30 Ocak 2019 Çarşamba
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI–43- (SON BÖLÜM)
—Avlu kapısının ağzında tel var, dedi.” İstersen, çıkarken
girerken büküverir benim gibi de kedi köpek girmesin.”
Gayri ihtiyari gülümsedim.
— Olur, dedim.
Ellerimi belime dayadım. Derin derin soluk alıp verdim. Sağıma soluma, önüme arkama baktım.
Az evvel avluda kurmakta olan bir armut ağacı var dedim ya. Onun yanına gittim. Hemen orada bir de çeşme vardı. Musluğu açtım. Elimi yüzümü yıkadım. Su iyi geldi.
Tekrar kırık dökük eve baktım. Gözlerimi göğe diktim. Ağzımı burnumu kaşımı gözümü garip garip oynattım. Kendi kendime sorduğum” Bu ne Hüsnü? Ne yapacaksın bu evi sen? “Sualine karşılık bulmaya çalışıyordum.
Bir filmde mi izledim, bir kitapta mı okudum, rüyamda mı gördüm, biri anlattı da kafamda mı canlandırdım ya da başka bir şey bilmiyorum- şu anda bir psikologun, bir psikiyatrisin yanında olsam hemen çocukluğuma gitmek ister-.
Birden, içimde bir şeyler kıpırdadı. Heyecanlandım. Bayağı heyecanlandım. Fakat bu heyecan sözcüklerle ifade edemeyeceğim geleceğe yönelik güzel ve de zararsız bir heyecandı.
Derin derin birkaç kez nefes aldıktan sonra kolları sıvadım.
Aman Allahım bu ne heyecan bu ne şevk bu ne enerjiydi.
Sabaha kadar uğraş vererek o evi baştan sonra boyadım. Evet evet kendim boyadım. Gördüklerimden, bildiklerimden duyduklarımdan hareket ederek bu yaşa kadar eline fırça almamış biri olarak evi boyadım.
Eskilerin sedir adı verdikleri gerektiğinde yatma gerektiğinde oturma yeri olarak kullandıkları yeri kendim yaptım. Üzerine de eskiciden aldığım bir kilimi serdim.
En ucuzundan bir çaydanlığı yanında kocaman bir çay kupasını, şekeri ve de bir küçük paket çayı cep telefonumu satarak aldım.
Taşları büyük bir tespihi de pazarlık ederek bir sokak satıcınsan temin ettim.
Şu anda hissettiklerimi anlatmam hakikaten olanaksız. En güzel sözcüklerle anlatmayı becerebilsem bile bazılarının anlaması olanaksız.
Saat 04.32
Ayaklarımda çorap yok. Ayak parmaklarımı oynatıp duruyorum. Bir elimde çay dolu büyük bir kupa bir elimde tespih. Ve ben bir sedirde bağdaş kurmuş oturuyorum.
Ben, Karpuzu Hüsnü’nün karısının kocası Hüsnü’yüm.
29 Ocak 2019 Salı
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI -42-
Bizi ayıranlardan biri:
—Sizi birisine benzetti herhalde, dedi. “Sıkmayın canınızı.”
Zoraki gülümsedim. Meraklı biri olmalıydı. Sordu:
— Eskiden karpuzcu muydunuz?
—Yaptık bir aralık, dedim.
—O zaman başka, dedi.
Ses tonu kinayeliydi.
—İki karpuz seçiverseydiniz de bulaştırmasaydınız üzerinize
keşke.
Cevap vermedim. Karıma döndüm O,hiç tepkisiz
oturuyordu hala yerinde. Yanına gittim. Karım, donuk bir sesle:
— Dışarıda konuşalım mı? dedi.
—Tamam da dedim, “Müsaade edersen bir elimi yüzümü
yıkayayım.”
Başıyla olur verdi ama ben düşündüğümü yapmaktan vaz geçtim.
Onun isteği üzerine hemen o mahalde bulunan küçük bir parkın bir bankına oturduk. Hiç sözünü kesmeden onu dinledim.
Bir dostun bir kızı varmış. Avukatmış. Uzun süredir işsizmiş. Annesi bir süre benim yanımda çalışması için ricada bulunmuş.
Benim durumu söylemedin mi diye soracaktım ama sözleri buna mani oldu.
Birkaç büyük şirketin avukatlığını almanızı sağlayacak dedi. Dahası da varmış. Onu da söyledi:
— Kızının maaşını da ona vermeniz için şey yapacak.
Son sözler neden bilmem içimi acıttı. Kötü etti beni. Kalktım. “ yarın bir görüşelim.” dedim.
Bu sözümden “ olur manasını çıkartmış olmalı ki o da kalktı. “ Teşekkür ederim” dedi.
İnsanoğlu garip bir varlık. Son cümleleri hakikaten beni etkiledi. Onuruma dokundu. Bir süre amaçsızca yürüdüm, sonra da babamın mezarına gittim. Bir süre orada kaldım. Sonra da Nevinlere gittim.
Beni tanıdılar. Sıcak karşıladılar.
Çaylarını içtim.
Oradan ayrıldıktan bir süre sonra küçük bir avlu içinde yıkık dökük bir ev dikkatimi çekti. Camları da kırıktı. Boştu da. Avlu girişinin kapısında da kırık olmayan son derece kötü bir yazı ile yazılmış bir ilan vardı: kiralık
Ürkek adımlarla avludan içeriye girdim. Avuç içi kadar bir yerdi. Yarısı kurumuş bir armut ağacı vardı. Evin kapısı açıktı. Birkaç kez orta yere seslendim cevap alamayınca, ne yalan söyleyeyim, biraz da ürkerek içeriye girdim. Ev pislik içindeydi. Sağını solunu örümcekler bağlamıştı. Belli ki çoktan beri boştu.
İçeride yaşlı bir adam vardı. Ben o seslenecekken o bir şeyler olduğunu hissedip geri döndü. Beni görünce:
— Buyur, dedi.
— Sen mi bakıyorsun? diye sordum.
Başını salladı.
Sordum:
— Kaça buranın kirası amca?
Tepeden tırnağa süzdükten sonra beni,
— İki odası var dedi.” Mutfağı da var.”
— Kirası kaça kirası?
— Helâsı da var. Suyu avluda.
— Kirası?
— Kirasını üçer aylık peşin isterim. Vermeyince kulağından tutar
kapının önüne bırakırım.
—Tamam da amcacığım kaç para istiyon kirasına?
Şapkasını çıkardı. Biraz düşündü
—Sana üç yüz olur dedi. “Ama kirasını peşin isterim ona göre.”
