14 Şubat 2019 Perşembe
NURİYE’NİN SIRITIĞI
Hava serinceydi. Yağmur da çiseliyordu. Düğün salonunun önü kalabalıktı. Arabası olanlar sağa sola bakınıyor kafalarına uygun birilerini görürlerse arabalarına davet ediyorlardı.
Bu durum Serkan Bey’e hep eğlenceli gelirdi. Birkaç dakika da olsa durur seyrederdi. Araba ile gelmediği zamanlarda davet beklerdi. Arabasına ise nadiren birilerini alırdı.
Mert Bey’i gördü. Karısının akrabasıydı. Jest yapmak istedi:
—Mert Bey, gelin beraber gidelim.
—Rasimlerle şey yapacağız biz. Siz gidin.
Serkan Bey, cevaba bozuldu. Arabasının kapısını sertçe kapattı. Karısına keskin baktı. Karısı:
— Daha evvel sözleşmişlerdir niye bozuluyorsun ki, dedi.
Serkan Beyi homurdandı kızı da karısı da söylediklerinden bir şey anlamadı.
Serkan Beyi arabayı çalıştırdı, gaza bastı, otobüs durağına yaklaştığı bir anda yaşlı
bir kadının önünde durdu. Köylüsüydü. Salonda bir aralık gözüne çarpmıştı. Adını bile bilmiyordu ama göz aşinalığı vardı. Yaşlı kadına, Mert Bey’e de sesini duyuracak şekilde
— Arabada yer var gel, dedi. “Gideceğin yere kadar bırakayım, otobüslerde
sürünme.
Yaşlı kadın kendine söylenildiğine emin olamadı. Etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu. Gene de “ben mi” gibinden bir işarette bulundu.
Yaşlı Kadın, arabaya binince Serkan Bey’in yüzüne dikkatli dikkatli baktı, sonra da sordu:
— Gurban olayım sen Ayfer’in oğlusun değil mi?
Serkan Bey böyle bir şey beklemiyordu. Şaşırdı, gülümseyerek,” Evet” dedi.
— Adın da Serkan mıydı senin?
Serkan Bey’in şaşkınlığı daha da arttı. İçinden” pes be!” dedi. Sormadan da edemedi.
—Adımı nereden biliyon sen?
Yaşlı kadın gülümsedi:
— Bilmez miyim? Anana çok gider giderdim ben. Sen o zamanlar bebeydin. Burnundan tanıdım.
Erkan Bey’in karısı gülmekten kendini alamadı. Kocasına döndü:
—Bak burnun burada da işe yaradı, dedi.
Yaşlı kadın sordu:
— Garın mı?
Tanınmak Serkan Bey’in hoşuna gitmişti.
— Evet dedi. Kızını da işaret etti.” Bu da kızım. Adı da Ayfer.”
— Ebenin adını goymuşsun.
Yaşlı kadın, kızın bacağına dokundu. Kendisine doğru dönünce o:
— Ben bu babanın anasının çok iyiliğini gördüm. Çok iyi kadındı. Mekanı cennet olsun, nurlarda yatsın.
Yaşlı kadın birden bir anısını anımasadı. Duygulandı paylaşmak istedi.
“Hiç unutmam bir gün bönün parasıyla bi beş lira istediydim ondan. Netçeydin diye bile sormadı. Elli lira elime tutuşturdu. İstemem mistemem dedim de dinlemedi. Sonra verirsin dedi. Heç unutmam onu. O para bana zemzem suyu gibi geldi bana. O para sayesinde bir ay geçindiydim kimseye avuç açmadan.
Kısa bir sessizlik oldu. Serkan Bey, laf olsun cinsinden konuştu.
— Seni iyi gördüm. Sana bir şey derlerdi köyde.
Yaşlı kadın kıkırdadı. “O aklında kalmış “dedi.
Serkan Bey’in aklında kalan bir şey yoktu. Atmıştı, tutmuştu. Yaşlı kadın:
— He ya, dedi. Bana Nuriye’nin sırıtığı derlerdi.
— Nuriye?
— Annem. beni doğururken ölünce onun adını bana vermişler.
— Bilmez miyim?
Serkan Bey’in kızı meraklandı:
— Niye sırıtık derlerdi ki?
— Aman niye diyecekler işte, köy yeri. O zamanlarda şimdiki gibi değildi. Garılar
gızlar az gülerdi. Anam rahmetli çok gülermiş. Onun içim öyle demişler işte.
Serkan Bey, sorma gereği hissetti:
—Sen nerede oturuyon Nuriye Hala? Seni evine bırakayım ben.
Yaşlı Kadın, gözlerini kısarak camdan dışarıya baktı. Çıkartamadı nerede
olduklarını. Sordu:
— Neredeyiz şimdi?
— Nerede miyiz? Belediye binasının önündeyiz
—Ha o zaman! Belediye binasını bilirim. Şimdi benim ev…
Serkan Bey, arabayı durdurdu. Yaşlı kadının tarifini dinledi, sorular
sordu, tam oturduğu yeri saptamaya çalıştı, aşağı yukarı tahmin de etti.
Yaşlı kadını kapısının önünde indiren Serkan Bey, derince bir iç geçirdi annesini
nımsayıp.. Karısı da kızı da onu tanımamışlardı. Onlara hitaben:
—Anam iyi kadındı, dedi. “Yardım severdi. Kimse üzülsün kimse bunalsın
temezdi.. Hem boşa dememişler ya, iyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir. Gördünüz aradan kaç yıl geçmiş sevgiyle saygıyla anıyor. Bundan iyi miras mı bırakılır. O beş lirayı vermeseydi…”
Arkadan korna çalındı. Serkan Bey, küfür etti, koskoca yol ne bu dat dat,
dedi. Uysan şimdi…
Karısı,
—Sakin ol, dedi. “Yanaş biraz sağa geçsin.”
—Siz olamasaydınız ben ona gösterirdim de...
Sağa çekti yol verdi. Biraz sonra da arabayı iyice sağa çekti. Cep
telefonunu çıkarttı. Epeyce bir süre açılmasını bekledi. Nezaket sözlerinden sonra:
— Suzan Hanım, dedi. “ Geçen ay işten çıkarttığımız o üç kişi vardı ya
Hemen şimdi onlarla iletişim kur. Eğer iş bulamadılarsa yarın sabah yeniden işe başlasınlar.
Karşıdan itiraz geldi. Serkan Bey sesini yükseltmemeye çalışarak:
— Bu sefer de profesyonel düşünmeyeceğim, dedi. “Ne diyorsam onu yapın.
Karşıdan yine itiraz geldi. Serkan Bey,
—Siz orasını düşünmeyin Suzan Hanım, dedi.”Ne diyorsan onu yapın. On
dakikaya kadar evde olacağım. Yazılı olarak da bu söylediğimi size ileteceğim. Onur yapıp gelmek istemezlerde bir yanlışlık falan olmuş dersin. Gerekiyorsa adıma özür dile, gerekiyorsa da biraz zam da yap.
Serkan Bey, Suzan hanım’ın bir şey söylemesine olanak bırakmamak için
” Hoşça kal.” deyip telefonu kapattı. Sonra da gururla, göğsünü gere gere, “ Anam iyi kadındı” dedi. Keyfi zirve yaptı, bir de ıslık tutturdu: “ Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…”
12 Şubat 2019 Salı
MESUT ÖĞRETMEN ÖLMÜŞ
Mezuniyetimize günler kala Bahattin bir fikir attı ortaya. Değişik geldi, kabul ettik sınıfça.
Ertesi günü Melahat, masanın üzerine mendilleri serdi. Her mendile bir öğretmenimizin ismini yazdı. Hangimiz hangi öğretmeni arzu ediyorsak onun mendiline ona çiçek almak için para atıldı. Bunları toplayıp o öğretmenimize bize verdiği emekler için çiçek alacaktık.
İlk mendile Şermin Öğretmenin adı yazıldı. Tahmin edildiği gibi mendile para yağdı. İstisnasız herkes bütçesine göre bir şeyler attı, mendil para ile doldu. Belli ki en büyük çiçek demeti ona yapılacaktı. Şermin Öğretmen şen şakrak bir kadındı. Notu da boldu. Diğer öğretmenlerimiz içinde paralar konuldu. Mesut Öğretmenin mendiline sadece Sinan para attı. O da 25 kuruş.
Çiçekçiye Aslıgül ile beraber gittik. Önce Şermin öğretmenin mendilini açtık. Çiçekçi paraları saydı. Koskocanan güzel bir buket çiçek yaptı. Sonra Elvan Öğretmenin sonra da Mesut öğretmenin. Necla öğretmen için toplanan paraların bulunduğu mendili çiçekçinin önüne uzatınca
Çiçekçi sordu:
—Ne oluyor gençler?
Anlattık. Çiçekçinin hoşuna gitmiş olmalı ki güldü. Haydi bakalım der gibi baş salladı.
Mesut Hoca’nın mendiline gelince sıra:
—Bu da son, dedik.
Çiçekçi bir mendilin içine bir bizim yüzümüze baktı.
Aslıgül izah etme gereği duydu.
-Sadece bir arkadaşımız para attı.O da bu işte.”
—Yirmi beş kuruş.
—Kendisini pek sevmeyiz de
Çiçekçi “ Niçin?” diye sormadı.
—O kadar çiçek aldık. Tek bir gül de etmez mi? dedi Aslıgül.
Çiçekçi kendince ya felsefe yaptı ya da espri:
—Belki de binlerce çiçek eder de…
Çiçekçi yirmi beş kuruşu eline aldı. İskemleye oturdu. Parayı elinde bir süre
evirdi çevirdi. Ben Aslıgül’e, Aslıgül de bana baktı. Aslıgül’e yavaş bir sesle:
“Bir şey vermeyecek herhalde gidelim, dedim.
Aslıgül başı ile önerimi onayladı. Biz tam hareketlenirken çiçekçi yerinden
kalktı. Güllerin olduğu bölüme gitti. Çok güzel, güzelin de ötesinde bir buket yaptı. Sonra da bize döndü:
—Öğretmeninizin adı Mesut’tu değil mi? diye sordu.
Cevap vermemizi beklemeden de Mesut Öğretmenin yazısını yazıp çiçeğe yerleştirdi. Sonra da bize dönüp sordu:
-Hepsini götürebilecek misiniz, yoksa ben göndereyim mi?
Aslıgül Mesut Öğretmen için hazırlanan buketi işaret ederek:
—Götürürüz de, dedi. Bu, gerçekten Mesut öğretmene mi?
Çiçekçi cevap vermedi.
Aslıgül’ün bazen saflığı tutar:
—Yirmi beş kuruşa bu kadar mı çiçek etti?
Çiçekçi,
— Benim babamın adı da Mesut’tu dedi. “. O da öğretmendi. Ona sayın olsun bitsin.”
Çiçekçiden ayrılırken Aslıgül’e
— Ne ballı adam, dedim Mesut Öğretmeni kastederek. “Bu kadar olur değil mi? “
Aslıgül’ün keyfi kaçmıştı. Belki de her fırsatta Mesut Öğretmenin aleyhinde konuşup sınıfı ona karşı cephe almaya yönlendirmeye çalıştığı için olmuştu bu.
Mesut Öğretmen, epeyce bir süre çiçeklere baktı. Sonra, sandalyeye oturdu. Diğer öğretmenler gibi güzel sözler etmedi, öğütler vermedi. Sınıfın en çok konuşanı bile konuşmadı. Sınıfta tam bir sükûnet oluştu. Hepimiz Mesut Öğretmen’in vereceği tepkiyi sarf edeceği sözleri bekliyorduk.
Mesut Öğretmen özenle buketi açtı. Çiçekleri kucağına aldı.Sınıfın içerisinde dolaşmaya başladı. Biz de merak içerisinde gözlerimize onu takip etmeye. Derken Mesut Öğretmen Sinan’a bir gül verdi. Sinan ilk sırada oturmuyordu, son sırada da. Orta yerlerde bir yerdeydi. Hepimiz şaşırdık, birbirimize baktık Biri 25 kuruşu Sinan’ın verdiğini söylemiş olamazdı. Öyleyse bu neydi? İçin bir hoş oldu, ürkmedim desem yalan olur. Mesut Öğretmen hepimize tek bir laf etmeden birer gül vermeye başladı. Elinde tek bir gül kalmıştı. Tesadüfün bu kadarı olurdu ancak. Çiçekçi öğrenci sayısından bir fazla gül koymuştu. O gül de Mesut Öğretmenin elindeydi. Zil çaldı. Mesut Öğretmen hiç yapmadığı bir şeyi yaptı o an. Sınıfa döndü gülümsedi:
- Teşekkür ederim, dedi. Ve de elindeki gülü Murat’a fırlattı.
Ertesi sabah sınıfa girdiğimde sınıfta normal olmayan bir durum vardı.
-Ne var, ne oluyor? dedim.
