturmadı. Sandalyelerden birini Şaziye Hanım’ın yanına çekti. Dostça sevgiyle elinden tuttu:

—Söyle bakalım sıkıntın nedir? dedi.
Şaziye Hanım kendini bileli burada çalışıyor, temizlik işlerine
bakıyor, gerektiğinde getir götür işleri yapıyor, gerektiğinde çay yapıyordu.
Şaziye Hanım zor da olsa cesaretini topladı, söyleyeceğini
söyledi:
—Sen buraya müdür olduktan sonra işler pekiyi gitmiyor
diyecektim. Ben birkaç gün sonra seni işten kovarlar diye korkuyorum .
Oğuz Bey böyle bir şey beklemiyordu. Şaşırdı. Şaziye Hanım’ın ellerini bıraktı:
— İşler iyi gitmiyor, derken dedi. Yutkundu, ekledi:”Biraz açsan.”
Şaziye Hanım,
-Sen çok iyisin. Okumuşsun böyük adam olmuşsun bak Bura
nüdür olmuşsun amma, dedi, sustu. Bir kelime söyleyecekti ama söyleyemedi.
— Eeee, dedi Oğuz Bey.
— Çok yumuşaksın
— Çok mu yumuşağım? Ne demek o?
— Senden önce Enver Bey vardı burada. Bir kükreri hepimiz
yerimizden ayağa fırlardık. Sen de kükre biraz. Sen yenisin bilmiyorsun ama ben gidişi hiç iyi görmüyorum. Bana govucu movucu deme ama ben seni kendi oğlum gibi seviyom onun için bunları diyom. Enver Bey gibi ol. Yoksa benden söylemesi birkaç gün sonra seni büyük patronlar ya kovar ya da kulağını çeker.
Oğuz Bey, makam odası içerinde birkaç kez gezindi. Şasiye
Hanım gitmek için hareketlendi ama Oğuz Bey buna müsaade etmedi. Bir süre sonra makam koltuğuna oturdu: Şaziye Hamım’a sordu:
- Enver Bet, ne yapardı?
Soru Şaziye hanım’ı heyecanlandırdı. Heyecanı sesine de
yansıdı.
—Saat dokuza çeyrek kala dış kapının önüne gelir, ellerini
beline dayar, suratını asar elemanları teftiş ederdi Sonra, öğleye kadar çay kahve içilmesine tost yenilmesine izin vermezdi. Yine mesela siz izin isteyen herkese soru bile sormadan izin veriyorsunuz. Enver Bey de izin verirdi ama izin isteyen izni isteyip istemediğine bin pişman olurdu. Birde mesela burası günde en az dört kez paspas yapılırdı şimdi ise bir kez ya süpürüyor ya süpürülmüyor. Müşterilerin şikayetleri de arttı. Bana yakınıyorlar, oradan biliyom.

Oğuz Bey çay bardağına kalan son yudum çayı da aldı ağzına. Ağzının içerisinde biraz dolaştırdı. Sonra yuttu. Sonra da Şaziye Hanım “ Bana Mualla Hanım”ı gönder dedi.
Şaziye Hanım Oğuz Bey’in dileğini emir kipi ile vermesinden rahatsız oldu. üstelik yüz ifadesi de hiç görmediği kadar setti. Şaziye Hanım “ Çizmeyi aştık galiba” diye içinden geçirdi ve odadan ayrıldı.

Mualla Hanım geldiğinde Oğuz Bodasından çıkmak üzereydi. Mualla Hanım,
-Beni emretmişsiniz efendim, dedi.
Oğuz Bey
— Evet, dedi ve emrini verdi. “ Şaziye Hanım’ın iş yeri ile
ilişiğini bu akşamdan geçerli olmak üzere kesin. Tazminat falan filan da düşünmeyin.”


3 Ağustos 2020 Pazartesi

1.HAFTA ÖDÜLLÜ SORUMUZUN CEVAP ANAHTARI:
1-5-6 8-11
ŞANSLI TAKİPÇİMİZ F.AYAZ GÜVEÇ
Not : 5.Sınıf Türkçe test kitabı adresine gönderilecektir.
******************************
2.HAFTANIN ÖDÜLLÜ SORUSU
Aşağıdaki hikayeyi okuduktan sonra size yöneltilecek soruyu cevaplayarak iletişim adresimizden bize gönderirseniz aşağıdaki kitaplardan birini ödül olarak kazanabilirsiniz.
Kitaplarımız
1- KÜÇÜK KADINLAR
2- KİM TAKAR SALATALIK KRAL!I
3- AFERİNLİ ŞİİRLER –NACİ AYDOĞAN-
4- KELOĞLAN MASALLARI
SORUMUZ ( CEVABINIZI 7 AĞUSTOS AKŞAMINA KADAR GÖNDEREBİLİRSİNİZ. LÜTFEN TERCİH ETTİĞİNİZ KİTAP VARSA BELİRTİNİZ.)
SORUMUZ: Sayın Bey, karısının aksine içmimarın suçlanamayacağını düşünmektedir. Sizce bunun nedeni nedir?
HİKAYEMİZ
ANAHTAR PASPASIN ALTINDA
Şimdiye dek hiç kimse Suat Hanım’ ı böyle görmedi, bundan sonra görmesi de mümkün değil. Suat Hanım, evin içini görünce çıldırdı. Kendini kaybetti. Avazı çıktığı kadar bağırdı:
-Aman Allah’ım bu ne?
Sayın Bey’de en az karısı kadar şaşkındı. O da bir eşek yükü para
harcayarak yaptırdığı evde gördüklerine inanamıyordu.
Suat Hanım, gözüne kestirdiklerini tutuyor sağa sola atıyor, eşyalardan bazılarını tekmeliyor, bazılarını deviriyordu. Suat
Hanım sanki çıldırmıştı.
Sayın Bey, karısının kollarından tutup eşyalara daha fazla zarar vermesine mani oldu. “ Lütfen, lütfen Suat, sakin sakin…” diyerek karısını biraz olsun yatıştırdı. Devrilen eşyaları düzeltti. Kırılan birkaç parçayı çarçabuk temizledi, gözden yok etti.
Suat Hanım, cep telefonunu çıkarttı, kocasına uzatarak:
-Çabuk o herife telefon et, gelsin şu zımbırtıları toplayıp
götürsün aldığı gibi benim evi bana çıplak teslim etsin, paramızı da versin, aksi takdirde elimden bir kaza çıkacak, dedi.” Vallahi de çıkacak billahi de çıkacak.” diye de ekledi.
Sayın Bey
-Hayatım dedi, ilk tepkiler bazen isabetli olmayabiliyor. Anımsasana dişlerini ilk gördüğünde de diş hekimine çabuk bu dişleri sök diye çıkışmıştın. Oysa sonra ne kadar çok sevdin.
Suat Hanım, suratını ekşitti.
-Ne alaka şimdi bu, dedi.
-Ne bileyim birden aklıma geldi işte.
-Hadi Sayın hemen telefon et şu herife çağır ve de şu abuk sabuk, saçma sapan şeylerini kimse görmeden alıp gitsin. Bizim paramı da iade etsin. Ben böyle ev de istemem köy de istemem.
Karsının aksine Sayın Bey, gayet sakindi. Sakin de konuşuyordu:
- Tamam da hayatım “niye? “diye sorarsa ne diyeceğiz?
Suat Hanım alaylı güldü.
-Ne mi diyeceğiz, dedi. Sence diyeceğiz. Sence niye acaba
diyeceğiz. Becerebilirse mantıklı bir açıklama bekleyeceğiz. Bu kadar zevk yoksunu olmaya becerebilmeni neye borçlusun diyeceğiz. Anladı sen.
Sayın Bey, karısını koltuğa da sandalyeye de pufa da benzemeyen ancak oturmaya yarayan gereçlerden biri diye düşünülebilecek bir nesneye oturttu.
-Hayatım, dedi. “Bir sakin ol. Sen kültürlü, mantıklı düşünebilen öfke ile kalkıp zararla oturmayacak kadar akıllı bir kadınsın. Bu adama bu söylediklerini ve de aklından geçirdiklerinin söylemek bize yakışmaz.
- Niye yakışmaz Sayın Bey? Deli saçması, belki de çöpten
topladığı bir sürü şeyi güzelim evimize yerleştirmek ona yakışıyor da bunun hesabını sormak bize niçin yakışmıyor?
-Suat Hanım kocasına burun buruna gelecek şekilde yaklaştı. Ellerini beline dayadı
-Yaaa sayın biz bu adama dünya kadar para vermedik mi?
Sayın Bey soruya cevap vermedi.
Suat Hanım devam etti:
-Şuradan geçen bir hurdacıya “şunları al” desek yeminle şu
evdeki tüm eşyaya on tane mandal vermez.
Sayın Bey, gayri ihtiyarı karısının son cümlesine güldü. Karısı
da kendisine hakim olamadı o da güldü. Sonra da ekledi “ Yalan mı?”
Sayın Bey, görüşünün nedenlerinin gümbürtüye gitmemesi avaş yavaş konuşarak izah etti
İçin “Hayatım bu adamla en az beş kere beraber görüştük. Adam her defasında bize sormadı mı, demedi mi, “ Sayın Bey, Suat Hanım” sizin aklınızdan geçen bir tasarım ne bileyim bir düzen bir model var mı? diye.
- Demeyecek miydi? Sormayacak mıydı? Ev bizim ev değil mi?
Ya şimdi beni yine kızdıracaksın, şu adama şu evi dayayıp döşemesi için yazlık alabilecek kadar para verdik. Hem de pazarlık etmeden hem de peşin peşin verdik. Beynin mi durdu?
- Tamam da kaymağım pazarlık etmemiz onun suçu mu?
Harcamaları ve emeği için O bir fiyat verdi biz de kabul ettik.
- İyi halt ettik. Evi gönlüne göre daya döşe demekle iyi halt
ettik.Dedik de böyle mi yap dedik? Onun zevkine, bilgisine güvendik. O ne yaptı, resmen bizimle dalga geçti, yolunacak tavuk gibi gördü, bizi estetik zevkten yoksun aptallar olarak değerlendirdi.
Sayın Bey, karısına karşılık vermedi.
-Yalan mı? Biz sade bir ev istedik o abuk sabuk heykellerle,
aklı sıra yeni moda kanepelerle, nereden bulduğu belli olmayan eski püskü
Sayın Bey, karısının sözünü kesti, onun kurduğu cümleciklerin birini
onun gözleri içine bakarak tane tane yineledi “ Biz sade bir ev istedik.”
-
-Evet hayatım, ben de sen de böyle bir şey istedik ama sadece istedik.
Ona ,bu isteğimizi söylemedik. Onun da bizim gibi düşündüğünü sandık, onun
aklından geçenlerin çılgınca ve ilginç olabileceğini düşünmedik. Böyle olunca da
o tasarladıklarının en iyisini yaptı. Simdi onu suçluyoruz. Suçlu olan o mu biz mi?