Cebimde biraz para vardı. Çıkardım saydım. Tamı tamına altı
aylık kira parası vardı. Adama uzattım:
—Burada altı aylık kira dedim. “Ver anahtarı.”
Parayı ağır ağır saydı.
— Anahtar kapıda dedi. Benim evde hemen yanda. Bişeye e
hacet duyarsan hani.
— Sağ ol, dedim.
— Hayırlı olsun, dedi.
Kapıdan çıkarken,
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI–43-
—Avlu kapısının ağzında tel var, dedi.” İstersen, çıkarken
girerken büküverir benim gibi de kedi köpek girmesin.”
Gayri ihtiyari gülümsedim.
— Olur, dedim.
Ellerimi belime dayadım. Derin derin soluk alıp verdim. Sağıma soluma, önüme arkama baktım.
Az evvel avluda kurmakta olan bir armut ağacı var dedim ya. Onun yanına gittim. Hemen orada bir de çeşme vardı. Musluğu açtım. Elimi yüzümü yıkadım. Su iyi geldi.
Tekrar kırık dökük eve baktım. Gözlerimi göğe diktim. Ağzımı burnumu kaşımı gözümü garip garip oynattım. Kendi kendime sorduğum” Bu ne Hüsnü? Ne yapacaksın bu evi sen? “Sualine karşılık bulmaya çalışıyordum.
Bir filmde mi izledim, bir kitapta mı okudum, rüyamda mı gördüm, biri anlattı da kafamda mı canlandırdım ya da başka bir şey bilmiyorum- şu anda bir psikologun, bir psikiyatrisin yanında olsam hemen çocukluğuma gitmek ister-.
Birden, içimde bir şeyler kıpırdadı. Heyecanlandım. Bayağı heyecanlandım. Fakat bu heyecan sözcüklerle ifade edemeyeceğim geleceğe yönelik güzel ve de zararsız bir heyecandı.
Derin derin birkaç kez nefes aldıktan sonra kolları sıvadım.
Aman Allahım bu ne heyecan bu ne şevk bu ne enerjiydi.
Sabaha kadar uğraş vererek o evi baştan sonra boyadım. Evet evet kendim boyadım. Gördüklerimden, bildiklerimden duyduklarımdan hareket ederek bu yaşa kadar eline fırça almamış biri olarak evi boyadım.
Eskilerin sedir adı verdikleri gerektiğinde yatma gerektiğinde oturma yeri olarak kullandıkları yeri kendim yaptım. Üzerine de eskiciden aldığım bir kilimi serdim.
En ucuzundan bir çaydanlığı yanında kocaman bir çay kupasını, şekeri ve de bir küçük paket çayı cep telefonumu satarak aldım.
Taşları büyük bir tespihi de pazarlık ederek bir sokak satıcınsan temin ettim.
Şu anda hissettiklerimi anlatmam hakikaten olanaksız. En güzel sözcüklerle anlatmayı becerebilsem bile bazılarının anlaması olanaksız.
Saat 04.32
Ayaklarımda çorap yok. Ayak parmaklarımı oynatıp duruyorum. Bir elimde çay dolu büyük bir kupa bir elimde tespih. Ve ben bir sedirde bağdaş kurmuş oturuyorum.
Ben, Karpuzu Hüsnü’nün karısının kocası Hüsnü’yüm.
7 Aralık 2018 Cuma
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI -42-
Bizi ayıranlardan biri:
—Sizi birisine benzetti herhalde, dedi. “Sıkmayın canınızı.”
Zoraki gülümsedim. Meraklı biri olmalıydı. Sordu:
— Eskiden karpuzcu muydunuz?
—Yaptık bir aralık, dedim.
—O zaman başka, dedi.
Ses tonu kinayeliydi.
—İki karpuz seçiverseydiniz de bulaştırmasaydınız üzerinize
keşke.
Cevap vermedim. Karıma döndüm O,hiç tepkisiz
oturuyordu hala yerinde. Yanına gittim. Karım, donuk bir sesle:
— Dışarıda konuşalım mı? dedi.
—Tamam da dedim, “Müsaade edersen bir elimi yüzümü
yıkayayım.”
Başıyla olur verdi ama ben düşündüğümü yapmaktan vaz geçtim.
Onun isteği üzerine hemen o mahalde bulunan küçük bir parkın bir bankına oturduk. Hiç sözünü kesmeden onu dinledim.
Bir dostun bir kızı varmış. Avukatmış. Uzun süredir işsizmiş. Annesi bir süre benim yanımda çalışması için ricada bulunmuş.
Benim durumu söylemedin mi diye soracaktım ama sözleri buna mani oldu.
Birkaç büyük şirketin avukatlığını almanızı sağlayacak dedi. Dahası da varmış. Onu da söyledi:
—Kızının maaşını da ona vermeniz için şey yapacak.
Son sözler neden bilmem içimi acıttı. Kötü etti beni. Kalktım. “ yarın bir görüşelim.” dedim.
Bu sözümden “ olur manasını çıkartmış olmalı ki o da kalktı. “ Teşekkür ederim” dedi.
İnsanoğlu garip bir varlık. Son cümleleri hakikaten beni etkiledi. Onuruma dokundu. Bir süre amaçsızca yürüdüm, sonra da babamın mezarına gittim. Bir süre orada kaldım. Sonra da Nevinlere gittim.
Beni tanıdılar. Sıcak karşıladılar.
Çaylarını içtim.
Oradan ayrıldıktan bir süre sonra küçük bir avlu içinde yıkık dökük bir ev dikkatimi çekti. Camları da kırıktı. Boştu da. Avlu girişinin kapısında da kırık olmayan son derece kötü bir yazı ile yazılmış bir ilan vardı: kiralık
Ürkek adımlarla avludan içeriye girdim. Avuç içi kadar bir yerdi. Yarısı kurumuş bir armut ağacı vardı. Evin kapısı açıktı. Birkaç kez orta yere seslendim cevap alamayınca, ne yalan söyleyeyim, biraz da ürkerek içeriye girdim. Ev pislik içindeydi. Sağını solunu örümcekler bağlamıştı. Belli ki çoktan beri boştu.
İçeride yaşlı bir adam vardı. Ben o seslenecekken o bir şeyler olduğunu hissedip geri döndü. Beni görünce:
— Buyur, dedi.
— Sen mi bakıyorsun? diye sordum.
Başını salladı.
Sordum:
— Kaça buranın kirası amca?
Tepeden tırnağa süzdükten sonra beni,
— İki odası var dedi.” Mutfağı da var.”