Murat sırf canını acıtmak onu zor duruma düşürmek için üç senedir Mesut Öğretmen’e yapmadığı kalmamıştı. İftiralar atmış, arkadaşlarını ona karşı örgütlemişti. Ağlamaktan kan çanağına dönen gözleri ile gözlerimin içine baktı içimi bir hoş eden şu sözü söyledi:
— Mesut Öğretmen ölmüş!
9 Şubat 2019 Cumartesi
BUYUR TARIK EMMİ
Yüzüne merdivenin dayamış Tarık Emmi bastonundan da kuvvet alarak kahvehanenin bahçesinden içeriye girdi. Dursun Alı’nın yanına vardı:
—Merhaba Dursun Ali, dedi.
Dursun Ali, kımıldanarak selamı aldı:
—Aleykümselâm
Yaşlı adam yan masadaki sandalyelerden birini aldı. Dursun Ali’nin
masasına doğru çekmeye çalıştı.
Dursun Ali, pala bıyıklarını sıvazlayarak sordu:
— Buraya mı oturacan?
— Oturcam ya, dedi yaşlı adam.” İki Dakka”.
Yaşlı adam, sandalyesini Dursun Alı’nın yanına yerleştirdi.
—Rahmetli babanı pek severdim ben,dedi yaşlı adam. “Senin gibi o da
delikanlıydı.”
Dursun Ali, yaşlı adamın niyetini anladı:
—Senin canını yakanı söyle, yakayım canını, dedi. “Babamın arkadaşı
Benim e şeyim olur.
Yaşlı adan, Dursun Ali’nin elini tuttu.
—Öyle bir şey yok da, dedi.
Tahmininde herkes yanılabilirdi. Dursun Ali bozulmadı. Ağzını eğerek:
— Eeee, dedi.
— Geçen gün babanı rüyamda gördüm de…
Dursun Ali ‘nin aklına hemen Vildan Ebe, geldi.
—Geçen günde bizim Vildan Ebe’de şey yapmış. dedi. “Bizim rahmetliyi rüyasında görmüş. “Babanı geçen gün gördüm pek perişandı”, dedi. Ben de eline beş on kuruş verdim peder beyin hayrına.
Dursun Ali burnunu çekerek ceplerini karıştırdı, Bulduğu bozuk paralardan birkaçını aldı. Tarık Emmi’ye uzattı:
—Benim adıma rahmetlini hayrına şunu birine veriver, dedi.
Tarık Emmi parayı aldı. Açıklamada da bulundu.
—Böyle bir şey yok emme ben bizim orada biri var, ona vereyim.
Dursun Ali:
— O zaman vermeye gerek yok, dedi. Avucunu açtı.
Tarık Emmi “ iyi öyleyse” dedi parayı iade etti.
Dursun Ali, kalktı. Parayı cebine koydu. Yaşlı adamı kucakladı birkaç kez havaya kaldırıp indirdi. Ve de ekledi ”Dünyaya kazık çaktın maşallah ha!”
Yaşlı adan, Dursun Ali’nin arkasından bir süre baktıktan sonra etrafına göz gezdirdi. Dipteki masada tek başına oturmakta olan Hayri’yi gördü. Ağır adımlarla onun yanına gitti:
— Merhaba Hayri, dedi.
Hayri kalktı, Keyfi yerinde olmamasına rağmen coşku dolu bir sesle
— Merhaba, merhaba dedi. “ Hoş geldin mmi “Yan masadaki
sandalyelerden birini çekti. Oturmasına ardım etti. Hemen akabinde de sordu:
—Sana çay mı söyleyeyim kahve mi Tarık Emmi?”
Yüzüne merdivenin dayamış Tarık Emmi bastonundan da kuvvet alarak kahvehanenin bahçesinden içeriye girdi. Dursun Alı’nın yanına vardı:
—Merhaba Dursun Ali, dedi.
Dursun Ali, kımıldanarak selamı aldı:
—Aleykümselâm
Yaşlı adam yan masadaki sandalyelerden birini aldı. Dursun Ali’nin
masasına doğru çekmeye çalıştı.
Dursun Ali, pala bıyıklarını sıvazlayarak sordu:
— Buraya mı oturacan?
— Oturcam ya, dedi yaşlı adam.” İki Dakka”.
Yaşlı adam, sandalyesini Dursun Alı’nın yanına yerleştirdi.
—Rahmetli babanı pek severdim ben,dedi yaşlı adam. “Senin gibi o da
delikanlıydı.”
Dursun Ali, yaşlı adamın niyetini anladı:
—Senin canını yakanı söyle, yakayım canını, dedi. “Babamın arkadaşı
Benim e şeyim olur.
Yaşlı adan, Dursun Ali’nin elini tuttu.
—Öyle bir şey yok da, dedi.
Tahmininde herkes yanılabilirdi. Dursun Ali bozulmadı. Ağzını eğerek:
— Eeee, dedi.
— Geçen gün babanı rüyamda gördüm de…
Dursun Ali ‘nin aklına hemen Vildan Ebe, geldi.
—Geçen günde bizim Vildan Ebe’de şey yapmış. dedi. “Bizim rahmetliyi rüyasında görmüş. “Babanı geçen gün gördüm pek perişandı”, dedi. Ben de eline beş on kuruş verdim peder beyin hayrına.
Dursun Ali burnunu çekerek ceplerini karıştırdı, Bulduğu bozuk paralardan birkaçını aldı. Tarık Emmi’ye uzattı:
—Benim adıma rahmetlini hayrına şunu birine veriver, dedi.
Tarık Emmi parayı aldı. Açıklamada da bulundu.
—Böyle bir şey yok emme ben bizim orada biri var, ona vereyim.
Dursun Ali:
— O zaman vermeye gerek yok, dedi. Avucunu açtı.
Tarık Emmi “ iyi öyleyse” dedi parayı iade etti.
Dursun Ali, kalktı. Parayı cebine koydu. Yaşlı adamı kucakladı birkaç kez havaya kaldırıp indirdi. Ve de ekledi ”Dünyaya kazık çaktın maşallah ha!”
Yaşlı adan, Dursun Ali’nin arkasından bir süre baktıktan sonra etrafına göz gezdirdi. Dipteki masada tek başına oturmakta olan Hayri’yi gördü. Ağır adımlarla onun yanına gitti:
— Merhaba Hayri, dedi.
Hayri kalktı, Keyfi yerinde olmamasına rağmen coşku dolu bir sesle
— Merhaba, merhaba dedi. “ Hoş geldin mmi “Yan masadaki
sandalyelerden birini çekti. Oturmasına ardım etti. Hemen akabinde de sordu:
—Sana çay mı söyleyeyim kahve mi Tarık Emmi?”
3 Şubat 2019 Pazar
BOY AYNASI
Yolda karşılaştılar. Merhabalaşıp hal hatır sorduktan sonra Ekrem, kendine hâkim olamadı, içinden geleni söyledi.
— Derya, ne olmuş sana? Sen çökmüşsün…
Epeydir görüşemiyorlardı.
Derya da formsuzluğunun, boş vermişliğinin farkındaydı
Ekrem,
—Ne yalan söyleyeyim hani sen seslenmeseydin tanıyamazdım, dedi.
Derya, cevap vermedi.
—Hasta falan mısın?
Derya, ağzını yaya konuştu:
—Değilim de. Ne bileyim hiçbir şey yapmak canım istemiyor bugünlerde.
—Olmaz öyle. Kusura kalma da dost acı söyler İyice koyuvermişsin sen kendini.
-…
Ekrem, Derya’nın gözleri içine baktı. Azarlar gibi sürdürdü sözlerini.
—Böyle olmaz. Evden çıkarken aynaya bak kuzum. Pantolonun düşecek ayağından
neredeyse. Yakışıyor mu sana bu hal?
Hakikati bilmesine rağmen Ekrem’in sözleri hoşuna gitmedi Derya’nın. Suratı
asıldı.
Ekrem, “ Neyse” dedi. Sohbete daha fazla devam edemeyecekti. Tokalaşmak üzere elini uzattı. “ Görüşelim”
Tokalaştılar.
Ekrem, Derya’nın elini bırakmadan kulağına doğru eğildi, “ Gözlerinin önündeki çapakları da bir alıver.” dedi. “ Gören mören olur.”
Derya bir süre Ekrem’in arkasından baktı. Sinirli sinirli başını salladı.
Hava güzeldi. Derya’nın yapacak bir işi yoktu. Biraz yürüdükten sonra bir parka girdi. Banklardan birine oturdu. Bir süre çevredeki insanları gözledi. Kılık kıyafetleri ile ilgilendi. Bir aralık aklı Ekrem’in söylediklerine takıldı. Söylendi:
—Sen kendine bak ukala. Şeyine kına yak.
Tam o sırada önünden bir kadın geçiyordu. Derya’nın son cümlesini duymuştu.
Durdu. Adeta iğrenerek Derya’ya baktı. “ Sen şeyine kına yak terbiyesiz herif.” dedi. Tepkisini, yere sertçe tükürerek gösterdi.
Derya, “ delimi ne ya!” dedi kadının arkasından bakarak.Güldü de.. “ Ne antika
insanlar var şu dünyada .” dedi.
Derya, esnedi gerindi. Bu esnada da kendi yaşlarında bir adam geldi. Selam verip bankın diğer köşesine oturdu.
Adam konuşmak istiyordu. Bir süre sonra, Derya’ya döndü:
—Keyfiniz yok gibi, dedi.
Derya, girişe kayıtsız kalmadı.
—Herifin biri asabımı bozdu da dedi.
—Ne oldu?
—Ne olacak? Abuk cabuk, saçma sapan konuşup sinirlerimi hoplattı. Yok
çökmüşüm de yok kendimi salıvermişim de, yok şöyleymişim de yok böyleymişim de. Hayır ondan fikir sorsam amenna diyeceğim amma.
—Vardır öyle tipler aldırma.
Derya ayağa kalktı. Kendi etrafında döndü:
— Beyefendi, dedi. “ Var mı kılık kıyafetimde garip bir şey? Siz söyleyin.”
Adam, Derya’yı tepeden tırnağa süzdü. Düşüncesini söylemek ile Derya’nın duymak
istediğini söyleyip söylememek hususunda gidip geldi. Sonra, kendince bir orta yol buldu:
—Böyle insanlara aldırmayacaksın, dedi. “Eleştirmeyi görev üstlenmişlerdir.”
Son cümle Derya’nın hoşuna gitti. Yerine otururken, “Vallahi doğru söylüyorsanız.”
dedi ve de ekledi: “ Birde ne dedi biliyor musunuz?”
Adam “ Ne dedi?” der gibisinden başını salladı.
— Evden çıkarken boy aynasına bakmalıymışım. Sanki ben… Şimdi, mübarek günde ağzımdan kötü bir şey çıkacak. Çevrede de kadın var. Onlara karşı ayıp olacak.
Adam, Derya’ya dokundu
—Boy aynası, dedin de dedi, Aklıma geldi birden.
Adam “ Allah Allah” diyerek söylendi. Gayesi Derya’yı meraklandırmaktı. Öyle de
oldu. Derya sordu:
— Hayırdır. Ne geldi?
— Kaç yaşındaydım o zaman hatırlamıyorum amma, canı rahmet istedi, dedeme
sefer tası ile yemek götürmüştüm.
Adam birkaç saniye gözlerini kısarak düşündükten sonra sürdürdü sözlerini:
—Her zaman yanaklarımdan öperek “ Sağ ol yavrum, zahmet oldu diyen dedem
birden davudi sesiyle “Sen evden çıkarken aynaya bakmaz mısın ulan? “demişti.
Önlerinden bir satıcı geçti. Küçük bir çocuğun annesine “ anne” diye
seslenişi duyuldu.
Bir an için yıllar yıllar öncesine gitmek adamı keyiflendirdi. Sohbeti koyulaştırmak
istercesine Derya’ya dokunarak sordu:
—Kusura bakma yaa, adını neydi senin?
Derya adını söylemek istemedi. Aklına torununun ismi geldi. Söyledi:
—Akın
Adam, elini uzattı:
—Benimki de Musa, Akın bey kardeşim. dedi. “Yaa, o gün söylediği bir söz hiç
aklımdan çıkmaz. Yanlış anlama, laf lafı açtı da ondan anımsadım.
Derya, uzatılan eli öylesine sıktı.
Sustular. Birkaç saniye sonra, Musa Bey dayamadı,
—Dedemin niye kızdığını merak etmiyor musun? dedi.
Derya, merak etmemişti. Ayıp olmasın diye,
—Bir an için aklım bir yere gitti de, dedi. “Sahi niye öyle köpürmüş birden?”
—Evden çıkarken kazağı ter giymişim.
—Eeee ne var bunda? Zaman zaman ben de yapıyorum.
Musa Bey, gözlüklerini düzeltirken
— Gel de ona anlat deyip sustu.
Birkaç saniye sonra birkaç kez öksürdü. Gizli bir şey söyleyecekmiş gibi Derya’ya
doğru biraz yanaştı. Kulağına eğildi. Bununla da kifayet etmedi Çevresine bakındıi çok yakında biri var mı diye. Yoktu.