Suat Hanım, adeta acıyarak kocasına baktı.
- Sen her şeye müstahaksın, dedi. “Adam bizi resmen yoldu, bizimle
dalga geçti, sen ise laf salatası yapıyorsun Yok neymiş efendim, aklınızdan geçen nedir diye sormuş da biz size bırakıyoruz, size güveniyoruz bize hiç sorma demişiz. Laf olsun beri gelsin.
Suat Hanım birkaç şey daha söyleyecekti çalan kapı buna mani oldu.
Sayın Bey karısına bakarak sordu:
- Birini mi bekliyorduk?. Evi görmeleri için arkadaşlarına falan mı haber verdin?
Suat Hanım, dalga geçerek, kinayeli ” evet” dedi. Noteri çağırdım. Nasıl kazıklandığımızı ve kocam sayesinde bunu nasıl sineye çekmek üzere olduğumuzu onaylatmak için. Anlayabildin sen?”
Sayın Bey, derin bir iç geçirerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Gelen evin dizaynını yapan İç mimar Paşa Bey’di. Eserinden emin Sayın Bey’in elini sıktı, içeriye girdi Suat Hanım’a yaklaştı gülümsersek elini öptü ve sordu:
-Nasıl buldunuz efendim evi? Umarım hoşnut kaldınız?
Bir kez daha Suat Hanım’ın her yerinden soğuk terler boşandı. Karısının aklıselim düşünerek kendine söylediklerini içmimara söylemeyeceğini bilmesine rağmen karısına sözleri ile ihtarda bulundu:
Paşa Bey’in elini sıkıca tutarak:
-Her şeyi en ince ayrıntısına kadar size bırakmakla ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi karım da ben de anladık. Emeklerinize sağlık Paşa Bey, dedi.
Suat Hanım, kocasının mesajını aldı. Sustu. Kocasının fikrine sözde katıldığını göstermek için yalandan gülümsedi. Paşa Bey, evden ayrılınca da küçük kardeşi Akar’a telefon etti, kocasının gözleri içine bakarak, Paşa Bey’i özellikle istediğini unuturak-
--Yanına iki taşıyıcı al bizim yeni eve gel ve de evde ne var ne yok al götür, ister çöpe at ister sat ne yaparsan yap anahtar girişteki pas pasın altında dedi ve hiçbir soruya muhatap kalmamak için telefonu kapattı.
///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

ANIMSATMA : SORUMUZA CEVAP VERMEK İSTEYENLER CEVAPLARINI "naciaydogan.com) sitemizin iletişim adresinden gönderebilirler.