— Kirası kaça kirası?
— Helâsı da var. Suyu avluda.
— Kirası?
—Kirasını üçer aylık peşin isterim. Vermeyince kulağından tutar
kapının önüne bırakırım.
—Tamam da amcacığım kaç para istiyon kirasına?
Şapkasını çıkardı. Biraz düşündü
—Sana üç yüz olur dedi. “Ama kirasını peşin isterim ona göre.”
Cebimde biraz para vardı. Çıkardım saydım. Tamı tamına altı
aylık kira parası vardı. Adama uzattım:
—Burada altı aylık kira dedim. “Ver anahtarı.”
Parayı ağır ağır saydı.
— Anahtar kapıda dedi. Benim evde hemen yanda. Bişeye e
hacet duyarsan hani.
—Sağ ol, dedim.
— Hayırlı olsun, dedi.
Kapıdan çıkarken,
Bizi ayıranlardan biri:
—Sizi birisine benzetti herhalde, dedi. “Sıkmayın canınızı.”
Zoraki gülümsedim. Meraklı biri olmalıydı. Sordu:
— Eskiden karpuzcu muydunuz?
—Yaptık bir aralık, dedim.
—O zaman başka, dedi.
Ses tonu kinayeliydi.
—İki karpuz seçiverseydiniz de bulaştırmasaydınız üzerinize
keşke.
Cevap vermedim. Karıma döndüm O,hiç tepkisiz
oturuyordu hala yerinde. Yanına gittim. Karım, donuk bir sesle:
— Dışarıda konuşalım mı? dedi.
—Tamam da dedim, “Müsaade edersen bir elimi yüzümü
yıkayayım.”
Başıyla olur verdi ama ben düşündüğümü yapmaktan vaz geçtim.
Onun isteği üzerine hemen o mahalde bulunan küçük bir parkın bir bankına oturduk. Hiç sözünü kesmeden onu dinledim.
Bir dostun bir kızı varmış. Avukatmış. Uzun süredir işsizmiş. Annesi bir süre benim yanımda çalışması için ricada bulunmuş.
Benim durumu söylemedin mi diye soracaktım ama sözleri buna mani oldu.
Birkaç büyük şirketin avukatlığını almanızı sağlayacak dedi. Dahası da varmış. Onu da söyledi:
—Kızının maaşını da ona vermeniz için şey yapacak.
Son sözler neden bilmem içimi acıttı. Kötü etti beni. Kalktım. “ yarın bir görüşelim.” dedim.
Bu sözümden “ olur manasını çıkartmış olmalı ki o da kalktı. “ Teşekkür ederim” dedi.
İnsanoğlu garip bir varlık. Son cümleleri hakikaten beni etkiledi. Onuruma dokundu. Bir süre amaçsızca yürüdüm, sonra da babamın mezarına gittim. Bir süre orada kaldım. Sonra da Nevinlere gittim.
Beni tanıdılar. Sıcak karşıladılar.
Çaylarını içtim.
Oradan ayrıldıktan bir süre sonra küçük bir avlu içinde yıkık dökük bir ev dikkatimi çekti. Camları da kırıktı. Boştu da. Avlu girişinin kapısında da kırık olmayan son derece kötü bir yazı ile yazılmış bir ilan vardı: kiralık
Ürkek adımlarla avludan içeriye girdim. Avuç içi kadar bir yerdi. Yarısı kurumuş bir armut ağacı vardı. Evin kapısı açıktı. Birkaç kez orta yere seslendim cevap alamayınca, ne yalan söyleyeyim, biraz da ürkerek içeriye girdim. Ev pislik içindeydi. Sağını solunu örümcekler bağlamıştı. Belli ki çoktan beri boştu.
İçeride yaşlı bir adam vardı. Ben o seslenecekken o bir şeyler olduğunu hissedip geri döndü. Beni görünce:
— Buyur, dedi.
— Sen mi bakıyorsun? diye sordum.
Başını salladı.
Sordum:
— Kaça buranın kirası amca?
Tepeden tırnağa süzdükten sonra beni,
— İki odası var dedi.” Mutfağı da var.”
— Kirası kaça kirası?
— Helâsı da var. Suyu avluda.
— Kirası?
—Kirasını üçer aylık peşin isterim. Vermeyince kulağından tutar
kapının önüne bırakırım.
—Tamam da amcacığım kaç para istiyon kirasına?
Şapkasını çıkardı. Biraz düşündü
—Sana üç yüz olur dedi. “Ama kirasını peşin isterim ona göre.”
Cebimde biraz para vardı. Çıkardım saydım. Tamı tamına altı
aylık kira parası vardı. Adama uzattım:
—Burada altı aylık kira dedim. “Ver anahtarı.”
Parayı ağır ağır saydı.
— Anahtar kapıda dedi. Benim evde hemen yanda. Bişeye e
hacet duyarsan hani.
—Sağ ol, dedim.
— Hayırlı olsun, dedi.
Kapıdan çıkarken,
5 Aralık 2018 Çarşamba
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI- 41-
Buyurdum.
---
Öğleden sonra çaycı dükkânına uğradığımda ikindi ezanı okunmak üzereydi. Çay içenler de vardı. Yani, düşündüğümün ötesinde bir durumdu bu.
Bir aralık merakımı yenemedim, Ural’a sordum:
— Sabahleyin söyle bir uğramıştım. Yoktun.
Haber veremediği için çok çok özür diledi. Özel okullardan birinden çağırmışlar. Dört yıl evvel verdiği bir dilekçeye istinaden.
Durumu nişanlısına anlatmış. Nişanlısı ben açarım demiş. sabah gördüğüm kadın oymuş işte.
Şaşırdım:
— Dört sene evvelki başvuruna yeni mi şey verdiler?
— Evet efendin. Ben de çok şaşırdım.
— Görüşme nasıl geçti?
— Ne desen bilmem ki efendim. Beş senede çok görüşme
yaptım. Hep sonra haber veririz dediler. Gerisi gelmedi
Bunun böyle olduğunu biliyordum. Ne yaparsın öyle manasında
başımı salladım.
İşler vardır. Bin bir ümitle girişirsiniz. Büyük yatırımlar yaparsınız. Sonucun mükemmel olacağını umarsınız. Tutmaz. Ya da tam aksi. Öylesine, laf olsun diye girişirsiniz. Tutar.
Bizim çay ocağı işi tuttu. Şaka maka bayağı bir para da kazanmaya başladık. Patronluğu da sevdim.
Bir akşam Ural,” Efendim” dedi “Ben işi bırakmak zorundayım.”