—Sorma azizim, dedi, “Kazağı ters giymişim diye bana bir fırça, bir fırça. Sorma.
- …
—Çıkarken aynaya baksaymışım böyle olmazmış işte! Şimdi beni bu halde sokakta
gören millet anneme, babama neler söylermiş? Biraz sonra onu kahvehanede tefe koyup çalarlarmış? Bir torununuz bakamıyor musunuz derlermiş! Hele hele Murat Dede gördü ise yanına oturtup bir saat nasihat verirmiş bu yaşta. . “Sanki yokmuş gibi evinize bir boy aynası alın, çoluk çocuk bir baksın kılık kıyafetine “ diyeceğine kalıbını basarmış.
Musa Bey, Derya’nın bir şeyler söylemesi için konuşmasını kesti. Derya, hemen karşısındaki çocuk parkında çocuğunu sallayan bir kadına gözünü dikmişti. Musa Bey, kendisinin dinlenilmediği kanaatine kapıldı, bozuldu. Kendisini Derya’dan biraz uzaklaştırdı. Biraz ötelerine elinde çay termosu ile dolaşan çaycıyı gördü. Zaman zaman ondan çay içerdi. Bir an onunla göz göze geldi. “ Bize iki çay” işareti yaptı.
30 Ocak 2019 Çarşamba
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI–43- (SON BÖLÜM)
—Avlu kapısının ağzında tel var, dedi.” İstersen, çıkarken
girerken büküverir benim gibi de kedi köpek girmesin.”
Gayri ihtiyari gülümsedim.
— Olur, dedim.
Ellerimi belime dayadım. Derin derin soluk alıp verdim. Sağıma soluma, önüme arkama baktım.
Az evvel avluda kurmakta olan bir armut ağacı var dedim ya. Onun yanına gittim. Hemen orada bir de çeşme vardı. Musluğu açtım. Elimi yüzümü yıkadım. Su iyi geldi.
Tekrar kırık dökük eve baktım. Gözlerimi göğe diktim. Ağzımı burnumu kaşımı gözümü garip garip oynattım. Kendi kendime sorduğum” Bu ne Hüsnü? Ne yapacaksın bu evi sen? “Sualine karşılık bulmaya çalışıyordum.
Bir filmde mi izledim, bir kitapta mı okudum, rüyamda mı gördüm, biri anlattı da kafamda mı canlandırdım ya da başka bir şey bilmiyorum- şu anda bir psikologun, bir psikiyatrisin yanında olsam hemen çocukluğuma gitmek ister-.
Birden, içimde bir şeyler kıpırdadı. Heyecanlandım. Bayağı heyecanlandım. Fakat bu heyecan sözcüklerle ifade edemeyeceğim geleceğe yönelik güzel ve de zararsız bir heyecandı.
Derin derin birkaç kez nefes aldıktan sonra kolları sıvadım.
Aman Allahım bu ne heyecan bu ne şevk bu ne enerjiydi.
Sabaha kadar uğraş vererek o evi baştan sonra boyadım. Evet evet kendim boyadım. Gördüklerimden, bildiklerimden duyduklarımdan hareket ederek bu yaşa kadar eline fırça almamış biri olarak evi boyadım.
Eskilerin sedir adı verdikleri gerektiğinde yatma gerektiğinde oturma yeri olarak kullandıkları yeri kendim yaptım. Üzerine de eskiciden aldığım bir kilimi serdim.
En ucuzundan bir çaydanlığı yanında kocaman bir çay kupasını, şekeri ve de bir küçük paket çayı cep telefonumu satarak aldım.
Taşları büyük bir tespihi de pazarlık ederek bir sokak satıcınsan temin ettim.
Şu anda hissettiklerimi anlatmam hakikaten olanaksız. En güzel sözcüklerle anlatmayı becerebilsem bile bazılarının anlaması olanaksız.
Saat 04.32
Ayaklarımda çorap yok. Ayak parmaklarımı oynatıp duruyorum. Bir elimde çay dolu büyük bir kupa bir elimde tespih. Ve ben bir sedirde bağdaş kurmuş oturuyorum.
Ben, Karpuzu Hüsnü’nün karısının kocası Hüsnü’yüm.
29 Ocak 2019 Salı
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI -42-
Bizi ayıranlardan biri:
—Sizi birisine benzetti herhalde, dedi. “Sıkmayın canınızı.”
Zoraki gülümsedim. Meraklı biri olmalıydı. Sordu:
— Eskiden karpuzcu muydunuz?
—Yaptık bir aralık, dedim.
—O zaman başka, dedi.
Ses tonu kinayeliydi.
—İki karpuz seçiverseydiniz de bulaştırmasaydınız üzerinize
keşke.
Cevap vermedim. Karıma döndüm O,hiç tepkisiz
oturuyordu hala yerinde. Yanına gittim. Karım, donuk bir sesle:
— Dışarıda konuşalım mı? dedi.
—Tamam da dedim, “Müsaade edersen bir elimi yüzümü
yıkayayım.”
Başıyla olur verdi ama ben düşündüğümü yapmaktan vaz geçtim.
Onun isteği üzerine hemen o mahalde bulunan küçük bir parkın bir bankına oturduk. Hiç sözünü kesmeden onu dinledim.
Bir dostun bir kızı varmış. Avukatmış. Uzun süredir işsizmiş. Annesi bir süre benim yanımda çalışması için ricada bulunmuş.
Benim durumu söylemedin mi diye soracaktım ama sözleri buna mani oldu.
Birkaç büyük şirketin avukatlığını almanızı sağlayacak dedi. Dahası da varmış. Onu da söyledi:
— Kızının maaşını da ona vermeniz için şey yapacak.
Son sözler neden bilmem içimi acıttı. Kötü etti beni. Kalktım. “ yarın bir görüşelim.” dedim.
Bu sözümden “ olur manasını çıkartmış olmalı ki o da kalktı. “ Teşekkür ederim” dedi.
İnsanoğlu garip bir varlık. Son cümleleri hakikaten beni etkiledi. Onuruma dokundu. Bir süre amaçsızca yürüdüm, sonra da babamın mezarına gittim. Bir süre orada kaldım. Sonra da Nevinlere gittim.
Beni tanıdılar. Sıcak karşıladılar.
Çaylarını içtim.
Oradan ayrıldıktan bir süre sonra küçük bir avlu içinde yıkık dökük bir ev dikkatimi çekti. Camları da kırıktı. Boştu da. Avlu girişinin kapısında da kırık olmayan son derece kötü bir yazı ile yazılmış bir ilan vardı: kiralık
Ürkek adımlarla avludan içeriye girdim. Avuç içi kadar bir yerdi. Yarısı kurumuş bir armut ağacı vardı. Evin kapısı açıktı. Birkaç kez orta yere seslendim cevap alamayınca, ne yalan söyleyeyim, biraz da ürkerek içeriye girdim. Ev pislik içindeydi. Sağını solunu örümcekler bağlamıştı. Belli ki çoktan beri boştu.
İçeride yaşlı bir adam vardı. Ben o seslenecekken o bir şeyler olduğunu hissedip geri döndü. Beni görünce:
— Buyur, dedi.
— Sen mi bakıyorsun? diye sordum.
Başını salladı.
Sordum:
— Kaça buranın kirası amca?
Tepeden tırnağa süzdükten sonra beni,
— İki odası var dedi.” Mutfağı da var.”
— Kirası kaça kirası?
— Helâsı da var. Suyu avluda.
— Kirası?
— Kirasını üçer aylık peşin isterim. Vermeyince kulağından tutar
kapının önüne bırakırım.
—Tamam da amcacığım kaç para istiyon kirasına?
Şapkasını çıkardı. Biraz düşündü
—Sana üç yüz olur dedi. “Ama kirasını peşin isterim ona göre.”
Cebimde biraz para vardı. Çıkardım saydım. Tamı tamına altı
aylık kira parası vardı. Adama uzattım:
—Burada altı aylık kira dedim. “Ver anahtarı.”
Parayı ağır ağır saydı.
— Anahtar kapıda dedi. Benim evde hemen yanda. Bişeye e
hacet duyarsan hani.
— Sağ ol, dedim.
— Hayırlı olsun, dedi.
Kapıdan çıkarken,
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI–43-
—Avlu kapısının ağzında tel var, dedi.” İstersen, çıkarken
girerken büküverir benim gibi de kedi köpek girmesin.”
Gayri ihtiyari gülümsedim.
— Olur, dedim.
Ellerimi belime dayadım. Derin derin soluk alıp verdim. Sağıma soluma, önüme arkama baktım.
Az evvel avluda kurmakta olan bir armut ağacı var dedim ya. Onun yanına gittim. Hemen orada bir de çeşme vardı. Musluğu açtım. Elimi yüzümü yıkadım. Su iyi geldi.
Tekrar kırık dökük eve baktım. Gözlerimi göğe diktim. Ağzımı burnumu kaşımı gözümü garip garip oynattım. Kendi kendime sorduğum” Bu ne Hüsnü? Ne yapacaksın bu evi sen? “Sualine karşılık bulmaya çalışıyordum.
Bir filmde mi izledim, bir kitapta mı okudum, rüyamda mı gördüm, biri anlattı da kafamda mı canlandırdım ya da başka bir şey bilmiyorum- şu anda bir psikologun, bir psikiyatrisin yanında olsam hemen çocukluğuma gitmek ister-.
Birden, içimde bir şeyler kıpırdadı. Heyecanlandım. Bayağı heyecanlandım. Fakat bu heyecan sözcüklerle ifade edemeyeceğim geleceğe yönelik güzel ve de zararsız bir heyecandı.
Derin derin birkaç kez nefes aldıktan sonra kolları sıvadım.
Aman Allahım bu ne heyecan bu ne şevk bu ne enerjiydi.
Sabaha kadar uğraş vererek o evi baştan sonra boyadım. Evet evet kendim boyadım. Gördüklerimden, bildiklerimden duyduklarımdan hareket ederek bu yaşa kadar eline fırça almamış biri olarak evi boyadım.
Eskilerin sedir adı verdikleri gerektiğinde yatma gerektiğinde oturma yeri olarak kullandıkları yeri kendim yaptım. Üzerine de eskiciden aldığım bir kilimi serdim.
En ucuzundan bir çaydanlığı yanında kocaman bir çay kupasını, şekeri ve de bir küçük paket çayı cep telefonumu satarak aldım.
Taşları büyük bir tespihi de pazarlık ederek bir sokak satıcınsan temin ettim.
Şu anda hissettiklerimi anlatmam hakikaten olanaksız. En güzel sözcüklerle anlatmayı becerebilsem bile bazılarının anlaması olanaksız.
Saat 04.32
Ayaklarımda çorap yok. Ayak parmaklarımı oynatıp duruyorum. Bir elimde çay dolu büyük bir kupa bir elimde tespih. Ve ben bir sedirde bağdaş kurmuş oturuyorum.
Ben, Karpuzu Hüsnü’nün karısının kocası Hüsnü’yüm.
7 Aralık 2018 Cuma
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI -42-
Bizi ayıranlardan biri:
—Sizi birisine benzetti herhalde, dedi. “Sıkmayın canınızı.”
Zoraki gülümsedim. Meraklı biri olmalıydı. Sordu:
— Eskiden karpuzcu muydunuz?
—Yaptık bir aralık, dedim.
—O zaman başka, dedi.
Ses tonu kinayeliydi.
—İki karpuz seçiverseydiniz de bulaştırmasaydınız üzerinize
keşke.
Cevap vermedim. Karıma döndüm O,hiç tepkisiz
oturuyordu hala yerinde. Yanına gittim. Karım, donuk bir sesle:
— Dışarıda konuşalım mı? dedi.
—Tamam da dedim, “Müsaade edersen bir elimi yüzümü
yıkayayım.”
Başıyla olur verdi ama ben düşündüğümü yapmaktan vaz geçtim.
Onun isteği üzerine hemen o mahalde bulunan küçük bir parkın bir bankına oturduk. Hiç sözünü kesmeden onu dinledim.
Bir dostun bir kızı varmış. Avukatmış. Uzun süredir işsizmiş. Annesi bir süre benim yanımda çalışması için ricada bulunmuş.
Benim durumu söylemedin mi diye soracaktım ama sözleri buna mani oldu.
Birkaç büyük şirketin avukatlığını almanızı sağlayacak dedi. Dahası da varmış. Onu da söyledi:
—Kızının maaşını da ona vermeniz için şey yapacak.
Son sözler neden bilmem içimi acıttı. Kötü etti beni. Kalktım. “ yarın bir görüşelim.” dedim.
Bu sözümden “ olur manasını çıkartmış olmalı ki o da kalktı. “ Teşekkür ederim” dedi.
İnsanoğlu garip bir varlık. Son cümleleri hakikaten beni etkiledi. Onuruma dokundu. Bir süre amaçsızca yürüdüm, sonra da babamın mezarına gittim. Bir süre orada kaldım. Sonra da Nevinlere gittim.