2 Ağustos 2020 Pazar


ANAHTAR PASPASIN ALTINDA
Şimdiye dek hiç kimse Suat Hanım’ ı böyle görmedi, bundan sonra görmesi de mümkün değil. Suat Hanım, evin içini görünce çıldırdı. Kendini kaybetti. Avazı çıktığı kadar bağırdı:
-Aman Allah’ım bu ne?
Sayın Bey’de en az karısı kadar şaşkındı. O da bir eşek yükü para
harcayarak yaptırdığı evde gördüklerine inanamıyordu.
Suat Hanım, gözüne kestirdiklerini tutuyor sağa sola atıyor, eşyalardan bazılarını tekmeliyor, bazılarını deviriyordu. Suat
Hanım sanki çıldırmıştı.
Sayın Bey, karısının kollarından tutup eşyalara daha fazla zarar vermesine mani oldu. “ Lütfen, lütfen Suat, sakin sakin…” diyerek karısını biraz olsun yatıştırdı. Devrilen eşyaları düzeltti. Kırılan birkaç parçayı çarçabuk temizledi, gözden yok etti.
Suat Hanım, cep telefonunu çıkarttı, kocasına uzatarak:
-Çabuk o herife telefon et, gelsin şu zımbırtıları toplayıp
götürsün aldığı gibi benim evi bana çıplak teslim etsin, paramızı da versin, aksi takdirde elimden bir kaza çıkacak, dedi.” Vallahi de çıkacak billahi de çıkacak.” diye de ekledi.
Sayın Bey
-Hayatım dedi, ilk tepkiler bazen isabetli olmayabiliyor. Anımsasana dişlerini ilk gördüğünde de diş hekimine çabuk bu dişleri sök diye çıkışmıştın. Oysa sonra ne kadar çok sevdin.
Suat Hanım, suratını ekşitti.
-Ne alaka şimdi bu, dedi.
-Ne bileyim birden aklıma geldi işte.
-Hadi Sayın hemen telefon et şu herife çağır ve de şu abuk sabuk, saçma sapan şeylerini kimse görmeden alıp gitsin. Bizim paramı da iade etsin. Ben böyle ev de istemem köy de istemem.
Karsının aksine Sayın Bey, gayet sakindi. Sakin de konuşuyordu:
- Tamam da hayatım “niye? “diye sorarsa ne diyeceğiz?
Suat Hanım alaylı güldü.
-Ne mi diyeceğiz, dedi. Sence diyeceğiz. Sence niye acaba
diyeceğiz. Becerebilirse mantıklı bir açıklama bekleyeceğiz. Bu kadar zevk yoksunu olmaya becerebilmeni neye borçlusun diyeceğiz. Anladı sen.
Sayın Bey, karısını koltuğa da sandalyeye de pufa da benzemeyen ancak oturmaya yarayan gereçlerden biri diye düşünülebilecek bir nesneye oturttu.
-Hayatım, dedi. “Bir sakin ol. Sen kültürlü, mantıklı düşünebilen öfke ile kalkıp zararla oturmayacak kadar akıllı bir kadınsın. Bu adama bu söylediklerini ve de aklından geçirdiklerinin söylemek bize yakışmaz.
- Niye yakışmaz Sayın Bey? Deli saçması, belki de çöpten
topladığı bir sürü şeyi güzelim evimize yerleştirmek ona yakışıyor da bunun hesabını sormak bize niçin yakışmıyor?
-Suat Hanım kocasına burun buruna gelecek şekilde yaklaştı. Ellerini beline dayadı
-Yaaa sayın biz bu adama dünya kadar para vermedik mi?
Sayın Bey soruya cevap vermedi.
Suat Hanım devam etti:
-Şuradan geçen bir hurdacıya “şunları al” desek yeminle şu
evdeki tüm eşyaya on tane mandal vermez.
Sayın Bey, gayri ihtiyarı karısının son cümlesine güldü. Karısı
da kendisine hakim olamadı o da güldü. Sonra da ekledi “ Yalan mı?”
Sayın Bey, görüşünün nedenlerinin gümbürtüye gitmemesi avaş yavaş konuşarak izah etti
İçin “Hayatım bu adamla en az beş kere beraber görüştük. Adam her defasında bize sormadı mı, demedi mi, “ Sayın Bey, Suat Hanım” sizin aklınızdan geçen bir tasarım ne bileyim bir düzen bir model var mı? diye.
- Demeyecek miydi? Sormayacak mıydı? Ev bizim ev değil mi?
Ya şimdi beni yine kızdıracaksın, şu adama şu evi dayayıp döşemesi için yazlık alabilecek kadar para verdik. Hem de pazarlık etmeden hem de peşin peşin verdik. Beynin mi durdu?
- Tamam da kaymağım pazarlık etmemiz onun suçu mu?
Harcamaları ve emeği için O bir fiyat verdi biz de kabul ettik.
- İyi halt ettik. Evi gönlüne göre daya döşe demekle iyi halt
ettik.Dedik de böyle mi yap dedik? Onun zevkine, bilgisine güvendik. O ne yaptı, resmen bizimle dalga geçti, yolunacak tavuk gibi gördü, bizi estetik zevkten yoksun aptallar olarak değerlendirdi.
Sayın Bey, karısına karşılık vermedi.
-Yalan mı? Biz sade bir ev istedik o abuk sabuk heykellerle,
aklı sıra yeni moda kanepelerle, nereden bulduğu belli olmayan eski püskü
Sayın Bey, karısının sözünü kesti, onun kurduğu cümleciklerin birini
onun gözleri içine bakarak tane tane yineledi “ Biz sade bir ev istedik.”
-
-Evet hayatım, ben de sen de böyle bir şey istedik ama sadece istedik.
Ona ,bu isteğimizi söylemedik. Onun da bizim gibi düşündüğünü sandık, onun
aklından geçenlerin çılgınca ve ilginç olabileceğini düşünmedik. Böyle olunca da
o tasarladıklarının en iyisini yaptı. Simdi onu suçluyoruz. Suçlu olan o mu biz mi?


Suat Hanım, adeta acıyarak kocasına baktı.
- Sen her şeye müstahaksın, dedi. “Adam bizi resmen yoldu, bizimle
dalga geçti, sen ise laf salatası yapıyorsun Yok neymiş efendim, aklınızdan geçen nedir diye sormuş da biz size bırakıyoruz, size güveniyoruz bize hiç sorma demişiz. Laf olsun beri gelsin.
Suat Hanım birkaç şey daha söyleyecekti çalan kapı buna mani oldu.
Sayın Bey karısına bakarak sordu:
- Birini mi bekliyorduk?. Evi görmeleri için arkadaşlarına falan mı haber verdin?
Suat

30 Temmuz 2020 Perşembe

BU BAYRAM O BAYRAM OLSUN


BU BAYRAM O BAYRAM OLSUN GEL
GEÇMİŞİ SEN SİL, UZAT ELİNİ
KAPI DUVAR OLSA DA GİDİNCE YİNE
UZATTIĞIN EL İTİLECEK DE OLSA
GÖSTER BÜYÜKLÜĞÜNÜ BİR KEZ DAHA
MEVLANA’ NIN TORUNU DEĞİL MİSİN SEN
YUNUS’U, HACI BEKTAŞ’I BİLMEZ MİSİN
GÖNÜL İNSANISIN SEN HATIRLATMAYA NE HACET
AYŞE NİNE, SATILMIŞ DEDE SENİN ATAN DEĞİL Mİ
ONLARDAN ALDIN SEN BU TERBİYENİ
BU BAYRAM O BAYRAM OSUN GEL
UZAT ELİNİ, RAHATLA, KANITLA BÜYÜKLÜĞÜNÜ BİR KEZ DAHA
EDEN ETTİĞİNDEN UTANSIN GERİSİ LAFÜGÜZAF

29 Temmuz 2020 Çarşamba



RÜYA
Görünen köy kılavuz istemez
Maliyet yüksek
Gider çok olacak
Olası getiri ise meçhul
Hâsılat derseniz
Kendime güven tam
Gören alkışlayacak
Duyan şaşacak
Nasıl becerdiğimi soran olursa
Rüya diyeceğim.

5 Mayıs 2020 Salı



KÖLE
Akay Efendi bir süre kendini dinledikten, esneyip gerindikten sonra önce pencereyi açıp dışarıya sonra da kolundan hiç çıkartmadığı dededen kalma saatine bakmış. Bu gün de yapacak bir işi gidecek de bir yeri olmadığından bir süre oflayıp puflayıp, kaşınmış. Esranur Daşpınar’ın Köle isimli şiiri aklına gelmiş. Ezbere bildiği tek şiirmiş bu. Adını anımsayamadığı bir şiir okuyucunu taklit ederek okuyup eğlenmeye çalışmış kendince.

“Neden böyledir insanlar
Neden her seferinde acıtıp
İyi niyetlilerin canını yakarlar

Evet, evet anladım işte
İnsanlar birer köle
Şeytan ne tarafı gösterirse
Onlar giderler hep o yöne.”