İşler iyiydi. Ural’ın işlerine de kazanmıyordum. Maaş konusunda da anlaşmıştık.
Soru sormadan açıklama yapması için yüzüne baktım. Açıkladı da.
Bahsetmiştim, öğretmenlik için görüşmeye çağırmışlardı. Oradan çağırmışlar. “ Gel başla” demişler.
Onun adına çok sevindim. Tebrik ettim.
—Arzu ederseniz birini bulana kadar, nişanlım burayı idare
edebilir. Biliyorsunuz zaman zaman gelip bana yardım da ediyor.
— Onun için yorucu olmasın, dedim.
Olmayacağını söyledi,
Ertesi günü inanılmaz bir şey oldu. Karım dükkâna geldi. Kısa
bir süre ne yapacağımı şaşırdım. Çay aldı, poğaça aldı.
Beni sormuş Leman’a. “Şu an için burada değil” demiş Leman. Tesadüf o sırada lavabodaydım. Leman koştu geldi söyledi. “ iyi
etmişsin” dedim ona.
Arka taraftan çıktım. Bir süre çay ocağının çevresinde karımı da
gözleyerek dolaştım. Leman’a telefon edip “ Az evvel telefon etti bugün gelmeyecekmiş. Kim aradı diyeyim” de deyip başından sav demeyi düşündüysem de bundan vazgeçtim. Tüm cesaretimi toplayıp dükkana gittim. Hiç haberim yokmuş gibi davranacaktım. Öyle de yaptım.
Karımın oturduğu masanın yanından geçerken o an fark etmiş
gibi:
—Nalan! dedim.
Baktı. Tepeden tırnağa süzdü. Ciddiydi.
— Hoş geldin.
— Hoş bulduk, dedi.
— Bu büyük sürpriz. Çok sevindim.
—Seninle bir şey konuşmak istiyorum, dedi.” Burada mı
konuşalım dışarı mı çıkalım?”
Tam bu anda yanımıza biri yanaştı.
—Hüsnü abi, merhaba dedi.
Elimi sıkmak için elini uzattı. Bende elimi uzattım. Tokalaştık.
—Abi, dedi senden bir ricam olacak.
—Estağfurullah, dedim. “Buyurun.”
Aslında, nasıl anlatayım, o benden bir şey isteyecek ben de ona
yardım edecek ya da yardım etme sözü verecek bu da karımın önünde benim değerimi arttıracaktı. Bana ne sorabilirdi hukuki bir şey soracaktı herhalde. Bu vesileyle karıma avukatın karısı olduğunu anımsatacaktım.
—Hapisteydim de abi, dedi.
“ Hayırdır “ desem konu uzayabilirdi.
—Kusura bakma çıkmak zorundayız da, mesele nedir?
—Yaaa abi, Yarın sabah buluşsak da bana biraz karpuz alsanız.
Yani, o an çıldırdım adeta:
—Ben karpuzcu muyum lan? diye bağıdım.
Sapsarı dişlerini göstererek güldü:
-Karpuzcsun tabi abi, dedi. “Ne olur yani biraz karpuz
seçiversen de biz de nasiplensek”
Bir an kolundan tuttum. Savurdum ve kükredim:
—Çık dışarı!
O da dikleşti:
— Bukadar burnun büyük olmasın. Senden büyük Allah var. İki
karpuz seçiversen ne olur yani?
—Hala karpuz diyor.
Birbirimize girmişiz. Bereket versin çay ocağında çay içen
birkaç. erkek de vardı. Ataya girdiler. Adamı oradan uzaklaştırdılar.
DEVAMI VAR
Buyurdum.
---
Öğleden sonra çaycı dükkânına uğradığımda ikindi ezanı okunmak üzereydi. Çay içenler de vardı. Yani, düşündüğümün ötesinde bir durumdu bu.
Bir aralık merakımı yenemedim, Ural’a sordum:
— Sabahleyin söyle bir uğramıştım. Yoktun.
Haber veremediği için çok çok özür diledi. Özel okullardan birinden çağırmışlar. Dört yıl evvel verdiği bir dilekçeye istinaden.
Durumu nişanlısına anlatmış. Nişanlısı ben açarım demiş. sabah gördüğüm kadın oymuş işte.
Şaşırdım:
— Dört sene evvelki başvuruna yeni mi şey verdiler?
— Evet efendin. Ben de çok şaşırdım.
— Görüşme nasıl geçti?
— Ne desen bilmem ki efendim. Beş senede çok görüşme
yaptım. Hep sonra haber veririz dediler. Gerisi gelmedi
Bunun böyle olduğunu biliyordum. Ne yaparsın öyle manasında
başımı salladım.
İşler vardır. Bin bir ümitle girişirsiniz. Büyük yatırımlar yaparsınız. Sonucun mükemmel olacağını umarsınız. Tutmaz. Ya da tam aksi. Öylesine, laf olsun diye girişirsiniz. Tutar.
Bizim çay ocağı işi tuttu. Şaka maka bayağı bir para da kazanmaya başladık. Patronluğu da sevdim.
Bir akşam Ural,” Efendim” dedi “Ben işi bırakmak zorundayım.”
İşler iyiydi. Ural’ın işlerine de kazanmıyordum. Maaş konusunda da anlaşmıştık.
Soru sormadan açıklama yapması için yüzüne baktım. Açıkladı da.
Bahsetmiştim, öğretmenlik için görüşmeye çağırmışlardı. Oradan çağırmışlar. “ Gel başla” demişler.
Onun adına çok sevindim. Tebrik ettim.
—Arzu ederseniz birini bulana kadar, nişanlım burayı idare
edebilir. Biliyorsunuz zaman zaman gelip bana yardım da ediyor.
— Onun için yorucu olmasın, dedim.
Olmayacağını söyledi,
Ertesi günü inanılmaz bir şey oldu. Karım dükkâna geldi. Kısa
bir süre ne yapacağımı şaşırdım. Çay aldı, poğaça aldı.
Beni sormuş Leman’a. “Şu an için burada değil” demiş Leman. Tesadüf o sırada lavabodaydım. Leman koştu geldi söyledi. “ iyi
etmişsin” dedim ona.
Arka taraftan çıktım. Bir süre çay ocağının çevresinde karımı da
gözleyerek dolaştım. Leman’a telefon edip “ Az evvel telefon etti bugün gelmeyecekmiş. Kim aradı diyeyim” de deyip başından sav demeyi düşündüysem de bundan vazgeçtim. Tüm cesaretimi toplayıp dükkana gittim. Hiç haberim yokmuş gibi davranacaktım. Öyle de yaptım.