Beni tanıdılar. Sıcak karşıladılar.
Çaylarını içtim.
Oradan ayrıldıktan bir süre sonra küçük bir avlu içinde yıkık dökük bir ev dikkatimi çekti. Camları da kırıktı. Boştu da. Avlu girişinin kapısında da kırık olmayan son derece kötü bir yazı ile yazılmış bir ilan vardı: kiralık
Ürkek adımlarla avludan içeriye girdim. Avuç içi kadar bir yerdi. Yarısı kurumuş bir armut ağacı vardı. Evin kapısı açıktı. Birkaç kez orta yere seslendim cevap alamayınca, ne yalan söyleyeyim, biraz da ürkerek içeriye girdim. Ev pislik içindeydi. Sağını solunu örümcekler bağlamıştı. Belli ki çoktan beri boştu.
İçeride yaşlı bir adam vardı. Ben o seslenecekken o bir şeyler olduğunu hissedip geri döndü. Beni görünce:
— Buyur, dedi.
— Sen mi bakıyorsun? diye sordum.
Başını salladı.
Sordum:
— Kaça buranın kirası amca?
Tepeden tırnağa süzdükten sonra beni,
— İki odası var dedi.” Mutfağı da var.”
— Kirası kaça kirası?
— Helâsı da var. Suyu avluda.
— Kirası?
—Kirasını üçer aylık peşin isterim. Vermeyince kulağından tutar
kapının önüne bırakırım.
—Tamam da amcacığım kaç para istiyon kirasına?
Şapkasını çıkardı. Biraz düşündü
—Sana üç yüz olur dedi. “Ama kirasını peşin isterim ona göre.”
Cebimde biraz para vardı. Çıkardım saydım. Tamı tamına altı
aylık kira parası vardı. Adama uzattım:
—Burada altı aylık kira dedim. “Ver anahtarı.”
Parayı ağır ağır saydı.
— Anahtar kapıda dedi. Benim evde hemen yanda. Bişeye e
hacet duyarsan hani.
—Sağ ol, dedim.
— Hayırlı olsun, dedi.
Kapıdan çıkarken,
Bizi ayıranlardan biri:
—Sizi birisine benzetti herhalde, dedi. “Sıkmayın canınızı.”
Zoraki gülümsedim. Meraklı biri olmalıydı. Sordu:
— Eskiden karpuzcu muydunuz?
—Yaptık bir aralık, dedim.
—O zaman başka, dedi.
Ses tonu kinayeliydi.
—İki karpuz seçiverseydiniz de bulaştırmasaydınız üzerinize
keşke.
Cevap vermedim. Karıma döndüm O,hiç tepkisiz
oturuyordu hala yerinde. Yanına gittim. Karım, donuk bir sesle:
— Dışarıda konuşalım mı? dedi.
—Tamam da dedim, “Müsaade edersen bir elimi yüzümü
yıkayayım.”
Başıyla olur verdi ama ben düşündüğümü yapmaktan vaz geçtim.
Onun isteği üzerine hemen o mahalde bulunan küçük bir parkın bir bankına oturduk. Hiç sözünü kesmeden onu dinledim.
Bir dostun bir kızı varmış. Avukatmış. Uzun süredir işsizmiş. Annesi bir süre benim yanımda çalışması için ricada bulunmuş.
Benim durumu söylemedin mi diye soracaktım ama sözleri buna mani oldu.
Birkaç büyük şirketin avukatlığını almanızı sağlayacak dedi. Dahası da varmış. Onu da söyledi:
—Kızının maaşını da ona vermeniz için şey yapacak.
Son sözler neden bilmem içimi acıttı. Kötü etti beni. Kalktım. “ yarın bir görüşelim.” dedim.
Bu sözümden “ olur manasını çıkartmış olmalı ki o da kalktı. “ Teşekkür ederim” dedi.
İnsanoğlu garip bir varlık. Son cümleleri hakikaten beni etkiledi. Onuruma dokundu. Bir süre amaçsızca yürüdüm, sonra da babamın mezarına gittim. Bir süre orada kaldım. Sonra da Nevinlere gittim.
Beni tanıdılar. Sıcak karşıladılar.
Çaylarını içtim.
Oradan ayrıldıktan bir süre sonra küçük bir avlu içinde yıkık dökük bir ev dikkatimi çekti. Camları da kırıktı. Boştu da. Avlu girişinin kapısında da kırık olmayan son derece kötü bir yazı ile yazılmış bir ilan vardı: kiralık
Ürkek adımlarla avludan içeriye girdim. Avuç içi kadar bir yerdi. Yarısı kurumuş bir armut ağacı vardı. Evin kapısı açıktı. Birkaç kez orta yere seslendim cevap alamayınca, ne yalan söyleyeyim, biraz da ürkerek içeriye girdim. Ev pislik içindeydi. Sağını solunu örümcekler bağlamıştı. Belli ki çoktan beri boştu.
İçeride yaşlı bir adam vardı. Ben o seslenecekken o bir şeyler olduğunu hissedip geri döndü. Beni görünce:
— Buyur, dedi.
— Sen mi bakıyorsun? diye sordum.
Başını salladı.
Sordum:
— Kaça buranın kirası amca?
Tepeden tırnağa süzdükten sonra beni,
— İki odası var dedi.” Mutfağı da var.”
— Kirası kaça kirası?
— Helâsı da var. Suyu avluda.
— Kirası?
—Kirasını üçer aylık peşin isterim. Vermeyince kulağından tutar
kapının önüne bırakırım.
—Tamam da amcacığım kaç para istiyon kirasına?
Şapkasını çıkardı. Biraz düşündü
—Sana üç yüz olur dedi. “Ama kirasını peşin isterim ona göre.”
Cebimde biraz para vardı. Çıkardım saydım. Tamı tamına altı
aylık kira parası vardı. Adama uzattım:
—Burada altı aylık kira dedim. “Ver anahtarı.”
Parayı ağır ağır saydı.
— Anahtar kapıda dedi. Benim evde hemen yanda. Bişeye e
hacet duyarsan hani.
—Sağ ol, dedim.
— Hayırlı olsun, dedi.
Kapıdan çıkarken,
5 Aralık 2018 Çarşamba
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI- 41-
Buyurdum.
---
Öğleden sonra çaycı dükkânına uğradığımda ikindi ezanı okunmak üzereydi. Çay içenler de vardı. Yani, düşündüğümün ötesinde bir durumdu bu.
Bir aralık merakımı yenemedim, Ural’a sordum:
— Sabahleyin söyle bir uğramıştım. Yoktun.
Haber veremediği için çok çok özür diledi. Özel okullardan birinden çağırmışlar. Dört yıl evvel verdiği bir dilekçeye istinaden.
Durumu nişanlısına anlatmış. Nişanlısı ben açarım demiş. sabah gördüğüm kadın oymuş işte.
Şaşırdım:
— Dört sene evvelki başvuruna yeni mi şey verdiler?
— Evet efendin. Ben de çok şaşırdım.
— Görüşme nasıl geçti?
— Ne desen bilmem ki efendim. Beş senede çok görüşme
yaptım. Hep sonra haber veririz dediler. Gerisi gelmedi
Bunun böyle olduğunu biliyordum. Ne yaparsın öyle manasında
başımı salladım.
İşler vardır. Bin bir ümitle girişirsiniz. Büyük yatırımlar yaparsınız. Sonucun mükemmel olacağını umarsınız. Tutmaz. Ya da tam aksi. Öylesine, laf olsun diye girişirsiniz. Tutar.
Bizim çay ocağı işi tuttu. Şaka maka bayağı bir para da kazanmaya başladık. Patronluğu da sevdim.
Bir akşam Ural,” Efendim” dedi “Ben işi bırakmak zorundayım.”
İşler iyiydi. Ural’ın işlerine de kazanmıyordum. Maaş konusunda da anlaşmıştık.
Soru sormadan açıklama yapması için yüzüne baktım. Açıkladı da.
Bahsetmiştim, öğretmenlik için görüşmeye çağırmışlardı. Oradan çağırmışlar. “ Gel başla” demişler.
Onun adına çok sevindim. Tebrik ettim.
—Arzu ederseniz birini bulana kadar, nişanlım burayı idare
edebilir. Biliyorsunuz zaman zaman gelip bana yardım da ediyor.
— Onun için yorucu olmasın, dedim.
Olmayacağını söyledi,
Ertesi günü inanılmaz bir şey oldu. Karım dükkâna geldi. Kısa
bir süre ne yapacağımı şaşırdım. Çay aldı, poğaça aldı.
Beni sormuş Leman’a. “Şu an için burada değil” demiş Leman. Tesadüf o sırada lavabodaydım. Leman koştu geldi söyledi. “ iyi
etmişsin” dedim ona.
Arka taraftan çıktım. Bir süre çay ocağının çevresinde karımı da
gözleyerek dolaştım. Leman’a telefon edip “ Az evvel telefon etti bugün gelmeyecekmiş. Kim aradı diyeyim” de deyip başından sav demeyi düşündüysem de bundan vazgeçtim. Tüm cesaretimi toplayıp dükkana gittim. Hiç haberim yokmuş gibi davranacaktım. Öyle de yaptım.
Karımın oturduğu masanın yanından geçerken o an fark etmiş
gibi:
—Nalan! dedim.
Baktı. Tepeden tırnağa süzdü. Ciddiydi.
— Hoş geldin.
— Hoş bulduk, dedi.
— Bu büyük sürpriz. Çok sevindim.
—Seninle bir şey konuşmak istiyorum, dedi.” Burada mı
konuşalım dışarı mı çıkalım?”
Tam bu anda yanımıza biri yanaştı.
—Hüsnü abi, merhaba dedi.
Elimi sıkmak için elini uzattı. Bende elimi uzattım. Tokalaştık.
—Abi, dedi senden bir ricam olacak.
—Estağfurullah, dedim. “Buyurun.”
Aslında, nasıl anlatayım, o benden bir şey isteyecek ben de ona
yardım edecek ya da yardım etme sözü verecek bu da karımın önünde benim değerimi arttıracaktı. Bana ne sorabilirdi hukuki bir şey soracaktı herhalde. Bu vesileyle karıma avukatın karısı olduğunu anımsatacaktım.
—Hapisteydim de abi, dedi.
“ Hayırdır “ desem konu uzayabilirdi.
—Kusura bakma çıkmak zorundayız da, mesele nedir?
—Yaaa abi, Yarın sabah buluşsak da bana biraz karpuz alsanız.
Yani, o an çıldırdım adeta:
—Ben karpuzcu muyum lan? diye bağıdım.
Sapsarı dişlerini göstererek güldü:
-Karpuzcsun tabi abi, dedi. “Ne olur yani biraz karpuz
seçiversen de biz de nasiplensek”
Bir an kolundan tuttum. Savurdum ve kükredim:
—Çık dışarı!
O da dikleşti:
— Bukadar burnun büyük olmasın. Senden büyük Allah var. İki
karpuz seçiversen ne olur yani?
—Hala karpuz diyor.
Birbirimize girmişiz. Bereket versin çay ocağında çay içen
birkaç. erkek de vardı. Ataya girdiler. Adamı oradan uzaklaştırdılar.
DEVAMI VAR
Buyurdum.
---
Öğleden sonra çaycı dükkânına uğradığımda ikindi ezanı okunmak üzereydi. Çay içenler de vardı. Yani, düşündüğümün ötesinde bir durumdu bu.
Bir aralık merakımı yenemedim, Ural’a sordum:
— Sabahleyin söyle bir uğramıştım. Yoktun.
Haber veremediği için çok çok özür diledi. Özel okullardan birinden çağırmışlar. Dört yıl evvel verdiği bir dilekçeye istinaden.
Durumu nişanlısına anlatmış. Nişanlısı ben açarım demiş. sabah gördüğüm kadın oymuş işte.
Şaşırdım:
— Dört sene evvelki başvuruna yeni mi şey verdiler?
— Evet efendin. Ben de çok şaşırdım.
— Görüşme nasıl geçti?
— Ne desen bilmem ki efendim. Beş senede çok görüşme
yaptım. Hep sonra haber veririz dediler. Gerisi gelmedi
Bunun böyle olduğunu biliyordum. Ne yaparsın öyle manasında
başımı salladım.
İşler vardır. Bin bir ümitle girişirsiniz. Büyük yatırımlar yaparsınız. Sonucun mükemmel olacağını umarsınız. Tutmaz. Ya da tam aksi. Öylesine, laf olsun diye girişirsiniz. Tutar.
Bizim çay ocağı işi tuttu. Şaka maka bayağı bir para da kazanmaya başladık. Patronluğu da sevdim.
Bir akşam Ural,” Efendim” dedi “Ben işi bırakmak zorundayım.”
İşler iyiydi. Ural’ın işlerine de kazanmıyordum. Maaş konusunda da anlaşmıştık.
Soru sormadan açıklama yapması için yüzüne baktım. Açıkladı da.