Akay Efendi tam şiiri bitirmiş ki duyduğu bir sesle irkilmiş.
— Şair senin için yazmış bu şiiri.
Konuşan hamamböceğiymiş. Akay Efendi kızmış:
— Siz benim evi ne zaman terk edeceksiniz?
Hamamböceği:
— Hep aynı şey be, diye solumuş. “Ben ne diyorum sen ne diyorsun…”
— Terk edin evimi. İstemiyorum sizi bu evde. Kaç kez söyledim.
Hamamböceği manalı manalı gülmüş:
— Bu kadar yıllık tanışıklığımızın hatırına sana bir şey söyleyeyim mi Akay Efendi?
— Gözümüm önünden hemen kaybolacaksan söyle. Söyle ve de arkadaşlarını da al git.
— Sen önce sorununu sapta ve hallet. At miskinliği üzerinden. Kımıldan biraz. Benim gitmem bir şey halletmez. Hatta bak, ben giderim gittiği gün başkaları gelir, beni mumla ararsın mumla.
Akay Efendi, hamamböceğine, şimdi görürsün sen der gibisinden bakmış. Ona doğru hareketlenmiş. Başına geleceği hisseden hamamböceği de koşarak oradan uzaklaşmış.
Akay Efendi “ üf be! ” diye solumuş. Sinirden biraz ilerisindeki iskemleyi tekmelemiş. İskemlenin her bir parçası bir yere dağılmış. Akay Efendi bu işe şaşırmış. Şimdiye kadar bu iskemleye pek çok kez tekme atmış hatta yere fırlatmış ama iskemleye bir şey olmamış. “ Ne oldu şimdi buna da paramparça oldu? ” demiş. Akay Efendi’nin sorusuna çöp kovasından çıkan fare cevap vermiş:
— Gene iyi dayandı zavallı iskemle. Hatta bana sorarsan oturacak bir yeri olsun diye salıvermedi kendini bunca zamandır. Şimdi oturacak bir yerin de kalmadı. Ne olacak? Gel tekmele git yumrukla, insan gibi oturacağına at kendini üzerine.
Akay Efendi, suratını buruşturarak fareye sormuş:
— Sen de nereden çıktın?
Fare, bıyıklarını oynatarak karşılık vermiş
— Benim nereden çıktığım önemli değil önemli olan senin bu halinin ne olacağı?
Tuvalet kapısındaki aralıkta bekleyen bir başka fare arkadaşının sözünü tamamlamasına müsaade etmemiş:
— Şuna laf yetiştirmek için niye çeneni yoruyorsun be Boncuk kardeş. Gel, ne hali varsa görsün.
Akay Efendi “ şuna “ lafına çok bozulmuş. Tam bu arada da gözü tavandaki sivrisineğe takılmış. Bir süredir görmediğinden burada olmadığını düşünüp:
— Hoş geldin sivri belası, demiş
Sivrisinek:
— Hoş bulduk da “demiş, “Buralardaydım, niye hoş geldin dedin ki bana şimdi?”
— Epeydir teşrif buyurup ısırmadınız da beni. Gözlerim yollarda kaldı hani. Gidip geldin diye şey yaptıydım.
— Yok yok, buradaydım da senin yanına uğramadım.
— Niye?
— Artık seni sevmiyorum ben.
— Ben sana ne yaptım ki?
— Bana bir şey yapmadın da. Soğudum ben senden ya. Benim için ha varsın ha yoksun artık.
“ Benim için ha varsın ha yoksun” sözü Akay Efendi’yi titretmiş. Kızdırmış. Öfkesini yumruklarını sivrisineğe doğru sallayarak göstermiş. “ Sen de benim için ha varsın ha yoksun.”diye bağırmış. Sivrisineğin aldırmaz bir tavır ile uçup gitmesi Akay Efendi’nin iyice küplere binmesine sebep olmuş. Akay Efendi, yatak odasına geçmiş, olanca gücü ile kendini eskilerden yadigâr ahşap karyolanın üzerine fırlatmış, fırlatması ile birlikte de gözlerinden yaşlar akmış. Karyola da tıpkı sandalye gibi parçalanmış, karyolanın kopan bir parçası da Akay Efendi’nin kaba etine denk gelmiş, canını acıtmış.
Akay Efendi bir taraftan doğrulmaya çalışırken bir taraftan da kendi kendine söylenmiş.” Ne oluyor bugün ya! Her şey ters gidiyor.”
Karyola ses vermiş:
— O sandalyeye yaptığından sonra daha fazla tahammül edemezdim sana artık. Ne bu? Ata yadigârı diye gözün gibi koruyacağın yerde yapmadığın işkence kalmıyor. Taş olsa çatlar.
Akay Efendi, karyolaya ters ters bakmış. Haline bakmadan bana laf söylüyorsun aşağılamasını,
— Parçalandın hala konuşuyorsun, cümlesi ile ifade etmiş.
Tam bu sırada Akay Efendi, açık pencereden kafasını uzatan Ercan isimli çocuğu fark etmiş. Çocuğu bir yerden gözü ısırır gibi olduysa da çıkartamamış. “ Sen kimsin?” diye de sormamış. Yerinden fırlayarak çocuğun yanına varmış, insana yakışmayacak bir sözden sonra,
— Ne yapıyorsun sen burada? Beni mi gözetliyorsun? diye bağırmış.
Ercan, korkudan ne yapacağını şaşırmış. “ Kapıyı çaldım duymadınız. Pencere açık olunca da…” demeye çalışmış olmamış. Akay Efendi, sertçe iterek Ercan’ı oradan uzaklaştırmış. Pencereyi kapatmış. Perdeyi çekmiş.
Üst üste gelen talihsizlikleri bu sabah da elini yüzünü yıkamamasına bağlamış Akay Efendi. Bir haftadır üzerinden çıkartmadığı tişörtü bedeninden sıyırıp yere fırlatmış. Sonra da elini yüzünü yıkamak için banyoya doğru yönelmiş. Holden geçerken işittiği ağlama sesi ile irkilmiş. Ağlayanı öğrenmek için sağına soluna bakınmış. Ağlama sesi bakımsızlıktan içi bile görünmez hale gelen akvaryumdan geliyormuş. Akay Efendi, günlerdir akvaryuma yem atmadığını anımsamış. Hemen, yem kutusunun dibinde kalan döküntüleri almış. Tam akvaryuma atacakken akvaryumda kalan tek balık dile gelmiş:
— Atma. Aç değilim.
— Aç değil misin? O zaman içini çeke çeke ağlayarak benim asabımı niye bozuyorsun?
— Ağlıyorum çünkü mutsuzum.
— Mutsuz musun? Niye ki? Yediğin önünde yemediğin arkanda.
— Evet, karnımı doyuruyorsun. Allah da ömür vermiş yaşıyorum.
— Ee! Bir de belanı mı istiyorsun Allah’tan?
— Mutsuzum.
— Az evvel de söyledin bunu. Niye mutsuzsun onu söyle.
— Yalnızım.
— Yalnız ol ne var ki bunda?
— Sadece yalnızlık olsa!
— Ya?
— Beni aldın getirdin buraya hiç ilgilenmiyorsun. Beni sevmiyorsun.
— Senin neyini seveyim? Balıksın işte.
— Şevket Abi, her yem verişinde seni seviyorum Afyon kaymağım, derdi.
— Bırak böyle boş şeyleri be. Hem bak, bana da hiç seni seviyorum diyen yok. Ben de yalnızım.
— Ama sen canlı cansız her şeye kötü davranıyorsun. Temizlikten de intizamdan da pek haz etmiyorsun. Hiçbir şeye değer de vermiyorsun.
— Kendine gel yaratık. Ukalalığı bırak, çizmeyi de aşma. Ağzından çıkanı
kulağın duysun. Akşam için kızartma olma bana ha.
Yeri geldiğinde susmanın karşındakine verilebilecek en iyi cevap olduğunu iyi bilen balık Akay Efendi’ye karşılık vermemiş. Akvaryumun en dibine inip yosunların arasında kaybolmuş.
Akay Efendi, “ Yok yok bugün bir şey var Bu kadar tesadüf üst üste gelemez” diye söylenmiş. Bu durumdan biraz da korkmuş. Yemleri kutusuna atmış. Ellerini beline dayamış vücudunu sağa sola hareket ettirmiş. Banyoya doğru yeniden hareketlenecekken kapı çalınmış. Söylenerek kapıya gitmiş. Kim o bile demeden hışımla kapıyı açmış. Kapıda 80 yaşlarında renkli başörtülü temiz giyimli, güler yüzlü bir kadın varmış Akay Efendi beklenmedik misafiri tepeden tırnağa süzmüş. Sonra da ağzının ucuyla sormuş:
— Kime baktın?
— Evladım, bu evde bir maşrapa su bulunur mu?
Akay Efendi, soruya bir mana verememiş. “Ne?” diye de sormamış.
— Az ileride mahalle çeşmesi var, demiş.
— Onu biliyorum. Gelirken de yanından geçtim.
— Ee!
— Ben, sende bir maşrapa su bulunur mu diye merak ettim.
Akay Efendi, önce parmaklarını birleştirip yumruk yapmış sonra da sol elini rahat bırakıp iyice seyrekleşen saçlarını sol eli ile taramış. Sonra da ciddi ciddi sormuş:
—Teyze yaşına hürmeten bir şey demiyorum da benimle kafa bulmuyorsun değil mi?
—Yok yavrum.
—Su mu istiyorsun? Susadın mı?
—Susamadım.
—Eee, öyleyse?
Yaşlı kadın ellerini beline dayamış. Kaşlarını çatmış. Ses tonunu yükselterek şöyle söylemiş:
— Ercan’ın dinleyeceğine niye kulağına yapıştın hemen sen?
— Ercan da kim ya?
— Az evvel senin pencereye gelen oğlan. Benim torunum.
Akay Efendi, yaşlı kadının kendisine hesap sormak için geldiğini sanmış. Filmlerdeki kötü adamlar gibi gülmüş: Sonra da kükremiş:
— Dövecek misin yoksa beni sen ebe?
Yaşlı kadın cevap vermemiş.
— Maşrapam yok ama banyo tasım var. Getireyim mi bir tas su?
-…
— Haydi teyze. Güle güle. Güle güle. Elimi belaya sokma benim.
Akay Efendi bulundukları duruma daha fazla tahammül edememiş. Güçlü kollarıyla yaşlı kadının ayaklarını yerden kesip birkaç metre öteye götürmüş. Sertçe yere bırakmış. Avazı çıktığı kadar da bağırmış:
— Kaybol gözümden moruk.
Yaşlı kadın, bir saniye, üç saniye, beş saniye bırakılığı yerde durmuş. Sonra da şampiyon bir atlet gibi Akay Efendi’nin evine doğru koşmuş, açık duran kapıdan içeriye girmiş. Akay Efendi şaşırmış. Kızmış. Yaşlı kadının arkasından koşmuş, tam onu yakalayıp dışarıya fırlatacakken ayağı kaymış yüzükoyun yere yıkılmış. Bir zaman sonra Akay Efendi toparlanmış. Üzerini çırparak ayağa kalkmış. İlk gözüne çarpan akvaryumun hemen yanı başındaki altın kaplama maşrapa olmuş Gözleri koca koca açılmış. Büyülenmiş gibi maşrapaya bakmış. Sonra da kurgulanmış bir robot gibi ağır adımlarla maşrapanın yanına gitmiş. Çömelip maşrapayı almış. Maşrapa ağzına kadar da su ile doluymuş.
Balık, acımsı bir ses tonu ile Akay Efendi’nin olup bitenleri anlamasına yardımcı olmaya çalışmış:
— Teyze bıraktı, Ercan’ın elinden dalavere İle almana rağmen bir bardak su vermeyerek kurumaya terk ettiğin çiçeğe dökecekmişsin.
— Hangi çiçeğe?
Balık, yüzgeçlerinden biri ile hemen köşedeki çiçeği işaret etmiş:
— Dedim ya. Ercan’ın elinden aldığın çiçeğe… Aha şu çiçeğe!
Akay Efendi, gösterilen çiçeğe bakmış. Çiçek, buraya getirildiğinden beri hiç sulanmadığından yaprakları sararmış, solmuş, dökülmüş.
Akay Efendi bir anda insan olduğunu hatırlamış sanki. Her zaman yaptığı gibi dudak bülüp “boş ver” diyememiş. Yüzü, utançtan, sorumsuzluktan, acımasızlıktan, vurdumduymazlıktan renkten renge girmiş. Vücudunun tüm tüyleri diken diken olmuş. Maşrapadaki suyu çiçeğe dökerken, balığa dönüp sormuş:
— Beni affedebilecek mi?
— Güzel ve doğru şeyler yapmaya başlarsan affedebilir.
— Yaşayacak mı?
— Duaya da ihtiyacı var.
Maşrapadaki su ile birlikte Akay Efendi de bitmiş. Maşrapayı yere bırakıp bulunduğu yere çöktükten saliseler sonra gözleri kendiliğinden kapanmış. Kısa bir süre sonra da özü geçmiş Belki bir saat belki bir ay belki bir yıl belki bir asır uyumuş. Uyandığında gözüne çarpan ilk şey çiçeğin yeniden dirilmeye başlayan yaprakları olmuş. Akay Efendi bu duruma çocuklar gibi sevinmiş, sevincini akvaryumdaki balığa “Seni seviyorum Afyon kaymağım.” diye çığlık atarak göstermiş.
O dakikalardan sonra da zararın neresinden dönersen kardır atasözüne uygun olarak doğru ve güzel işler yapmaya başlayan Akay Efendi’ye Allah da yardım etmeye başlamış. Bir süre sonra da karşısına gönlü zengin kalbi güzel biri çıkmış “ Seni seviyorum Akay.” demiş. Evlenmişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.