Karımın oturduğu masanın yanından geçerken o an fark etmiş
gibi:
—Nalan! dedim.
Baktı. Tepeden tırnağa süzdü. Ciddiydi.
— Hoş geldin.
— Hoş bulduk, dedi.
— Bu büyük sürpriz. Çok sevindim.
—Seninle bir şey konuşmak istiyorum, dedi.” Burada mı
konuşalım dışarı mı çıkalım?”
Tam bu anda yanımıza biri yanaştı.
—Hüsnü abi, merhaba dedi.
Elimi sıkmak için elini uzattı. Bende elimi uzattım. Tokalaştık.
—Abi, dedi senden bir ricam olacak.
—Estağfurullah, dedim. “Buyurun.”
Aslında, nasıl anlatayım, o benden bir şey isteyecek ben de ona
yardım edecek ya da yardım etme sözü verecek bu da karımın önünde benim değerimi arttıracaktı. Bana ne sorabilirdi hukuki bir şey soracaktı herhalde. Bu vesileyle karıma avukatın karısı olduğunu anımsatacaktım.
—Hapisteydim de abi, dedi.
“ Hayırdır “ desem konu uzayabilirdi.
—Kusura bakma çıkmak zorundayız da, mesele nedir?
—Yaaa abi, Yarın sabah buluşsak da bana biraz karpuz alsanız.
Yani, o an çıldırdım adeta:
—Ben karpuzcu muyum lan? diye bağıdım.
Sapsarı dişlerini göstererek güldü:
-Karpuzcsun tabi abi, dedi. “Ne olur yani biraz karpuz
seçiversen de biz de nasiplensek”
Bir an kolundan tuttum. Savurdum ve kükredim:
—Çık dışarı!
O da dikleşti:
— Bukadar burnun büyük olmasın. Senden büyük Allah var. İki
karpuz seçiversen ne olur yani?
—Hala karpuz diyor.
Birbirimize girmişiz. Bereket versin çay ocağında çay içen
birkaç. erkek de vardı. Ataya girdiler. Adamı oradan uzaklaştırdılar.
DEVAMI VAR
4 Aralık 2018 Salı
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI-40-
Bu hızlı trafikte engelli çocukların annesi Hatça Hanım aklıma geldi. Ona anlatacaklarım onu mutlu edecek onun o sevinci de benim bu tükenmişlik halimden kurtarabilecekti. Hemen bir taksi çevirip onun adresini verdim.
Ev boştu. Şaşırdım. Yanlış bir yere mi geldim acaba diye etrafıma bakınırken bir kadın pencereden kafasına uzattı:
— Birine mi baktın?
— Burada Hatça Hanım oturmuyor muydu?Engelli
çocukların annesi.
- Dur dur!
Kadın, pencereden çekildi. Birkaç dakika sonra da
kapının önüne,yanıma geldi. Beni şöyle bir süzdü ama “ Niye arıyorsun onu? Sen kimsin? ” gibi sorular sormadı.
—Evlenip gitti o, dedi
Şaşırdım. Hem de çok:
—Evlendi mi?
—Yaaa. İki yıldır isteyen bir adam vardı ama.
—Eeee!
—Çocukları istemiyordu O da çocuklarım olmadan olmaz
diyodu.
—Eee!
—Esesi işte ne olduysa oldu, dün çocukları yurda verdiler,
Akşam da gittiler.
—Nasıl yani?
—Nasıl yanisi yok işte. Ama Hatça ağlaya ağlaya gitti. Demek
ki artık ne bileyim çaresiz mi kalktı korktu mu? Garibim benim onun ne çektiğini bir ben bilirim bir de Allah bilir.
İşte sözün bittiğe yer. Yani, bunları bir başkası anlatsa dünyada
inanmam. Bir günde bu kadar menfi şey yaşanır mı? Bir daha hiç kimsenin anlattığı bir şeye “ uyduruyor” demeyeceğim.
Gecem çok kötü geçti. Ertesi gün de diğer günde otelden
çıkmadım. Arayan soran da olmadı. Şöyle bir hafta on gün kendimi her şeyden ve herkesten izole edip inzivaya çekilmeye karar verdim. Hiç kimseye haber vermeden bu işi yapmak da doğru değildi tabi. Kime kime haber versem diye düşünündüm. Aklıma Ufuk geldi. Ufuk’u bizimkilerde tanır. Olur a, anormal bir durum olursa mutlaka Ufuk’u arayacaklar “ Hüsnü’ye ulaşmıyoruz senin bir bildiğin var mı?” diyecekler.
Ufuk’u aradım, bir süreliğine kafamı dinlemek için bağ evine
gideceğimi söyledim. Bu arada telefonumu da kapatacağımı, sosyal sitelerimi de uzaklaşacağımı söyledim. Kendisinden de çok çok çok olağanüstü bir durum olmaması halinde beni arayıp soran olursa bilgi vermemesini ama böyle bir durumun da mevcut olduğunu söyledim.
Beni destekledi. “ İyi olur lakin bir şey var.” dedi.
Sordum:
— Nedir?
Anlattı, haklıydı. Yani karın marım bir şey olup da seni aramak
isterlerse sizin o eve mutlaka bakarlar, dedi. “Sana başka bir yer bulalım.”
İzah mantıklıydı. “ Hay aklınla çok yaşa “ dedim. “ Senin
aklına gelen bir yer ya da bir önerin var mı” dedim.
Varmış.
Bir arkadaşının köy evi varmış.
“ Ben bir arayayım uygunsa yarım saate kadar sana haber
veririm “ dedi.
Hakikaten de yarım saate kalmadan beni aradı, ev müsaitmiş. “Ancak “dedi Birkaç senedir evi tatilcilere kiraya veriyormuş.
İnanmadım
-Eeee, dedim.
Haftalık altı aylık ya da aylık kiraya veriyormuş.
—Eeeee?
Sinirlendi:
— Eeee deyip durma Hüsnü, öyle işte.
— Ne kadara?
—Aylığı iki bin, on beş günlük bin
İnanmadım.
Çocukluğundan beri fevri davranışlarım hep olmuştur. Bunun bir
faydasını, şimdiye kadar getirisini hiç görmedim. Götürüsünü ise saysam saysam bitmez. Pek çok arkadaşlığım bitti, pek çok müvekkilimi sırf bu yüzden beni terk etti.
Yine böyle bir şey yaptım
—Bizde yedik, dedim.
Huyumu bildiğinden alttan aldı.
—Valla ben bilmiyorum Hüsnü, dedi.” O öyle söyledi. Ben de
sana aktardım. ben aracıyım.”