Bahsetmiştim, öğretmenlik için görüşmeye çağırmışlardı. Oradan çağırmışlar. “ Gel başla” demişler.
Onun adına çok sevindim. Tebrik ettim.
—Arzu ederseniz birini bulana kadar, nişanlım burayı idare
edebilir. Biliyorsunuz zaman zaman gelip bana yardım da ediyor.
— Onun için yorucu olmasın, dedim.
Olmayacağını söyledi,
Ertesi günü inanılmaz bir şey oldu. Karım dükkâna geldi. Kısa
bir süre ne yapacağımı şaşırdım. Çay aldı, poğaça aldı.
Beni sormuş Leman’a. “Şu an için burada değil” demiş Leman. Tesadüf o sırada lavabodaydım. Leman koştu geldi söyledi. “ iyi
etmişsin” dedim ona.
Arka taraftan çıktım. Bir süre çay ocağının çevresinde karımı da
gözleyerek dolaştım. Leman’a telefon edip “ Az evvel telefon etti bugün gelmeyecekmiş. Kim aradı diyeyim” de deyip başından sav demeyi düşündüysem de bundan vazgeçtim. Tüm cesaretimi toplayıp dükkana gittim. Hiç haberim yokmuş gibi davranacaktım. Öyle de yaptım.
Karımın oturduğu masanın yanından geçerken o an fark etmiş
gibi:
—Nalan! dedim.
Baktı. Tepeden tırnağa süzdü. Ciddiydi.
— Hoş geldin.
— Hoş bulduk, dedi.
— Bu büyük sürpriz. Çok sevindim.
—Seninle bir şey konuşmak istiyorum, dedi.” Burada mı
konuşalım dışarı mı çıkalım?”
Tam bu anda yanımıza biri yanaştı.
—Hüsnü abi, merhaba dedi.
Elimi sıkmak için elini uzattı. Bende elimi uzattım. Tokalaştık.
—Abi, dedi senden bir ricam olacak.
—Estağfurullah, dedim. “Buyurun.”
Aslında, nasıl anlatayım, o benden bir şey isteyecek ben de ona
yardım edecek ya da yardım etme sözü verecek bu da karımın önünde benim değerimi arttıracaktı. Bana ne sorabilirdi hukuki bir şey soracaktı herhalde. Bu vesileyle karıma avukatın karısı olduğunu anımsatacaktım.
—Hapisteydim de abi, dedi.
“ Hayırdır “ desem konu uzayabilirdi.
—Kusura bakma çıkmak zorundayız da, mesele nedir?
—Yaaa abi, Yarın sabah buluşsak da bana biraz karpuz alsanız.
Yani, o an çıldırdım adeta:
—Ben karpuzcu muyum lan? diye bağıdım.
Sapsarı dişlerini göstererek güldü:
-Karpuzcsun tabi abi, dedi. “Ne olur yani biraz karpuz
seçiversen de biz de nasiplensek”
Bir an kolundan tuttum. Savurdum ve kükredim:
—Çık dışarı!
O da dikleşti:
— Bukadar burnun büyük olmasın. Senden büyük Allah var. İki
karpuz seçiversen ne olur yani?
—Hala karpuz diyor.
Birbirimize girmişiz. Bereket versin çay ocağında çay içen
birkaç. erkek de vardı. Ataya girdiler. Adamı oradan uzaklaştırdılar.
DEVAMI VAR
4 Aralık 2018 Salı
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI-40-
Bu hızlı trafikte engelli çocukların annesi Hatça Hanım aklıma geldi. Ona anlatacaklarım onu mutlu edecek onun o sevinci de benim bu tükenmişlik halimden kurtarabilecekti. Hemen bir taksi çevirip onun adresini verdim.
Ev boştu. Şaşırdım. Yanlış bir yere mi geldim acaba diye etrafıma bakınırken bir kadın pencereden kafasına uzattı:
— Birine mi baktın?
— Burada Hatça Hanım oturmuyor muydu?Engelli
çocukların annesi.
- Dur dur!
Kadın, pencereden çekildi. Birkaç dakika sonra da
kapının önüne,yanıma geldi. Beni şöyle bir süzdü ama “ Niye arıyorsun onu? Sen kimsin? ” gibi sorular sormadı.
—Evlenip gitti o, dedi
Şaşırdım. Hem de çok:
—Evlendi mi?
—Yaaa. İki yıldır isteyen bir adam vardı ama.
—Eeee!
—Çocukları istemiyordu O da çocuklarım olmadan olmaz
diyodu.
—Eee!
—Esesi işte ne olduysa oldu, dün çocukları yurda verdiler,
Akşam da gittiler.
—Nasıl yani?
—Nasıl yanisi yok işte. Ama Hatça ağlaya ağlaya gitti. Demek
ki artık ne bileyim çaresiz mi kalktı korktu mu? Garibim benim onun ne çektiğini bir ben bilirim bir de Allah bilir.
İşte sözün bittiğe yer. Yani, bunları bir başkası anlatsa dünyada
inanmam. Bir günde bu kadar menfi şey yaşanır mı? Bir daha hiç kimsenin anlattığı bir şeye “ uyduruyor” demeyeceğim.
Gecem çok kötü geçti. Ertesi gün de diğer günde otelden
çıkmadım. Arayan soran da olmadı. Şöyle bir hafta on gün kendimi her şeyden ve herkesten izole edip inzivaya çekilmeye karar verdim. Hiç kimseye haber vermeden bu işi yapmak da doğru değildi tabi. Kime kime haber versem diye düşünündüm. Aklıma Ufuk geldi. Ufuk’u bizimkilerde tanır. Olur a, anormal bir durum olursa mutlaka Ufuk’u arayacaklar “ Hüsnü’ye ulaşmıyoruz senin bir bildiğin var mı?” diyecekler.
Ufuk’u aradım, bir süreliğine kafamı dinlemek için bağ evine
gideceğimi söyledim. Bu arada telefonumu da kapatacağımı, sosyal sitelerimi de uzaklaşacağımı söyledim. Kendisinden de çok çok çok olağanüstü bir durum olmaması halinde beni arayıp soran olursa bilgi vermemesini ama böyle bir durumun da mevcut olduğunu söyledim.
Beni destekledi. “ İyi olur lakin bir şey var.” dedi.
Sordum:
— Nedir?
Anlattı, haklıydı. Yani karın marım bir şey olup da seni aramak
isterlerse sizin o eve mutlaka bakarlar, dedi. “Sana başka bir yer bulalım.”
İzah mantıklıydı. “ Hay aklınla çok yaşa “ dedim. “ Senin
aklına gelen bir yer ya da bir önerin var mı” dedim.
Varmış.
Bir arkadaşının köy evi varmış.
“ Ben bir arayayım uygunsa yarım saate kadar sana haber
veririm “ dedi.
Hakikaten de yarım saate kalmadan beni aradı, ev müsaitmiş. “Ancak “dedi Birkaç senedir evi tatilcilere kiraya veriyormuş.
İnanmadım
-Eeee, dedim.
Haftalık altı aylık ya da aylık kiraya veriyormuş.
—Eeeee?
Sinirlendi:
— Eeee deyip durma Hüsnü, öyle işte.
— Ne kadara?
—Aylığı iki bin, on beş günlük bin
İnanmadım.
Çocukluğundan beri fevri davranışlarım hep olmuştur. Bunun bir
faydasını, şimdiye kadar getirisini hiç görmedim. Götürüsünü ise saysam saysam bitmez. Pek çok arkadaşlığım bitti, pek çok müvekkilimi sırf bu yüzden beni terk etti.
Yine böyle bir şey yaptım
—Bizde yedik, dedim.
Huyumu bildiğinden alttan aldı.
—Valla ben bilmiyorum Hüsnü, dedi.” O öyle söyledi. Ben de
sana aktardım. ben aracıyım.”
—Senin komisyonun ne kadar?
Şaşırdıdığını ve sinirlendiğini ses tonundan anladım.
— Efendim!
—Sen bu yapacağından dolayı ne kadar komisyon alıyorsun
yüzde on yüzde yirmi. Yoksa ayağa getirip hepsini mi cebe indiriyorsun?
Sinirlendiğini ve bozulduğunu ses tonundan anladım:
—Hepsini cebe indirmek mi?
Abuk sabuk konuşmalarımı sürdürdüm:
—Ya ne? Kazıklamadık bir sen kaldın be. Sen de kazıkla, hem
de kırk yıllık dostunu.
Ufuk, kibar bir adam. onun yerine başla bir olsaydı belki de ağza
alınmadık küfürler eder sonra da telefonu yüzüme kapatırdı. O öyle yapmadı.
—Yaa Hüsnü, dedi. “Öteki telefonum çalıyor, çok önemli.
Kusura bakma ben telefonu kapatıyorum, sonra görüşürüzi
Telefonu kapattı.
Son söylediklerinin gerçekle ilgisi yoktu tabi. Konuşmalarımızın
seviyesinin daha da düşme olasılığına karşı bir tedbirdi. Bir soğutma harekeydi.
Yanlışlığı yapan bendim. Telefonu masanın üzerine bırakırken
sarf ettiğim sözlerin pişmanlığı içersindeydim. Kendi kendime kızdım. Bir daha böyle bir hata yapmamak için kendi kendime bilmem kaçıncı kez söz verdim. İnşallah bir gün başaracağım.
Ufukla yaşadığım bu hadise elbette ki yerlerde sürünen keyfimi
daha da kötü yaptı. Kendimi salıverdim. Günlerce gayesiz, perişan, isteksiz, moralsiz orada burada dolaştım. Nu arada hiçbir şeyde olmadı değil.
Yalan olmasın cumartesi ya da pazar günü, alışveriş merkezlerinin birinde karımı gördüm. Yanında küçük bir kızla bir oğlan çocuğu vardı. İkisinin elimden de sıkı sıkı tutmuştu. Onlara bir şeyler anlatıyordu. Ağzı kulaklarındaydı.
Bunlar kimdi? Bir türlü çıkartamıyordum eşi dostu
düşünüyordum, onlarım çocuklarını akrabalarını düşünüyordum olmuyordu. Aklıma baldız geldi. Ona soracaktım. İyi günümdeyse anlatır iyi günde değilse telefon ettiğime edeceğime pişman ederdi. Ne yapalım onun da huyu bu.
Telefon ettim. İyi gününde değilmiş.
—Valla bilmiyorum enişte, dedi.
Söylediğine inanmadım ama yine de günahını almayayım, belki
de bilmiyordu.
Bu hadiseden belki de bir gün sonra Hatça için aldığım dükkâna
gittim. Dükkân boşaltılmıştı. Anahtarı da sözleştiğimiz gibi birkaç metre ötemizdeki tüpçüye bırakmıştı.
Anahtarı alırken komşu sordu:
—Ne iş tutacan komşu?
—Valla bilmiyorum , aldık dedim.
—Karpuz mu satacan?
Adamla göz göz geldik.
—Karpuzcu Hüsnü değil misin sen?
Yani, ne diyeyim. Başımı öyle manasına salladım. Adamım art
niyeti yok. Niye olsun ki. ancak bu kadar bilgiyi edinmesi takdiri şayan.
Onun yanından ayrılırken
—Bi şey falan ihtiyaç okursa gel, dedi.” Ölünü öpeyim çekinme
ha”
—Sağ ol gelirim dedim.
Dükkânı açıp içeriye girdim. Eski adam tabi. Silmiş süpürmüş
sattığı dükkanda küçük bir tabure hariç bir çöp bile bırakmamış.
Tabure alıp dışarıya çıktım. Dükkânın önüne oturdum. Gelip geçeni seyretmeye başladım. Yarım saat geçmeden aradan ilk tanıdıkla karşılaştım. Çok hoşlanmazdım kendisinden: Laf attı:
—Hayırdır Hüsnü kardeşim, ne arıyorsun burada? Yoksa sen mi
aldın?
Ayağa kalkmadım. Gülümseyerek,
— Ben aldım ya, dedim.
— Ne yapacan?
— Biraz ucuz bulduk alayım, dedim.
Birazcık yanıma sokuldu. Kimse duymasın der gibi eğildi,
—Yanlış anlama de dedi.” Karpuz yüzünden karın evi terk mi
etti?
— Öyle demeyelim de.
— Elin ağzı torba değil ki Hüsnü kardeşim. Delinin biri, “
Karpuzcu Hüsnü nün karısı “ dedi diye olmaz ki bu ama.
— O iş öyle değil dedim.
Sesim soğuk çıktı. O da uzatmadı, “ hayırlı olsun” deyip oradan
ayrıldı.
Epeyce bir süre orada öylece oturdum, geleni gideni sağı solu
Boş gözlerle seyrettim. . Evet, karım bir saçmalık yapmış durup dururken bir kriz ortaya çıkartmıştı da ben bu krizi iyi yönetmiş miydim?