2 Mayıs 2020 Cumartesi

BİR HİKÂYEMİZ VAR

ŞIK GİYİMLİ YAKIŞIKLI ADAM

Şık giyimli yakışıklı adan, girmiş olduğu kapıdan pek de hoş olmayan bir durumda, hem de kapıyı çarparak, hem de kusacak gibi çıktı.
En dış kapının önüne de çıktı. Birkaç kez derin soluk alıp verdi. “ la havle” çekti.
Parkın hemen yanındaki bankta oturan yaşlı adam birkaç gündür dikkatini çekiyordu. Dün de görmüştü. Parkın hemen yanındaki otobüs durağında otobüsten inmiş, o banka gidip oturmuştu. Akşamüzeri de oradaydı. Kılık kıyafetini değerlendirdi, teklif götürebilirdi.
Şık giyimli yakışıklı adam, ince eleyip sık dokuyanlardan da değildi. İnce düşüncelilerden de değildi. Aklına geleni söyler geçerdi.
Bir an yaşlı adanla göz göze geldi, sonra elleri ile yaşlı adama” gel gel” işareti yaptı.
Yaşlı adam, yaşına başına bakmadan ve de yüksünmeden ayağa kalktı şık giyimli yakışıklı adamın yanına vardı.
Şık giyimli yakışıklı adam,
İş arıyon mu dayı, dedi.” Tam sana göre bir iş var. Çalışmak ister misin?”
“ Umumi Tuvalet” tabelasının hemen altındaydılar.
Yaşlı adam, öylesine sordu:
— Burada mı?
Şık giyimli yakışıklı adam:
— Yok, dedi. Beşiktaş’ta holdingim var onun başına geçireceğim seni.
Yaşlı adam gülümsedi, öneri sahibi güldü.
Şık giyimli yakışıklı adam cebinden bir tespih çıkardı, birkaç kez salladı sonra da:
—Bak dayı, dedi. “Benim kuzenin kayınpederi çalışıyordu burada bir hafta öncesine kadar. Bir ayıbını gördüm geçen gün, Bakmadım gözünün yaşına defettim gitti. Senin yaşlardaydı. Çalışmak istersen hemen şimdi, hemen başla. Malum iş, küçük bir büyük iki. Gerisi sana kalmış. Asgari ücret garanti.. Hâsılat iyi olursa pirim de veririm.
Yaşlı adam anlamsızca güldü. Ak saçlarını eli ile taradı. Şık giyimli yakışıklı adama baktı.