—Senin komisyonun ne kadar?
Şaşırdıdığını ve sinirlendiğini ses tonundan anladım.
— Efendim!
—Sen bu yapacağından dolayı ne kadar komisyon alıyorsun
yüzde on yüzde yirmi. Yoksa ayağa getirip hepsini mi cebe indiriyorsun?
Sinirlendiğini ve bozulduğunu ses tonundan anladım:
—Hepsini cebe indirmek mi?
Abuk sabuk konuşmalarımı sürdürdüm:
—Ya ne? Kazıklamadık bir sen kaldın be. Sen de kazıkla, hem
de kırk yıllık dostunu.
Ufuk, kibar bir adam. onun yerine başla bir olsaydı belki de ağza
alınmadık küfürler eder sonra da telefonu yüzüme kapatırdı. O öyle yapmadı.
—Yaa Hüsnü, dedi. “Öteki telefonum çalıyor, çok önemli.
Kusura bakma ben telefonu kapatıyorum, sonra görüşürüzi
Telefonu kapattı.
Son söylediklerinin gerçekle ilgisi yoktu tabi. Konuşmalarımızın
seviyesinin daha da düşme olasılığına karşı bir tedbirdi. Bir soğutma harekeydi.
Yanlışlığı yapan bendim. Telefonu masanın üzerine bırakırken
sarf ettiğim sözlerin pişmanlığı içersindeydim. Kendi kendime kızdım. Bir daha böyle bir hata yapmamak için kendi kendime bilmem kaçıncı kez söz verdim. İnşallah bir gün başaracağım.
Ufukla yaşadığım bu hadise elbette ki yerlerde sürünen keyfimi
daha da kötü yaptı. Kendimi salıverdim. Günlerce gayesiz, perişan, isteksiz, moralsiz orada burada dolaştım. Nu arada hiçbir şeyde olmadı değil.
Yalan olmasın cumartesi ya da pazar günü, alışveriş merkezlerinin birinde karımı gördüm. Yanında küçük bir kızla bir oğlan çocuğu vardı. İkisinin elimden de sıkı sıkı tutmuştu. Onlara bir şeyler anlatıyordu. Ağzı kulaklarındaydı.
Bunlar kimdi? Bir türlü çıkartamıyordum eşi dostu
düşünüyordum, onlarım çocuklarını akrabalarını düşünüyordum olmuyordu. Aklıma baldız geldi. Ona soracaktım. İyi günümdeyse anlatır iyi günde değilse telefon ettiğime edeceğime pişman ederdi. Ne yapalım onun da huyu bu.
Telefon ettim. İyi gününde değilmiş.
—Valla bilmiyorum enişte, dedi.
Söylediğine inanmadım ama yine de günahını almayayım, belki
de bilmiyordu.
Bu hadiseden belki de bir gün sonra Hatça için aldığım dükkâna
gittim. Dükkân boşaltılmıştı. Anahtarı da sözleştiğimiz gibi birkaç metre ötemizdeki tüpçüye bırakmıştı.
Anahtarı alırken komşu sordu:
—Ne iş tutacan komşu?
—Valla bilmiyorum , aldık dedim.
—Karpuz mu satacan?
Adamla göz göz geldik.
—Karpuzcu Hüsnü değil misin sen?
Yani, ne diyeyim. Başımı öyle manasına salladım. Adamım art
niyeti yok. Niye olsun ki. ancak bu kadar bilgiyi edinmesi takdiri şayan.
Onun yanından ayrılırken
—Bi şey falan ihtiyaç okursa gel, dedi.” Ölünü öpeyim çekinme
ha”
—Sağ ol gelirim dedim.
Dükkânı açıp içeriye girdim. Eski adam tabi. Silmiş süpürmüş
sattığı dükkanda küçük bir tabure hariç bir çöp bile bırakmamış.
Tabure alıp dışarıya çıktım. Dükkânın önüne oturdum. Gelip geçeni seyretmeye başladım. Yarım saat geçmeden aradan ilk tanıdıkla karşılaştım. Çok hoşlanmazdım kendisinden: Laf attı:
—Hayırdır Hüsnü kardeşim, ne arıyorsun burada? Yoksa sen mi
aldın?
Ayağa kalkmadım. Gülümseyerek,
— Ben aldım ya, dedim.
— Ne yapacan?
— Biraz ucuz bulduk alayım, dedim.
Birazcık yanıma sokuldu. Kimse duymasın der gibi eğildi,
—Yanlış anlama de dedi.” Karpuz yüzünden karın evi terk mi
etti?
— Öyle demeyelim de.
— Elin ağzı torba değil ki Hüsnü kardeşim. Delinin biri, “
Karpuzcu Hüsnü nün karısı “ dedi diye olmaz ki bu ama.
— O iş öyle değil dedim.
Sesim soğuk çıktı. O da uzatmadı, “ hayırlı olsun” deyip oradan
ayrıldı.
Epeyce bir süre orada öylece oturdum, geleni gideni sağı solu
Boş gözlerle seyrettim. . Evet, karım bir saçmalık yapmış durup dururken bir kriz ortaya çıkartmıştı da ben bu krizi iyi yönetmiş miydim?
Birden aklıma geldi. Annesi ona bu olanlardan bahsetmiş miydi
acaba? Ya da olayı bilen hısım arkadan biri ya da birkaçı bir vesile ile olanları ona duyurmuş muydu? Gerçi, duysaydı mutlaka arar, bir şeyler duydum baba, ne oluyor?” diye sorardı ama.
Ne söyleyeceklerimi kafamda kurduktan sonra akıllı telefonumu
çıkarttım, kızımı aradım. Sanki telefonunun başında beni bekliyordu. Çalar çalmaz açtı, neşeli bir sesle
—Babacığım dedi.
Bir süre konuştuk. Belli ki annesi olanlardan hiç bahsetmemişti
Hiç kimse de üzerine vazifeymiş gibi bir şekilde ona ulaşıp olup bitenleri anlatmamıştı.
Doğal olarak kızımla yaptığım telefon konuşması beni rahatlatmıştı.
Bu esnada biri geldi:
—Affedersiniz yakınlarda bir çilingir var mı? dedi.
—Yok dedim.
—Yakınlarda çay içebileceğim bir yer vat mı?
Adamı tepeden tırnağa süzdüm. Temiz pak giyimli orta yaşlı bir
adamdı.
—Yok, dedim.
Kibar adam işte
Burnundan kıl aldırmayan garip bir tip diye düşünmedi. Gü-
lümsedi. Teşekkür ederek geldiği istikametin tersine yürüyüp beni utandırdı.