Birden aklıma geldi. Annesi ona bu olanlardan bahsetmiş miydi
acaba? Ya da olayı bilen hısım arkadan biri ya da birkaçı bir vesile ile olanları ona duyurmuş muydu? Gerçi, duysaydı mutlaka arar, bir şeyler duydum baba, ne oluyor?” diye sorardı ama.
Ne söyleyeceklerimi kafamda kurduktan sonra akıllı telefonumu
çıkarttım, kızımı aradım. Sanki telefonunun başında beni bekliyordu. Çalar çalmaz açtı, neşeli bir sesle
—Babacığım dedi.
Bir süre konuştuk. Belli ki annesi olanlardan hiç bahsetmemişti
Hiç kimse de üzerine vazifeymiş gibi bir şekilde ona ulaşıp olup bitenleri anlatmamıştı.
Doğal olarak kızımla yaptığım telefon konuşması beni rahatlatmıştı.
Bu esnada biri geldi:
—Affedersiniz yakınlarda bir çilingir var mı? dedi.
—Yok dedim.
—Yakınlarda çay içebileceğim bir yer vat mı?
Adamı tepeden tırnağa süzdüm. Temiz pak giyimli orta yaşlı bir
adamdı.
—Yok, dedim.
Kibar adam işte
Burnundan kıl aldırmayan garip bir tip diye düşünmedi. Gü-
lümsedi. Teşekkür ederek geldiği istikametin tersine yürüyüp beni utandırdı.
Adama çilingir de çay içilebilecek bir ter de yok dedim ama var
mıydı acaba? Merak ettim.
Tabureyi içeriye götürdüm. Kapıyı kilitledim.
Sağa sola bakarak halk söylemi ile sallana sallana sağıma soluma baka baka yürümeye başladım. Y ürüyüşümün ilk dakikalarında dikkatlice çevreyi gözlemliyordum ama bir süre sonra bu durum ortadan kalktı.
Yürüyüşümüm bir yerinde bir çilingir gördüm. İçeriye girdim.
O anda da fevri davranışlarımdan birini daha yaptım. Birden bir karar verdim.
Ne mi yaptım?
Çilingiri alıp eve gittim. Kapıyı açtırdım. Sonra çok aceleymiş gibi, balkondaki masayı ve de mutfaktaki masayı salona götürdüm Onların yanına evdeki tüm sandalyeleri getirdim. Çaydanlığı aldım bardakları aldım, kaşıkları aldım onları da masa ve sandalyelerin üzerlerine koydum. Ve daha sonra dışarı çıkıp bir kamyonet buldum. Topladıklarımı, kamyon şoförünüm de yardımıyla Hatça için aldığım dükkâna götürdüm.
Yarım saat içerisinde bir çay ocağı oluşturdum. İlk çayımı demlemek için son hazırlıklarımı yaparken yanıma birinin gelmekte olduğunu ayak seslerinden anladım. Döndüm. Temiz giyimli zayıfça bir genç yanıma iyice yaklaştı. Belli bir adres soracaktı. Başımla “ sor bakalım “ dedim.
Sordu:
— Elemana ihtiyacınız var mı acaba?
Böyle bir şey hiç beklemiyordum. Şaşırdım.Gence bir
kez daha baktım. Tepeden tırnağa süzdüm.
Dışarıya koyduğum masayı işaret ederek:
—Şuraya otur dedim” Geliyorum”.
Gencin duruşu ses tonu çaresiz tavrı beni etkilemişti. Halkın
sallama çay diye tabir ettiği çayı zaman zaman içerdim. Evdeki mutfaktan bir kutu da ondan almıştım. Çarçabuk iki çay yaptım.
Genç kibar bir şekilde masada oturuyordu. Beni görünce toparlandı.
— Otur, otur, dedim.
Çayın birini ona verdin, birini kendim aldım.
Adını sordum. Ural’mış.
Açıklama gereği duydu.
—Yoldan geçiyordum, sizin öyle koşuşturup durduğunuzu
görünce. Şansımı denemek istedim. Özür dilerim.
Aşikârdı. Belli ki çoktan beri işsizdi. İş bulma ümidini yitirmişti. Zaman zaman ya tutarsa mealinde şansını deniyordu.
— Ne iş yaparsın? diye sordum.
— Ne iş olsa yapacağım ama, beş sendir iş bulamıyorum, dedi.
— Tahsilin ne?
İlkokul falan diyeceğini sandım. Üniversite mezunuymuş.
— Ne? dedim.
Hangi üniversiteden mezun olduğunu öğrenmekti gayem.
Mesleğini söyledi:
—Öğretmenim.
Ağlayacak halimize güleriz gibi bir şey oldu.
— Ben de avukatım, dedim.
İnanmadığımı düşündü. Bozuldu. Üzüldüm tabi bu duruma.
— Şaka yapmıyorum, dedim “Vallahi avukatım.”
Cevap vermedi. Kimlik kartımı çıkardım. Gösterdim.
Sanırım ne söyleyeceğini bilemedi.
—Az evvel buraya bir çay ocağı açmaya karar verdim, dedim.
“İki saat ya oldu ya olmadı.”
Bir şey söylemedi.
— İstersen boğaz tokluğuna on gün burada çalış. On gün sonra
sen benden ben senden memnun kalırsak asgari ücretle çalışırsın, dedim.
Her şeye rağmen beni deli sanıp:
“Yok teşekkür ederim kalsın” diyeceğini tahmin etmiştim. Belki
de başımdan savmak için öyle söylemiştim.
Beklemediğim bir soru sordu:
—Benden ne bekliyorsunuz?
Soru güzeldi ama beklemediğim yerden gelmişti.. Bir
şeyler söylemem gerekiyordu. Biraz düşündükten sonra belki de bende olmayan bir özelliği söyledim.
—Yaratıcı ve çalışkan insanları severim. Bu süre içerinse seni
gözlemleyeceğim. Kanunlara ve etiğe aykırı bir hareketini görmediğim sürece yaptığım hiçbir eyleme müspet ya da menfi müdahalede bulunmayacağım, seni hiçbir şekilde yönlendirmeyeceğim. On gün sonra nereden nereye geldiğimize bakacağım, dedim.
Konuşmamı beğendim. Teklifimi kabul etti. Dükkânın içini
parsel parsel fotoğrafladım. Benim için eğlenceli bir deneyim olacaktı.
Dükkânın anahtarından birini ona verdim. Başka nasıl ifade edeyim 200 lira da döner sermayeye kaynak yapması için para verdim. Ve akabinde de dükkândan ayrıldım.
Eresi gün saat altı sularında dükkâna gittim. Belki yakıştıramayacaksınız ama gayem, dükkânı açmak delikanlıyı beklemek o gelince de sözlerimle değil ama tavrımla, bu saatte burayı açacaksan vay halimize “ demekti.
Dükkân açıktı. Masaların birinde temiz giyimli bir adam hem çay içiyor hem de bir şeyler atıştırıyordu. Güler yüzlü basma bir fistan giymiş genç bir bayan duruşu ile “ gelip geçenleri içeriye davet ediyordu.
Yürüyüşe çıktıkları belli olan iki kişi dükkâna girdi. Masalardan birine oturdu. Genç hanım onlara yaklaştı. Aralarında kısa bir diyalog geçti. Sonra da o genç bayan içeri geçti. Birkaç dakika aradan geçmeden de çaylarla ve yiyecek bir şeylerle geri döndü.
Ben dükkânın birkaç metre önünde gördüklerimi anlamaya çalışıyordum. Genç bayan içeriye girip girmemekte tereddüt ettiğimi düşünmüş olmalı ki azıcık yanıma yaklaştı: Tatlı ve etkileyici bir sesle
“Çayımızı ve poğaçamızı beğeneceksiniz efendim,” dedi. “Buyurun.”
DEVAMI VAR
Bu hızlı trafikte engelli çocukların annesi Hatça Hanım aklıma geldi. Ona anlatacaklarım onu mutlu edecek onun o sevinci de benim bu tükenmişlik halimden kurtarabilecekti. Hemen bir taksi çevirip onun adresini verdim.
Ev boştu. Şaşırdım. Yanlış bir yere mi geldim acaba diye etrafıma bakınırken bir kadın pencereden kafasına uzattı:
— Birine mi baktın?
— Burada Hatça Hanım oturmuyor muydu?Engelli
çocukların annesi.
- Dur dur!
Kadın, pencereden çekildi. Birkaç dakika sonra da
kapının önüne,yanıma geldi. Beni şöyle bir süzdü ama “ Niye arıyorsun onu? Sen kimsin? ” gibi sorular sormadı.
—Evlenip gitti o, dedi
Şaşırdım. Hem de çok:
—Evlendi mi?
—Yaaa. İki yıldır isteyen bir adam vardı ama.
—Eeee!
—Çocukları istemiyordu O da çocuklarım olmadan olmaz
diyodu.
—Eee!
—Esesi işte ne olduysa oldu, dün çocukları yurda verdiler,
Akşam da gittiler.
—Nasıl yani?
—Nasıl yanisi yok işte. Ama Hatça ağlaya ağlaya gitti. Demek
ki artık ne bileyim çaresiz mi kalktı korktu mu? Garibim benim onun ne çektiğini bir ben bilirim bir de Allah bilir.
İşte sözün bittiğe yer. Yani, bunları bir başkası anlatsa dünyada
inanmam. Bir günde bu kadar menfi şey yaşanır mı? Bir daha hiç kimsenin anlattığı bir şeye “ uyduruyor” demeyeceğim.
Gecem çok kötü geçti. Ertesi gün de diğer günde otelden
çıkmadım. Arayan soran da olmadı. Şöyle bir hafta on gün kendimi her şeyden ve herkesten izole edip inzivaya çekilmeye karar verdim. Hiç kimseye haber vermeden bu işi yapmak da doğru değildi tabi. Kime kime haber versem diye düşünündüm. Aklıma Ufuk geldi. Ufuk’u bizimkilerde tanır. Olur a, anormal bir durum olursa mutlaka Ufuk’u arayacaklar “ Hüsnü’ye ulaşmıyoruz senin bir bildiğin var mı?” diyecekler.
Ufuk’u aradım, bir süreliğine kafamı dinlemek için bağ evine
gideceğimi söyledim. Bu arada telefonumu da kapatacağımı, sosyal sitelerimi de uzaklaşacağımı söyledim. Kendisinden de çok çok çok olağanüstü bir durum olmaması halinde beni arayıp soran olursa bilgi vermemesini ama böyle bir durumun da mevcut olduğunu söyledim.
Beni destekledi. “ İyi olur lakin bir şey var.” dedi.
Sordum:
— Nedir?
Anlattı, haklıydı. Yani karın marım bir şey olup da seni aramak
isterlerse sizin o eve mutlaka bakarlar, dedi. “Sana başka bir yer bulalım.”
İzah mantıklıydı. “ Hay aklınla çok yaşa “ dedim. “ Senin
aklına gelen bir yer ya da bir önerin var mı” dedim.
Varmış.
Bir arkadaşının köy evi varmış.
“ Ben bir arayayım uygunsa yarım saate kadar sana haber
veririm “ dedi.
Hakikaten de yarım saate kalmadan beni aradı, ev müsaitmiş. “Ancak “dedi Birkaç senedir evi tatilcilere kiraya veriyormuş.
İnanmadım
-Eeee, dedim.
Haftalık altı aylık ya da aylık kiraya veriyormuş.
—Eeeee?
Sinirlendi:
— Eeee deyip durma Hüsnü, öyle işte.
— Ne kadara?
—Aylığı iki bin, on beş günlük bin
İnanmadım.
Çocukluğundan beri fevri davranışlarım hep olmuştur. Bunun bir
faydasını, şimdiye kadar getirisini hiç görmedim. Götürüsünü ise saysam saysam bitmez. Pek çok arkadaşlığım bitti, pek çok müvekkilimi sırf bu yüzden beni terk etti.
Yine böyle bir şey yaptım
—Bizde yedik, dedim.
Huyumu bildiğinden alttan aldı.
—Valla ben bilmiyorum Hüsnü, dedi.” O öyle söyledi. Ben de
sana aktardım. ben aracıyım.”
—Senin komisyonun ne kadar?
Şaşırdıdığını ve sinirlendiğini ses tonundan anladım.
— Efendim!
—Sen bu yapacağından dolayı ne kadar komisyon alıyorsun
yüzde on yüzde yirmi. Yoksa ayağa getirip hepsini mi cebe indiriyorsun?
Sinirlendiğini ve bozulduğunu ses tonundan anladım:
—Hepsini cebe indirmek mi?
Abuk sabuk konuşmalarımı sürdürdüm:
—Ya ne? Kazıklamadık bir sen kaldın be. Sen de kazıkla, hem
de kırk yıllık dostunu.
Ufuk, kibar bir adam. onun yerine başla bir olsaydı belki de ağza
alınmadık küfürler eder sonra da telefonu yüzüme kapatırdı. O öyle yapmadı.
—Yaa Hüsnü, dedi. “Öteki telefonum çalıyor, çok önemli.