Şık giyimli yakışıklı adam:
— Bir hafta bir çalış, yapamazsan gidersin. Okey, dedi. Elini uzattı. Yaşlı adam da elini uzattı. El sıkıştılar. Şık giyimli yakışıklı adam, cebinden anahtarları çıkartıp uzattı yaşlı adama:
— Bunlar anahtarlar, dedi. “Hangisinin nerenin anahtarı olduğunu dener görürsün.”
Şık giyimli yakışıklı adam, yaşlı adamın bir şey demesine olanak bırakmadan oradan ayrıldı. On beş metre kadar ötedeki son model spor arabasına bindi ve gitti.
Yaşlı adam önce iş yerine, sonra anahtarlara baktı “ şu işe bak” der gibisinden kendi kendine gülümsedi. Sonra da kapının önündeki tahta sandalyeye çöktü. Sandalyenin önünde tahta bir masa da vardı.
İki dakika kadar sonra pala bıyıklı tombul bir adam geldi:
— Kusura kalma dede, dedi. Sorayım da: “ Elli lira bozuk var mı?”
Yaşlı adan, başıyla yok işareti yaptı.
Pala bıyıklı adam, karnını tutuyordu:
— Girsem de yarın versem
Yaşlı adam, yüz ifadesini değiştirmeden, eliyle gir işareti yaptı. Pala bıyıklı adam içeri girdi. İhtiyacını giderdikten sonra çıkarken:
—Sağ ol dedi yaşlı adama. “Yalnız, kabinlerden birini pek kötü yapmış biri İstersen bir gir de bak.”
Yaşlı adam, bakarım gibisinden başını salladı.
Pala bıyıklı adam:
—Sözün bittiği yer, derler ya adamın yaptığı öyle bir şey dedi, iğrenerek suratını buruşturdu.
Yaşlı adam, “ Aldırma, öyle insanlar her yerde mevcut” der gibisinden gülümser gibi yaptı.
Palabıyıklı adam, yaşlı adam için endişelenmişti, Hatırlatmazsa huzursuz olacaktı, huzursuz olmamak için ikazını yaptı:
— İstersen, iyice kurumadan gözünü ve burnunu kapatarak birkaç kova su döküver. Bakarsın patron matron gelir. Ya da belediyeden.
Yaşlı adama bir anda sempatik geldi pala bıyıklı adam, “ Olur dökerim” diyerek gülümsedi. Pala bıyıklı adam hoşça kal der gibisinden bir el işareti yaparak oradan ayrıldı.
Yaşlı adam, ağır hareketlerle yerinden kalktı. Ellerini beline dayadı. Ne yapacağının bilemeyenlerin yüz ifadesi ile etrafına bakındı. Anahtarlara baktı. Sonra, aksayan ayağı ile içeriye girdi. Etrafını süzdü. Tuvalet kabinlerinden üçünün kapısı açık birininki kapalıydı. Ona doğru yürüdü. Kapıyı açtı, baktı. Manalı manalı baş salladı ama bela okumadı. Sonra paçalarını sıvadı. Fırçayı, süpürgeyi, deterjanı arayıp buldu. Yarım saat kadar öç alırcasına kirletirmiş tuvalet kabinini temizledi.
Ellerini sabunlarken, “ Ne oldum deme ne olacağım “ diyen boşuna dememiş dedi “ iç geçirdi.
İçeri girerken fark etmediği camlı bölümü gördü. Önüme gitti, içeri baktı: İçeride yatağa benzer küçük bir sedir, bir raf rafta birkaç kap kaçak vardı. Bir de darbuka. “ Belli ki garibim burada yatıyordu” diye içinden geçirdi. Kapıyı açmaya çalıştı, kilitliydi. Cebindeki anahtarları çıkardı, denedi, uyanı buldu kapıyı açtı. Kabinin bir de arkaya bakan kapısı vardı. Kapının önünde de küçük bir avlu.
Yaşlı adam, saatine baktı. Havanın karardığını da o zaman fark etti, Birkaç saniye düşündükten sonra cep telefonunu çıkardı, numaralar tuşladı, karşısına çıkan kişiye soğuk bir sesle:
—Ben bu gece gelmiyorum, merak etmeyin, dedi.
Karşıdaki ses de aynı soğuklukta yanıt verdi:
—Tamam…
Yaşlı adam, kabinlerin bulunduğu bölümden dışarıya çıktı, eski günlerini anımsadı “ buranın ağası benim “ der gibisinden sandalyeye kuruldu, sol bacağını sağ bacağının üzerine attı. Birkaç saniye sonra orta yaşlı bir kadın koşarak geldi, koşarak tuvaletin kadınlar bölümüne girdi, gereksinimini görüp dışarı çıkarken ihtiyar adam hala aynı pozisyonda oradaydı.
Kadın:
— Allah razı olsun bu mekânı burada yaptırıp tutana dedi, yirmi lira çıkarıp masanın üzerine bırakırken de ekledi: “ Üstü kalsın”
Yaşlı adam hem fiziksel hem de ruhsal olarak ağırlaştığını hissetti. Tuvaletlerin dış kapılarını kilitlemeden, ışıkları da söndürmeden biraz önce gördüğü camlı bölüme girdi. Perdelerini kapadı, kapıyı kilitledi, sedire uzandı. Bir süre sonra da gözleri kapandı.
Yaşlı adam, cam tıklatılması ile uyandı dakikalar sonra. Camı tıklatan sesleniyordu da aynı zamanda
— Selam emmi! İçeride misin?
Yaşlı adam, yavaşça doğruldu. Biraz bekledi. Sonra, sedirden inip kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Karşısında kendi yaşlarında bir adam vardı: Ne istiyorsun der gibisinden:
— Buyur, dedi.
Tanımadığı bir sima ile karşılaşmak, camı tıklatanı şaşırttı:
— Selam Emmi’ye bakmıştım amma.
— O dediğin kişi yok.
— Nerede?
— Ne bileyim.
Yaşlı adam, Selam Amca’nın genç yakışıklı adamın işten attığı adam olabileceği geldi aklına: Açıklama yapma gereği hissetti:
—Kovulmuş o. Ben varım artık.
Yaşlı adam, azıcık kenara çekildi:
— İstersen buyur.
Yaşlı adam, davetsiz misafirin “ yok yok” diyeceğini sanmıştı ama öyle olmadı. Davetsiz misafir, içeri girdi teklifsizce sedirin üzerine bağdaş kurup oturdu.
—Çayın yok, dedi. “Selam Emmi’nin hep çayı olurdu bu saatlerde.”
Yaşlı adam, çayın yok derken çaydanlığın da işaret edildiği yere baktı. Çaydanlığa benzer bir şey vardı. Küçük tüpün üzerine duruyordu.
Yaşlı adam, istediğin çay olsun der gibisinden kalktı çaydanlığı aldı, dışarıya çıktı, su doldurup geldi. Tüpü yaktı, çaydanlığı üzerine koydu: Sedire otururken de laf olsun diye sordu:
— Senin adın ne?
— Memmet, senin.
— Memmet mi?
— Herkes öyle der. Seninki ne?
Yaşlı adam, biraz düşündü. Yıllardan beri hiç kimse kendisine ne adı ile hitap etmişti ne de adını sormuştu. Kendini bir hoş hissetti.
— Galip.
—Tamam Galip Emmi, dedi davetsiz misafir. Benimki de Memmed unutma tamam mı?
Emmi sözü yaşlı adamın keyfini kaçırdı manasızca. Çıkıştı:
—Sen benden büyüksün, Emmi de ne oluyor şimdi?
— Ben senden büyük müyüm? Yaşın kaç senin?
—Yaşımı ne yapacaksın? Göz var izan var. En az beş yaş büyüksün benden.
— Ne deyim o zaman sana? Galip mi deyim?
Yaşlı adam’ı muhabbet açmadı:
—Tamam ne dersen de, dedi. Sonra da ekledi “Aradığın o adamı ne edecektin?”
—Selam Emmi için mi dedin?
Mehmet’in bir gözü çaydanlıktaydı, Su kaynamıştı.
— Uyuma çay taşacak, dedi.
Yaşlı adam:
— Sen benden küçüksün dedi, sen demle.
Mehmet,
— Çay demlemekle mi korkutacaksın beni, dedi. “Demlerim.”
Mehmet, kalktı çayı demledi, bardakları, şekeri hazırladı. Hepsinin yerini biliyordu.
— Selam Emmi iyi adamdı dedi. “Neye ayrıldı ki?”
— O şey adam, yakışıklı şık adam, sen söyle ismini, kovmuş.
— Recep Bey mi?
— Valla adını madını bilmem ben. Bana gel çalış diyen adam işte.
— Seni nerede buldu o? Hısımı falan mısın?
— Ben parkta oturuyordum, çağırdı gel çalış dedi…
— Eeee!
— Eesi işte, kısmetimiz buradaymış.
Mehmet, dikkatlice yaşlı adamın suratına baktı:
— Ben, dedi ve ekledi “ Elli yıldır buradayım. Seni hiç görmedim.”
— Görmediysen ne edeyim?
—Bişey değil de, görmedim dedim yani.
— Görmediysen görmedin. Görseydin emecek miydin, beni?
Mehmet, karşılık verecekti kelimeleri toparlayıp cümle kuramadığından söyleyemedi. Yerinden kalktı, çayları doldurdu.
İhtiyar adam üç, Mehmet beş bardak çay içti. Tek kelime konuşmadılar.
Çaydanlıktaki su bittiğinden Mehmet yedinci bardağı dolduramadı. Tüpün altını kapatırken yaşlı adam merak edip sordu:
— Burada mı yatıyorsun sen?
Mehmet, saf saf cevap verdi:
— Benim karı aramaya gelirse giderim, gelmezse yatarım.
— Burada mı yatarsın?
— He valla. Şu köşedeki kilimi altıma serer yatarım.
Yaşlı adam, kendince izah edemeyeceği bir sebepten asabileşti:
—Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Dalga geçmek için mi geldin buraya sen?
Mehmet, yaşlı adamın bu şekilde konuşmasına şaşırdı:
— Gene ne oldu? Konuşuyorduk ya güzel güzel emmi.
Yaşlı adam, dişlerini de sıkarak ses tonunu biraz daha arttırdı:
—Ben senden büyük müyüm ki de bana emmi enni deyip duruyorsun?
Mehmet, söyleyecek bir şey bulamadı. Yaşlı adam da uzatmadı. Birkaç dakika sonra da gözleri kendiliğimden kapandı.
On beş dakika kadar sonra yaşlı adam öksürerek uyandı.
Mehmet sedirde oturuyordu yine bağdaş kurmuştu.
— Sen daha burada mısın?
Mehmet, garip bir ses tonu ile sordu:
— Gideyim mi?
Yaşlı adam celallendi: Ellerini iki yana açarak:
—Ne diyeyim ben sana şimdi, dedi. “Kimsin, necisin? Geldin, kendi evin gibi şey yaptın mekâna.
—Saatin var mı?
— Var.
— Baksana birkaç oldu?
— Saati ne yapacaksın şimdi? Reisicumhurla randevun mu var?
—Yahu sen bi bak.
— Bakmıyorum ulan.
— Baksan ölür müsün?
— Bakmayacağım.
— Yahu bi bak.
— Bakmıyorum.
Mehmet, inatlaşmaya güldü. “Bakmıyorsan bakma” diye söylendi. Köşedeki telefonun yanına gitti. Ahizeyi kaldırdı. Birkaç saniye düşündükten sonra bir numara çevirdi. Karşı taraf telefonu açınca da hal hatır sormadan dileğini karşı tarafa iletti:
—Hafıza saat kaç?
Cevabı aldı.Telefonu kapattı:
— Daha erkenmiş yahu, dedi.
— Hafize kim?
Yaşlı adamın sesi kadife gibi çıkmıştı. Mehmet de aynı hoş ses tonu ile karşılık verdi:
— Benim kaşık düşmanı.
Yaşlı adam, bir şey demedi. Gözlerini tavana dikti. Mehmet, yaşlı adanma bir baktı, iki baktı. üç baktı sonra uzanıp dürttü. Gözlerinin dolduğunu fark etmişti. Ağlamak istediğini ama aylayamadığını düşündü. Kuvvet vermek istedi:
— Ağla ağla, Sıkma kendini. Rahatlarsın.
Yaşlı adam, gözlerini tavandan indirdi. Soludu da. Birkaç saat önce karısı ile yaptığı kısa telefon konuşması aklına gelmişti. Duygulanmıştı. Söylendi:
— Bak hiç arayan soran oldu mu oğlandan kızdan, dedi “ Niye gelmeyeceksin? Nerede kalacaksın?”
Mehmet, yaşlı adamın tavrından ve sözlerinden kendince bir tahminde bulundu. Dilini dişleri üzerinde gezdirdi. Burnunun ucunu kaşıdı.
— Birkaç gün yat bakalım burada, dedi. “Gün ola hayır ola. “
Sonra, birden aklına geldi, yaşlı adamı dürttü.
— Kadınlar tuvaletini de silip süpürdün nü? Yarın giremezsin. Selam emmi öyle yapardı. Gece temizlerdi. Temizleyemezse de benim hanıma telefon eder çağırırdı. Ne de olsa oraya girmesi hoş olmaz tabi. Benim hanım çok uzaktan onun akrabası olur da.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sessizliği Mehmet’in suali bozdu:
— Sen benim hanımı tanıyon mu?”
Yaşlı adam, gayriihtiyarî güldü:
— Tanıyorum, on beş yıldır.
Mehmet, kızma manasında bir işarette bulunduktan sonra yavaşça yaşlı adama yanaştı:
— İstersen bu akşam kadınlar kısmını ben şöyle bir süpürüp sulayım, dedi.
Yaşlı adam, gülüşünüm dozunu arttırdı.
Mehmet, bozuldu:
— Ne oldu, ne sırutıp duruyon?
— Yok bir şey?
— Bişey olmadan gülünür mü? Nee güldün?
— Ne bileyim işte. Güldüm. İçimden geldi.
— Bana mı güldün?
— Yok canım. Sana niye güleyim?
— Kime güldün?
— Yahu kimseye gülmedim. İçimden geldi.
— Gadunlar tuvaletini temizleyeyim dememe mi güldün sen?
— Öylesine güldüm. Niye mesele ettin bu konuyu?
— Bana güldün sen amma, neyime güldün? Açıkda bişey mi gördün? Biri temizleyecek orayı.
Yaşlı adam gülmeyi kesti, kendisinden beklenmeyecek bir şekilde Mehmet’in kolundan tutup itti:
— Ben yatacağım artık, haydi evine. Karın bekler.
— Ne oldu? Ne hiddetlendin de beni kovuyon şimdi? Köpeğine kış mı dedik?
— Kovmuyorum da. Neyse, kadınlar tuvaletini temizleyeceğim diyordun. Temizle de gel haydi.
—Temizlemecem. Az yi kendine bi uşak tut.
Yaşlı adam, alttan aldı:
— Haydi haydi, dedi. “İki su dök de gel. Ben de çayı bir kere daha demleyeyim.”
— Ben içmem. Uyuyamıyom sonra.
—Tamam o zaman da, hadi kırma beni, kadınlar şeyine bir bak da gel.
Mehmet, uzatmadı tartışmayı. Kalktı. Dışarıya doğru yürürken döndü:
— Ganın aç mı senin, dedi. “Benim karıya telefon ediyim de bi kap yemek getirsin mi sana?”
Yaşlı adam, şaşırdı. Biraz durdu. Sonra:
— Valla getirirse yerim ama dedi. “Senin ev nerede?”
— Üç beş binalık bişey. Getirdeyim mi?
— Yerim dedim ya işte.
— Bak sonra yimem mimem deme ama. Karıya ayıp olur.
— Getirirse yerim.