Adama çilingir de çay içilebilecek bir ter de yok dedim ama var
mıydı acaba? Merak ettim.
Tabureyi içeriye götürdüm. Kapıyı kilitledim.
Sağa sola bakarak halk söylemi ile sallana sallana sağıma soluma baka baka yürümeye başladım. Y ürüyüşümün ilk dakikalarında dikkatlice çevreyi gözlemliyordum ama bir süre sonra bu durum ortadan kalktı.
Yürüyüşümüm bir yerinde bir çilingir gördüm. İçeriye girdim.
O anda da fevri davranışlarımdan birini daha yaptım. Birden bir karar verdim.
Ne mi yaptım?
Çilingiri alıp eve gittim. Kapıyı açtırdım. Sonra çok aceleymiş gibi, balkondaki masayı ve de mutfaktaki masayı salona götürdüm Onların yanına evdeki tüm sandalyeleri getirdim. Çaydanlığı aldım bardakları aldım, kaşıkları aldım onları da masa ve sandalyelerin üzerlerine koydum. Ve daha sonra dışarı çıkıp bir kamyonet buldum. Topladıklarımı, kamyon şoförünüm de yardımıyla Hatça için aldığım dükkâna götürdüm.
Yarım saat içerisinde bir çay ocağı oluşturdum. İlk çayımı demlemek için son hazırlıklarımı yaparken yanıma birinin gelmekte olduğunu ayak seslerinden anladım. Döndüm. Temiz giyimli zayıfça bir genç yanıma iyice yaklaştı. Belli bir adres soracaktı. Başımla “ sor bakalım “ dedim.
Sordu:
— Elemana ihtiyacınız var mı acaba?
Böyle bir şey hiç beklemiyordum. Şaşırdım.Gence bir
kez daha baktım. Tepeden tırnağa süzdüm.
Dışarıya koyduğum masayı işaret ederek:
—Şuraya otur dedim” Geliyorum”.
Gencin duruşu ses tonu çaresiz tavrı beni etkilemişti. Halkın
sallama çay diye tabir ettiği çayı zaman zaman içerdim. Evdeki mutfaktan bir kutu da ondan almıştım. Çarçabuk iki çay yaptım.
Genç kibar bir şekilde masada oturuyordu. Beni görünce toparlandı.
— Otur, otur, dedim.
Çayın birini ona verdin, birini kendim aldım.
Adını sordum. Ural’mış.
Açıklama gereği duydu.
—Yoldan geçiyordum, sizin öyle koşuşturup durduğunuzu
görünce. Şansımı denemek istedim. Özür dilerim.
Aşikârdı. Belli ki çoktan beri işsizdi. İş bulma ümidini yitirmişti. Zaman zaman ya tutarsa mealinde şansını deniyordu.
— Ne iş yaparsın? diye sordum.
— Ne iş olsa yapacağım ama, beş sendir iş bulamıyorum, dedi.
— Tahsilin ne?
İlkokul falan diyeceğini sandım. Üniversite mezunuymuş.
— Ne? dedim.
Hangi üniversiteden mezun olduğunu öğrenmekti gayem.
Mesleğini söyledi:
—Öğretmenim.
Ağlayacak halimize güleriz gibi bir şey oldu.
— Ben de avukatım, dedim.
İnanmadığımı düşündü. Bozuldu. Üzüldüm tabi bu duruma.
— Şaka yapmıyorum, dedim “Vallahi avukatım.”
Cevap vermedi. Kimlik kartımı çıkardım. Gösterdim.
Sanırım ne söyleyeceğini bilemedi.
—Az evvel buraya bir çay ocağı açmaya karar verdim, dedim.
“İki saat ya oldu ya olmadı.”
Bir şey söylemedi.
— İstersen boğaz tokluğuna on gün burada çalış. On gün sonra
sen benden ben senden memnun kalırsak asgari ücretle çalışırsın, dedim.
Her şeye rağmen beni deli sanıp:
“Yok teşekkür ederim kalsın” diyeceğini tahmin etmiştim. Belki
de başımdan savmak için öyle söylemiştim.
Beklemediğim bir soru sordu:
—Benden ne bekliyorsunuz?
Soru güzeldi ama beklemediğim yerden gelmişti.. Bir
şeyler söylemem gerekiyordu. Biraz düşündükten sonra belki de bende olmayan bir özelliği söyledim.
—Yaratıcı ve çalışkan insanları severim. Bu süre içerinse seni
gözlemleyeceğim. Kanunlara ve etiğe aykırı bir hareketini görmediğim sürece yaptığım hiçbir eyleme müspet ya da menfi müdahalede bulunmayacağım, seni hiçbir şekilde yönlendirmeyeceğim. On gün sonra nereden nereye geldiğimize bakacağım, dedim.
Konuşmamı beğendim. Teklifimi kabul etti. Dükkânın içini
parsel parsel fotoğrafladım. Benim için eğlenceli bir deneyim olacaktı.
Dükkânın anahtarından birini ona verdim. Başka nasıl ifade edeyim 200 lira da döner sermayeye kaynak yapması için para verdim. Ve akabinde de dükkândan ayrıldım.
Eresi gün saat altı sularında dükkâna gittim. Belki yakıştıramayacaksınız ama gayem, dükkânı açmak delikanlıyı beklemek o gelince de sözlerimle değil ama tavrımla, bu saatte burayı açacaksan vay halimize “ demekti.
Dükkân açıktı. Masaların birinde temiz giyimli bir adam hem çay içiyor hem de bir şeyler atıştırıyordu. Güler yüzlü basma bir fistan giymiş genç bir bayan duruşu ile “ gelip geçenleri içeriye davet ediyordu.
Yürüyüşe çıktıkları belli olan iki kişi dükkâna girdi. Masalardan birine oturdu. Genç hanım onlara yaklaştı. Aralarında kısa bir diyalog geçti. Sonra da o genç bayan içeri geçti. Birkaç dakika aradan geçmeden de çaylarla ve yiyecek bir şeylerle geri döndü.
Ben dükkânın birkaç metre önünde gördüklerimi anlamaya çalışıyordum. Genç bayan içeriye girip girmemekte tereddüt ettiğimi düşünmüş olmalı ki azıcık yanıma yaklaştı: Tatlı ve etkileyici bir sesle
“Çayımızı ve poğaçamızı beğeneceksiniz efendim,” dedi. “Buyurun.”