Kusura bakma ben telefonu kapatıyorum, sonra görüşürüzi
Telefonu kapattı.
Son söylediklerinin gerçekle ilgisi yoktu tabi. Konuşmalarımızın
seviyesinin daha da düşme olasılığına karşı bir tedbirdi. Bir soğutma harekeydi.
Yanlışlığı yapan bendim. Telefonu masanın üzerine bırakırken
sarf ettiğim sözlerin pişmanlığı içersindeydim. Kendi kendime kızdım. Bir daha böyle bir hata yapmamak için kendi kendime bilmem kaçıncı kez söz verdim. İnşallah bir gün başaracağım.
Ufukla yaşadığım bu hadise elbette ki yerlerde sürünen keyfimi
daha da kötü yaptı. Kendimi salıverdim. Günlerce gayesiz, perişan, isteksiz, moralsiz orada burada dolaştım. Nu arada hiçbir şeyde olmadı değil.
Yalan olmasın cumartesi ya da pazar günü, alışveriş merkezlerinin birinde karımı gördüm. Yanında küçük bir kızla bir oğlan çocuğu vardı. İkisinin elimden de sıkı sıkı tutmuştu. Onlara bir şeyler anlatıyordu. Ağzı kulaklarındaydı.
Bunlar kimdi? Bir türlü çıkartamıyordum eşi dostu
düşünüyordum, onlarım çocuklarını akrabalarını düşünüyordum olmuyordu. Aklıma baldız geldi. Ona soracaktım. İyi günümdeyse anlatır iyi günde değilse telefon ettiğime edeceğime pişman ederdi. Ne yapalım onun da huyu bu.
Telefon ettim. İyi gününde değilmiş.
—Valla bilmiyorum enişte, dedi.
Söylediğine inanmadım ama yine de günahını almayayım, belki
de bilmiyordu.
Bu hadiseden belki de bir gün sonra Hatça için aldığım dükkâna
gittim. Dükkân boşaltılmıştı. Anahtarı da sözleştiğimiz gibi birkaç metre ötemizdeki tüpçüye bırakmıştı.
Anahtarı alırken komşu sordu:
—Ne iş tutacan komşu?
—Valla bilmiyorum , aldık dedim.
—Karpuz mu satacan?
Adamla göz göz geldik.
—Karpuzcu Hüsnü değil misin sen?
Yani, ne diyeyim. Başımı öyle manasına salladım. Adamım art
niyeti yok. Niye olsun ki. ancak bu kadar bilgiyi edinmesi takdiri şayan.
Onun yanından ayrılırken
—Bi şey falan ihtiyaç okursa gel, dedi.” Ölünü öpeyim çekinme
ha”
—Sağ ol gelirim dedim.
Dükkânı açıp içeriye girdim. Eski adam tabi. Silmiş süpürmüş
sattığı dükkanda küçük bir tabure hariç bir çöp bile bırakmamış.
Tabure alıp dışarıya çıktım. Dükkânın önüne oturdum. Gelip geçeni seyretmeye başladım. Yarım saat geçmeden aradan ilk tanıdıkla karşılaştım. Çok hoşlanmazdım kendisinden: Laf attı:
—Hayırdır Hüsnü kardeşim, ne arıyorsun burada? Yoksa sen mi
aldın?
Ayağa kalkmadım. Gülümseyerek,
— Ben aldım ya, dedim.
— Ne yapacan?
— Biraz ucuz bulduk alayım, dedim.
Birazcık yanıma sokuldu. Kimse duymasın der gibi eğildi,
—Yanlış anlama de dedi.” Karpuz yüzünden karın evi terk mi
etti?
— Öyle demeyelim de.
— Elin ağzı torba değil ki Hüsnü kardeşim. Delinin biri, “
Karpuzcu Hüsnü nün karısı “ dedi diye olmaz ki bu ama.
— O iş öyle değil dedim.
Sesim soğuk çıktı. O da uzatmadı, “ hayırlı olsun” deyip oradan
ayrıldı.
Epeyce bir süre orada öylece oturdum, geleni gideni sağı solu
Boş gözlerle seyrettim. . Evet, karım bir saçmalık yapmış durup dururken bir kriz ortaya çıkartmıştı da ben bu krizi iyi yönetmiş miydim?
Birden aklıma geldi. Annesi ona bu olanlardan bahsetmiş miydi
acaba? Ya da olayı bilen hısım arkadan biri ya da birkaçı bir vesile ile olanları ona duyurmuş muydu? Gerçi, duysaydı mutlaka arar, bir şeyler duydum baba, ne oluyor?” diye sorardı ama.
Ne söyleyeceklerimi kafamda kurduktan sonra akıllı telefonumu
çıkarttım, kızımı aradım. Sanki telefonunun başında beni bekliyordu. Çalar çalmaz açtı, neşeli bir sesle
—Babacığım dedi.
Bir süre konuştuk. Belli ki annesi olanlardan hiç bahsetmemişti
Hiç kimse de üzerine vazifeymiş gibi bir şekilde ona ulaşıp olup bitenleri anlatmamıştı.
Doğal olarak kızımla yaptığım telefon konuşması beni rahatlatmıştı.
Bu esnada biri geldi:
—Affedersiniz yakınlarda bir çilingir var mı? dedi.
—Yok dedim.
—Yakınlarda çay içebileceğim bir yer vat mı?
Adamı tepeden tırnağa süzdüm. Temiz pak giyimli orta yaşlı bir
adamdı.
—Yok, dedim.
Kibar adam işte
Burnundan kıl aldırmayan garip bir tip diye düşünmedi. Gü-
lümsedi. Teşekkür ederek geldiği istikametin tersine yürüyüp beni utandırdı.
Adama çilingir de çay içilebilecek bir ter de yok dedim ama var
mıydı acaba? Merak ettim.
Tabureyi içeriye götürdüm. Kapıyı kilitledim.
Sağa sola bakarak halk söylemi ile sallana sallana sağıma soluma baka baka yürümeye başladım. Y ürüyüşümün ilk dakikalarında dikkatlice çevreyi gözlemliyordum ama bir süre sonra bu durum ortadan kalktı.
Yürüyüşümüm bir yerinde bir çilingir gördüm. İçeriye girdim.
O anda da fevri davranışlarımdan birini daha yaptım. Birden bir karar verdim.
Ne mi yaptım?
Çilingiri alıp eve gittim. Kapıyı açtırdım. Sonra çok aceleymiş gibi, balkondaki masayı ve de mutfaktaki masayı salona götürdüm Onların yanına evdeki tüm sandalyeleri getirdim. Çaydanlığı aldım bardakları aldım, kaşıkları aldım onları da masa ve sandalyelerin üzerlerine koydum. Ve daha sonra dışarı çıkıp bir kamyonet buldum. Topladıklarımı, kamyon şoförünüm de yardımıyla Hatça için aldığım dükkâna götürdüm.
Yarım saat içerisinde bir çay ocağı oluşturdum. İlk çayımı demlemek için son hazırlıklarımı yaparken yanıma birinin gelmekte olduğunu ayak seslerinden anladım. Döndüm. Temiz giyimli zayıfça bir genç yanıma iyice yaklaştı. Belli bir adres soracaktı. Başımla “ sor bakalım “ dedim.
Sordu:
— Elemana ihtiyacınız var mı acaba?
Böyle bir şey hiç beklemiyordum. Şaşırdım.Gence bir
kez daha baktım. Tepeden tırnağa süzdüm.
Dışarıya koyduğum masayı işaret ederek:
—Şuraya otur dedim” Geliyorum”.
Gencin duruşu ses tonu çaresiz tavrı beni etkilemişti. Halkın
sallama çay diye tabir ettiği çayı zaman zaman içerdim. Evdeki mutfaktan bir kutu da ondan almıştım. Çarçabuk iki çay yaptım.
Genç kibar bir şekilde masada oturuyordu. Beni görünce toparlandı.
— Otur, otur, dedim.
Çayın birini ona verdin, birini kendim aldım.
Adını sordum. Ural’mış.
Açıklama gereği duydu.
—Yoldan geçiyordum, sizin öyle koşuşturup durduğunuzu
görünce. Şansımı denemek istedim. Özür dilerim.
Aşikârdı. Belli ki çoktan beri işsizdi. İş bulma ümidini yitirmişti. Zaman zaman ya tutarsa mealinde şansını deniyordu.
— Ne iş yaparsın? diye sordum.
— Ne iş olsa yapacağım ama, beş sendir iş bulamıyorum, dedi.
— Tahsilin ne?
İlkokul falan diyeceğini sandım. Üniversite mezunuymuş.
— Ne? dedim.
Hangi üniversiteden mezun olduğunu öğrenmekti gayem.
Mesleğini söyledi:
—Öğretmenim.
Ağlayacak halimize güleriz gibi bir şey oldu.
— Ben de avukatım, dedim.
İnanmadığımı düşündü. Bozuldu. Üzüldüm tabi bu duruma.
— Şaka yapmıyorum, dedim “Vallahi avukatım.”
Cevap vermedi. Kimlik kartımı çıkardım. Gösterdim.
Sanırım ne söyleyeceğini bilemedi.
—Az evvel buraya bir çay ocağı açmaya karar verdim, dedim.
“İki saat ya oldu ya olmadı.”
Bir şey söylemedi.
— İstersen boğaz tokluğuna on gün burada çalış. On gün sonra
sen benden ben senden memnun kalırsak asgari ücretle çalışırsın, dedim.
Her şeye rağmen beni deli sanıp:
“Yok teşekkür ederim kalsın” diyeceğini tahmin etmiştim. Belki
de başımdan savmak için öyle söylemiştim.
Beklemediğim bir soru sordu:
—Benden ne bekliyorsunuz?
Soru güzeldi ama beklemediğim yerden gelmişti.. Bir
şeyler söylemem gerekiyordu. Biraz düşündükten sonra belki de bende olmayan bir özelliği söyledim.
—Yaratıcı ve çalışkan insanları severim. Bu süre içerinse seni
gözlemleyeceğim. Kanunlara ve etiğe aykırı bir hareketini görmediğim sürece yaptığım hiçbir eyleme müspet ya da menfi müdahalede bulunmayacağım, seni hiçbir şekilde yönlendirmeyeceğim. On gün sonra nereden nereye geldiğimize bakacağım, dedim.
Konuşmamı beğendim. Teklifimi kabul etti. Dükkânın içini
parsel parsel fotoğrafladım. Benim için eğlenceli bir deneyim olacaktı.
Dükkânın anahtarından birini ona verdim. Başka nasıl ifade edeyim 200 lira da döner sermayeye kaynak yapması için para verdim. Ve akabinde de dükkândan ayrıldım.
Eresi gün saat altı sularında dükkâna gittim. Belki yakıştıramayacaksınız ama gayem, dükkânı açmak delikanlıyı beklemek o gelince de sözlerimle değil ama tavrımla, bu saatte burayı açacaksan vay halimize “ demekti.
Dükkân açıktı. Masaların birinde temiz giyimli bir adam hem çay içiyor hem de bir şeyler atıştırıyordu. Güler yüzlü basma bir fistan giymiş genç bir bayan duruşu ile “ gelip geçenleri içeriye davet ediyordu.
Yürüyüşe çıktıkları belli olan iki kişi dükkâna girdi. Masalardan birine oturdu. Genç hanım onlara yaklaştı. Aralarında kısa bir diyalog geçti. Sonra da o genç bayan içeri geçti. Birkaç dakika aradan geçmeden de çaylarla ve yiyecek bir şeylerle geri döndü.
Ben dükkânın birkaç metre önünde gördüklerimi anlamaya çalışıyordum. Genç bayan içeriye girip girmemekte tereddüt ettiğimi düşünmüş olmalı ki azıcık yanıma yaklaştı: Tatlı ve etkileyici bir sesle
“Çayımızı ve poğaçamızı beğeneceksiniz efendim,” dedi. “Buyurun.”
DEVAMI VAR
1 Aralık 2018 Cumartesi
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI- 39- “ Bu bir kız çocuğuydu-
Bunun neresine su dökeceksin der gibi bir işarette bulundum Sonra birden, çocuğa gel işareti yaptım.
Geldi. Su dökmeye hazırlanırken durdurdum. Sordun:
—Senin baban ne iş yapıyor?
—Öldü, dedi.
—Annen?
—Annem hasta.
—Böyle mi öğrettiler sana? Soran olursa böyle böyle mi de
dediler.
Sesim sert çıkmıştı. Belki korktu. Başını öne eğdi. O zaman fark
ettim. Bu bir bir kız çocuğuydu.
Kolundan tuttum, sarstım:
-Birde kız kılığına mı girdin sen?
Ağlar gibi oldu.
Devam ettim:
—Ne biçim aileniz var ya sizin. Bir türlü bitmiyorsunuz.
Su bidonu çocuğun elinden aldım. Bir kenara fırlattım.
-Beni evine götür, dedim. “Annene babana söyleyecek bir çift
sözüm var.