— Köpeklere dökmediyse pilav var. Ayran da getirsin mi yanına?
— Pilav kuru kuru yenmez. Varsa olur.
— Kaç dilim ekmek isten?
— Ekmek bir dilim olsa yeter. Ekmekten haz etmem ben pek.
Mehmet, telefonun yanına gitti. Avizeye eline aldı. Numaraları tuşlamadan yaşlı adama sordu.
— Pilavı ısıtsın mı getirirken?
— Ocak var işte burada. Gerekiyorsa ısıtırız burada.
— Karabiber falanda ekelesin mi pilavımı üzerine?
— Yok. Garabibere gerek yok.
— O şimdi, pilavı dökmüştür Üç günlük ya ondan. Sana iki yumurta gırsın da getirsin. Yin mi yumurta?
— Ben ne olsa yerim de…
— O zaman bi telefon ediyim, pilavı dökmediyse pilavı getirsin. Dökdüyse sana yumurta kırıp getirsin. Bi yumurtaynan mı doyan sen, iki yumurtaynan mı?
Yaşlı adam, terler gibi oldu, alnını ovuşturdu
— Şimdi boş ver ya sen, dedi Mehmet’e “ Aç da değilim zaten.”
— Aç değisin de ne getirsin dedin. Utandın mı yoksa lan?
Yaşlı adam, söyleyecek bir şey bulamadı. Anlamsızca el işaretleri yaptı. Mehmet, ahizeyi yerine koydu, küçük bir çocuğu okşar gibi yaşlı adamın yanaklarını okşayarak:
— Utanma utanma dedi.
Yaşlı adam, harekete anormal hiddetlendi. Mehmet ’i var gücüyle iterek kükredi:
— Ne yapıyorsun sen be adam?
Bununla da yetinmedi yaşlı adam. Mehmet’in kolundan tutup dışarıya doğru itti:
—Akşam akşam beni günaha sokacaksın. Çık dışarı. Beni ne sandın sen? Bu yaştan sonra…
Mehmet, biraz geri çekildi. Suratını bir garip buruşturarak yaşlı adama baktı:
—Senin kalbin kötü, dedi. Tu sana.
Yaşlı adam, sözden etkilendi, tepkisinin ölçüsüz olduğu kanısına kapılıp duraksadı
Birkaç saniye sessizlik oldu ortamda. Sonra, yaşlı adam. Sesine hoş bir tını vererek, sırf ortamı yumuşatsın diye sordu:
— Adın neydi senin?
— Söylemedik mi?
-…
— Adım Memmed. Belledin mi?
-…
Yaşlı adam, uzun uzun Mehmet’in gözlerinin içine baktı. Yüzünde yoruma açık bir giz vardı. Bu durumdan tedirgin oldu Mehmet. Biraz geri çekilip sordu:
—Neye öyle bakıyon bana sen?
Yaşlı adam, bakışlarını da yüz ifadesini değiştirmedi.
—Bişeye mi hiddet yaptın gene?
Yaşlı adam, bakışlarını da yüz ifadesini de değiştirmeyerek sorunun devamını getirdi:
—Gorgutma lan beni.
Mehmet, az daha geri gitti.
— Benim” lan” dedime bakma sen, dil alışkanlığı benimki. Ona gızdıysan.
Yaşlı adam, bakışlarını da yüz ifadesini de değiştirmeden Mehmet’e doğru bir adım attı. Mehmet, bir adım geri çekildi.
Mehmet’in soluk alıp verişleri arttı. Yaşlı adam dişlerini sıkarak çenesini sağa sola oynatmaya başladı. Gözlerini de biraz açtı.
Mehmet birden gülümsedi. Kaşını gözünü oynatarak,
— Burada televizyon yok ama sedirin köşesinde çok eskiden kalma cereyanlı bi radyo olacak. İsdersen aç da dinleyelim, dedi, radyonun yerini işaret etti.
“Cereyanlı eski radyo” sözü yaşlı adamın ilgisini çekti İşaret edilen tarafa döndü, radyoyu göremeyince de oraya gitti. Radyoyu görünce heyecanlandı. Hızlıca eğilip radyoyu aldı sedirin üzerine koydu. Açtı. Sonra da Mehmet’ coşku ve heyecanla seslendi. “ Gel gel.”
Mehmet üzerindeki gerginliği atıp yaşlı adamın yanına seğirtti.
— Hayrola, dedi. “ Pek sevindin.”
Yaşlı adamın gözleri parladı.
— Sevinmez miyim dedi. Mehmet’i kolundan çekip oturttu:
— Eskiden bizim de böyle bir radyomuz vardı.
— Eski bi dost görmüş gibi oldun sen lan
Yaşlı adam, sevinçle atıldı:
—Yaaa, Birden dedemi babaannemi, babamı hatırladım. Hepsi gözümüm önüne geldi.
Mehmet, yaşlı adamın elini avuçladı. Gözlerinden ışık saçarak yaşlı adamın sevincine ortak oldu.
Radyo ısındı, ses gelmeye başladı. Yaşlı adam kanal düğmesine elini uzatırken Mehmet’e döndü:
— İster misin dedi şimdi bir de bir yerlerden onların sevdiği şarkılardan türkülerden biri çıksın Mehmet?
Mehmet de daldı. Kemdi kendine söylendi:
—Benim dedem de “ Gün akşam oldu bi dost bulamadım türküsünü pek severdi.”
Yaşlı adam, radyonun sesini kıstı. Gözlerini duvarda bir yere dikti. Bir süre öylece kaldı. Sonra, Mehmet’in dizine hafif vurarak:
— Haydi, dedi. Doğru evine. Doğru karının yanına.
Mehmet:
— Radyo seni bi hoş etti lan, dedi.
— Evde karından başka biri var mı?
Mehmet yok manasına başını birkaç kez yukarı kaldırdı
— O zaman hiç durma. Haydi bakayım.
Mehmet, bir şeyler söylemek istedi ise de söylemedi. “ Eyi ya” dedi. “ Yarın gelirim.”
Sedirden indi. Elini sıkmak için yaşlı adamın elini uzattı. El sıkıştılar.
Mehmet, kapıya varınca tekrar “ hoşça kal” demek düşüncesi ile durdu. Döndü. Yaşlı adamın buruşuk yüzü dakikalar içerisinde biraz daha buruşmuş gibi geldi ona. Çok çok yorgun da gördü. Bu yorgunluğunu gönül yorgunluğuna bağladı. İçi acıdı. Döndü yürüdü, yaşlı adamın yanına, yarım adımlık kalınca durdu. Bir komutanın askerine emretmesi gibi:
— Galk, dedi. Gidiyoz.
Yaşlı adam, nereye sorusunu başını iki yana sallayarak sordu.
— Nereye?
— Galk bize gidiyoz.
Yaşlı adam, istemiyorum der gibi bir harekette bulundu.
Mehmet, yaşlı adama iyice yanaştı, elini tuttu:
— Bu aşam seni burada bıragmam, dedi. “Ölsem bıragmam. Bize gidiyoz. Yarın ne…edersen et.
İlgi, yaşlı adamı sevindirdi, içine ılık ılık hoş bir şey aktı. İlginin devamının var olup olmadığını sınamak istercesine:
— Yok, dedi ” Ben gelmeyim.”
Mehmet, yaşlı adamın elini bıraktı. Sonra da, her kullandığında az ya da çok işine yarayan o sözü yapmacıktan kızarak sarf etti:
—Gelmezsen ölümü öp.
Ve ekledi:
— Gerisi sana galmış artık…
Kapıya doğru ağır ağır yürüdü Mehmet. Kapıya varınca da beklediği sözü işitti yaşlı adamdan:
— Madem büyük yemin verdin, geleyim bari.
Mehmet, yarım geri döndü. Tek tük kalmış dişlerini göstererek gülümsedi:
-Ben gapının önünde bekliyom, dedi.”Kapıları mapıları gözelce kitle, Helaya melaya gireceksen de gir. Benimki bu konuda pimpirikli biraz yabancıları helâya almaz. Demedi deme sonra.


**************************

BİR GÜZEL SÖZ : En büyük cezaevi, insanın kafasının içidir. ( Montaiggne)