On dakika, belki on beş dakika sonra eve benzer bir yere, benzer
demek de mümkündeğil, bir yere geldik. İçeri girdik
Tek bir göz oda. Bir yer yatağı. Yatakta halen yatmakta olan bir
Kadın. Hasta, hem de çok hasta olduğu her halinden belli.
Ne diyeceğini şaşırdım. Çocuğa sordum:
—Annen mi?
Belli belirsiz “ evet” dedi.
-Siz burada mı yaşıyorsunuz?
Başını öne düşürdü.
—Sen mi bakıyorsun bu annene? Baban yok mu hakikaten?
—Yok
—Senin adın ne?
—Nevin.
—Okula gidiyor musun?
—Gidiyorum.
—Kaça?
—Orta ikiye.
Çocuk birden ağlamaya başladı ama ne ağlayış. Gözlerinden
yaş değil sel akıyor sanki, Annesi bin bir güçlükle kalkmaya çalıştı. Sanırım yardımsız da kalkamıyordu. Bu arada içeriye beş altı yaşlarında üstü naşı perişan bir oğlan çocuğu girdi. Nevin’in yanına gitti “ abla” diye sarıldı. O da ağlamaya başladı.
Dakikalarca ağlaştılar. Bin bir güçlükle onları sakinleştirdim.
Nevin’den okulunun adını aldım.
Umut verici sözler söylemeden oradan ayrıldım.
Mezarlıkçıktan çıkınca bir kahveye girdim. Garsondan bir kâğıt
ile bir de kalem aldım.
Karpuzcu Hüsnü’nün Karısına, diye başlayan bir mektuba
başladım.
Sen, Karpuzcu Hüsnü’nün karısı lafına kafayı takıp bana kafayı
yedireceğine Nevin’e kafayı tak ve de bir şey yapamamanın çaresizliği içerinde kafayı ye, dedim. Altına da imzamı attım
Karpuzcu Avukat Hüsnü
O an karımın bu yazdıklarıma da kafayı takacağını ve bir şekilde
bana ulaşacağını sanıyordum öyle de oldu:
Ertesi günü Nevin’in okuluna giderken telefon çaldı. Arayan
baldız Binnaz’dı. Malum sözlerden sonra “ ya enişte…” diye asıl mevzuya girdi.
—Evet Binnaz, dedim “O mektubu karpuzcu Hüsnü olarak
annenize, sonra düzelttim, annenize diyorum ablanıza ben yazdım.”
Tabi ki konuyu bilmediklerinden bir şey anlayanmışlar.
Nevin’in adresini verdim. “Bu adrese gidin o mektupta neler yazdığını öğrenin çok merak ediyorsanız, dedim. “Etmiyorsanız da yırtıp atın.” Sonra da “ güle güle “deyip telefonu kapattım.
Beş dakika kadar sonra da Nevin’in okuluna vardım. Müdür
Bey’i buldum. Kendimi tanıttım. Olanları anlattım.
— Bu kız ve ailesi için bir şeyler yapamaz mıyız, dedim.
Müdür Bey,
—Yapın Hüsnü Bey, dedi.
Böyle bir cevap beklemiyordum. Bozuldum. Belki ten rengim de
, Müdür Bey de bunu gördü. Ortamı yumuşatmak için:
-Buradaki çocukların çoğu böyle Hüsnü Bey, dedi. “Nevin
yine iyilerden…”
—İyilerden mi? Ne diyorsunuz Müdür Bey? Ondan da mı
kötüsü var?
—Nevin ile ailesine maddi olarak yardımcı olmak istiyorsanız
sınıf öğretmenine aracı olsun, dedi.
Böyle bir şey düşünmemiştim, kem küm ettim. Gülümsedi,
ancak bu gülümseyiş alaycı bir gülümsemeydi
—Mesela siz ayda beş yüz lira veremez misiniz Nevin’in
Ailesine? dedi
Sordum:
—Okulun, aile birliği falan böyle öğrencilere yardım etmiyor
mu?
Sinirlendi:
—Anlatamadım herhalde Hüsnü Bey, dedi. “ Okulun hemen
hemen tamamı beş aşağı on yukarı aynı durunda. Biz hangi birine yardımcı olalım. Ama siz bir vatandaş olarak örgütlenebilir hiç olmazsa bazı öğrencilerin rahatlaması için bir şeyler yapabilirsiniz.
—Anladım, dedim.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Müsaade isteyip oradan ayrıldım
orada burada şurada bir damla su içmeden bir kokma ekmek ağzıma almadan dolaştım. Ertesi gün akşama doğru uyandım. Bir bardak çay içtim. Lokantaya indin tam bir şeyler atıştırıyordum tam karşımdaki masada oturan yaşlı bir kadına gözüm takıldı. Bugün büroma gelmesi için hocama randevu vermiştim. Saate baktım randevu saati çoktan geçmişti. Bir ihtimal deyip sofradan kalktım bir taksiye indim. Büroya koştum. Büroya varınca saate baktım. Yine bir ümit karşı komşunun kapısını çaldım.
Kapı açılır açılmaz da sordum:
—Yaa Bekir, beni bugün hiç arayan soran oldu mu?
Bekir:
—Evet, dedi. İki saat kadar önce yaşlı bir kadın elinde birkaç
dosya ile sordu seni
—Ne dedin?
Soruma şaşırdı:
—Ne diyeceğim, dedi. “Burada öyle biri yok dedim,”
İki elime birbirine vurdum. Hayıflanarak ,” yapma yahu!”
Kendini suçlanmış gibi hissetmiş olmalı ki,
—Ne yapma yahusu, dedi. “ Gelen giden olursa burada böyle
biri yok” diyen sen değil misin?
—Bu başkaydı, dedim.
—Başka olduğu belli dedi. Merdivenlerden inerken sürekli “
gene aldattın ya beni Hüsnü” diye söylendi durdu.
Büroya uğramadan Bekir’e bile “ neyse hoşça kal falan demeden aşağıya indim. Moralim son derece bozulmuştu. Bu moral bozukluğundan yaşayacağım güzel bir şey azıcık kurtarabilirdi beni.
DEVAMI VAR
Bunun neresine su dökeceksin der gibi bir işarette bulundum Sonra birden, çocuğa gel işareti yaptım.
Geldi. Su dökmeye hazırlanırken durdurdum. Sordun:
—Senin baban ne iş yapıyor?
—Öldü, dedi.
—Annen?
—Annem hasta.
—Böyle mi öğrettiler sana? Soran olursa böyle böyle mi de
dediler.
Sesim sert çıkmıştı. Belki korktu. Başını öne eğdi. O zaman fark
ettim. Bu bir bir kız çocuğuydu.
Kolundan tuttum, sarstım:
-Birde kız kılığına mı girdin sen?
Ağlar gibi oldu.
Devam ettim:
—Ne biçim aileniz var ya sizin. Bir türlü bitmiyorsunuz.
Su bidonu çocuğun elinden aldım. Bir kenara fırlattım.
-Beni evine götür, dedim. “Annene babana söyleyecek bir çift
sözüm var.
On dakika, belki on beş dakika sonra eve benzer bir yere, benzer
demek de mümkündeğil, bir yere geldik. İçeri girdik
Tek bir göz oda. Bir yer yatağı. Yatakta halen yatmakta olan bir
Kadın. Hasta, hem de çok hasta olduğu her halinden belli.
Ne diyeceğini şaşırdım. Çocuğa sordum:
—Annen mi?
Belli belirsiz “ evet” dedi.
-Siz burada mı yaşıyorsunuz?
Başını öne düşürdü.
—Sen mi bakıyorsun bu annene? Baban yok mu hakikaten?
—Yok
—Senin adın ne?
—Nevin.
—Okula gidiyor musun?
—Gidiyorum.
—Kaça?
—Orta ikiye.
Çocuk birden ağlamaya başladı ama ne ağlayış. Gözlerinden
yaş değil sel akıyor sanki, Annesi bin bir güçlükle kalkmaya çalıştı. Sanırım yardımsız da kalkamıyordu. Bu arada içeriye beş altı yaşlarında üstü naşı perişan bir oğlan çocuğu girdi. Nevin’in yanına gitti “ abla” diye sarıldı. O da ağlamaya başladı.
Dakikalarca ağlaştılar. Bin bir güçlükle onları sakinleştirdim.
Nevin’den okulunun adını aldım.
Umut verici sözler söylemeden oradan ayrıldım.
Mezarlıkçıktan çıkınca bir kahveye girdim. Garsondan bir kâğıt
ile bir de kalem aldım.
Karpuzcu Hüsnü’nün Karısına, diye başlayan bir mektuba
başladım.
Sen, Karpuzcu Hüsnü’nün karısı lafına kafayı takıp bana kafayı
yedireceğine Nevin’e kafayı tak ve de bir şey yapamamanın çaresizliği içerinde kafayı ye, dedim. Altına da imzamı attım
Karpuzcu Avukat Hüsnü
O an karımın bu yazdıklarıma da kafayı takacağını ve bir şekilde
bana ulaşacağını sanıyordum öyle de oldu:
Ertesi günü Nevin’in okuluna giderken telefon çaldı. Arayan
baldız Binnaz’dı. Malum sözlerden sonra “ ya enişte…” diye asıl mevzuya girdi.
—Evet Binnaz, dedim “O mektubu karpuzcu Hüsnü olarak
annenize, sonra düzelttim, annenize diyorum ablanıza ben yazdım.”
Tabi ki konuyu bilmediklerinden bir şey anlayanmışlar.
Nevin’in adresini verdim. “Bu adrese gidin o mektupta neler yazdığını öğrenin çok merak ediyorsanız, dedim. “Etmiyorsanız da yırtıp atın.” Sonra da “ güle güle “deyip telefonu kapattım.
Beş dakika kadar sonra da Nevin’in okuluna vardım. Müdür
Bey’i buldum. Kendimi tanıttım. Olanları anlattım.
— Bu kız ve ailesi için bir şeyler yapamaz mıyız, dedim.
Müdür Bey,
—Yapın Hüsnü Bey, dedi.
Böyle bir cevap beklemiyordum. Bozuldum. Belki ten rengim de
, Müdür Bey de bunu gördü. Ortamı yumuşatmak için:
-Buradaki çocukların çoğu böyle Hüsnü Bey, dedi. “Nevin
yine iyilerden…”
—İyilerden mi? Ne diyorsunuz Müdür Bey? Ondan da mı
kötüsü var?
—Nevin ile ailesine maddi olarak yardımcı olmak istiyorsanız
sınıf öğretmenine aracı olsun, dedi.
Böyle bir şey düşünmemiştim, kem küm ettim. Gülümsedi,
ancak bu gülümseyiş alaycı bir gülümsemeydi
—Mesela siz ayda beş yüz lira veremez misiniz Nevin’in
Ailesine? dedi
Sordum:
—Okulun, aile birliği falan böyle öğrencilere yardım etmiyor
mu?
Sinirlendi:
—Anlatamadım herhalde Hüsnü Bey, dedi. “ Okulun hemen
hemen tamamı beş aşağı on yukarı aynı durunda. Biz hangi birine yardımcı olalım. Ama siz bir vatandaş olarak örgütlenebilir hiç olmazsa bazı öğrencilerin rahatlaması için bir şeyler yapabilirsiniz.
—Anladım, dedim.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Müsaade isteyip oradan ayrıldım
orada burada şurada bir damla su içmeden bir kokma ekmek ağzıma almadan dolaştım. Ertesi gün akşama doğru uyandım. Bir bardak çay içtim. Lokantaya indin tam bir şeyler atıştırıyordum tam karşımdaki masada oturan yaşlı bir kadına gözüm takıldı. Bugün büroma gelmesi için hocama randevu vermiştim. Saate baktım randevu saati çoktan geçmişti. Bir ihtimal deyip sofradan kalktım bir taksiye indim. Büroya koştum. Büroya varınca saate baktım. Yine bir ümit karşı komşunun kapısını çaldım.
Kapı açılır açılmaz da sordum:
—Yaa Bekir, beni bugün hiç arayan soran oldu mu?
Bekir:
—Evet, dedi. İki saat kadar önce yaşlı bir kadın elinde birkaç
dosya ile sordu seni
—Ne dedin?
Soruma şaşırdı:
—Ne diyeceğim, dedi. “Burada öyle biri yok dedim,”
İki elime birbirine vurdum. Hayıflanarak ,” yapma yahu!”
Kendini suçlanmış gibi hissetmiş olmalı ki,
—Ne yapma yahusu, dedi. “ Gelen giden olursa burada böyle
biri yok” diyen sen değil misin?
—Bu başkaydı, dedim.
—Başka olduğu belli dedi. Merdivenlerden inerken sürekli “
gene aldattın ya beni Hüsnü” diye söylendi durdu.
Büroya uğramadan Bekir’e bile “ neyse hoşça kal falan demeden aşağıya indim. Moralim son derece bozulmuştu. Bu moral bozukluğundan yaşayacağım güzel bir şey azıcık kurtarabilirdi beni.
DEVAMI VAR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)