DEVAMI VAR
Bu hızlı trafikte engelli çocukların annesi Hatça Hanım aklıma geldi. Ona anlatacaklarım onu mutlu edecek onun o sevinci de benim bu tükenmişlik halimden kurtarabilecekti. Hemen bir taksi çevirip onun adresini verdim.
Ev boştu. Şaşırdım. Yanlış bir yere mi geldim acaba diye etrafıma bakınırken bir kadın pencereden kafasına uzattı:
— Birine mi baktın?
— Burada Hatça Hanım oturmuyor muydu?Engelli
çocukların annesi.
- Dur dur!
Kadın, pencereden çekildi. Birkaç dakika sonra da
kapının önüne,yanıma geldi. Beni şöyle bir süzdü ama “ Niye arıyorsun onu? Sen kimsin? ” gibi sorular sormadı.
—Evlenip gitti o, dedi
Şaşırdım. Hem de çok:
—Evlendi mi?
—Yaaa. İki yıldır isteyen bir adam vardı ama.
—Eeee!
—Çocukları istemiyordu O da çocuklarım olmadan olmaz
diyodu.
—Eee!
—Esesi işte ne olduysa oldu, dün çocukları yurda verdiler,
Akşam da gittiler.
—Nasıl yani?
—Nasıl yanisi yok işte. Ama Hatça ağlaya ağlaya gitti. Demek
ki artık ne bileyim çaresiz mi kalktı korktu mu? Garibim benim onun ne çektiğini bir ben bilirim bir de Allah bilir.
İşte sözün bittiğe yer. Yani, bunları bir başkası anlatsa dünyada
inanmam. Bir günde bu kadar menfi şey yaşanır mı? Bir daha hiç kimsenin anlattığı bir şeye “ uyduruyor” demeyeceğim.
Gecem çok kötü geçti. Ertesi gün de diğer günde otelden
çıkmadım. Arayan soran da olmadı. Şöyle bir hafta on gün kendimi her şeyden ve herkesten izole edip inzivaya çekilmeye karar verdim. Hiç kimseye haber vermeden bu işi yapmak da doğru değildi tabi. Kime kime haber versem diye düşünündüm. Aklıma Ufuk geldi. Ufuk’u bizimkilerde tanır. Olur a, anormal bir durum olursa mutlaka Ufuk’u arayacaklar “ Hüsnü’ye ulaşmıyoruz senin bir bildiğin var mı?” diyecekler.
Ufuk’u aradım, bir süreliğine kafamı dinlemek için bağ evine
gideceğimi söyledim. Bu arada telefonumu da kapatacağımı, sosyal sitelerimi de uzaklaşacağımı söyledim. Kendisinden de çok çok çok olağanüstü bir durum olmaması halinde beni arayıp soran olursa bilgi vermemesini ama böyle bir durumun da mevcut olduğunu söyledim.
Beni destekledi. “ İyi olur lakin bir şey var.” dedi.
Sordum:
— Nedir?
Anlattı, haklıydı. Yani karın marım bir şey olup da seni aramak
isterlerse sizin o eve mutlaka bakarlar, dedi. “Sana başka bir yer bulalım.”
İzah mantıklıydı. “ Hay aklınla çok yaşa “ dedim. “ Senin
aklına gelen bir yer ya da bir önerin var mı” dedim.
Varmış.
Bir arkadaşının köy evi varmış.
“ Ben bir arayayım uygunsa yarım saate kadar sana haber
veririm “ dedi.
Hakikaten de yarım saate kalmadan beni aradı, ev müsaitmiş. “Ancak “dedi Birkaç senedir evi tatilcilere kiraya veriyormuş.
İnanmadım
-Eeee, dedim.
Haftalık altı aylık ya da aylık kiraya veriyormuş.
—Eeeee?
Sinirlendi:
— Eeee deyip durma Hüsnü, öyle işte.
— Ne kadara?
—Aylığı iki bin, on beş günlük bin
İnanmadım.
Çocukluğundan beri fevri davranışlarım hep olmuştur. Bunun bir
faydasını, şimdiye kadar getirisini hiç görmedim. Götürüsünü ise saysam saysam bitmez. Pek çok arkadaşlığım bitti, pek çok müvekkilimi sırf bu yüzden beni terk etti.
Yine böyle bir şey yaptım
—Bizde yedik, dedim.
Huyumu bildiğinden alttan aldı.
—Valla ben bilmiyorum Hüsnü, dedi.” O öyle söyledi. Ben de
sana aktardım. ben aracıyım.”
—Senin komisyonun ne kadar?
Şaşırdıdığını ve sinirlendiğini ses tonundan anladım.
— Efendim!
—Sen bu yapacağından dolayı ne kadar komisyon alıyorsun
yüzde on yüzde yirmi. Yoksa ayağa getirip hepsini mi cebe indiriyorsun?
Sinirlendiğini ve bozulduğunu ses tonundan anladım:
—Hepsini cebe indirmek mi?
Abuk sabuk konuşmalarımı sürdürdüm:
—Ya ne? Kazıklamadık bir sen kaldın be. Sen de kazıkla, hem
de kırk yıllık dostunu.
Ufuk, kibar bir adam. onun yerine başla bir olsaydı belki de ağza
alınmadık küfürler eder sonra da telefonu yüzüme kapatırdı. O öyle yapmadı.
—Yaa Hüsnü, dedi. “Öteki telefonum çalıyor, çok önemli.
Kusura bakma ben telefonu kapatıyorum, sonra görüşürüzi
Telefonu kapattı.
Son söylediklerinin gerçekle ilgisi yoktu tabi. Konuşmalarımızın
seviyesinin daha da düşme olasılığına karşı bir tedbirdi. Bir soğutma harekeydi.
Yanlışlığı yapan bendim. Telefonu masanın üzerine bırakırken
sarf ettiğim sözlerin pişmanlığı içersindeydim. Kendi kendime kızdım. Bir daha böyle bir hata yapmamak için kendi kendime bilmem kaçıncı kez söz verdim. İnşallah bir gün başaracağım.
Ufukla yaşadığım bu hadise elbette ki yerlerde sürünen keyfimi
daha da kötü yaptı. Kendimi salıverdim. Günlerce gayesiz, perişan, isteksiz, moralsiz orada burada dolaştım. Nu arada hiçbir şeyde olmadı değil.
Yalan olmasın cumartesi ya da pazar günü, alışveriş merkezlerinin birinde karımı gördüm. Yanında küçük bir kızla bir oğlan çocuğu vardı. İkisinin elimden de sıkı sıkı tutmuştu. Onlara bir şeyler anlatıyordu. Ağzı kulaklarındaydı.
Bunlar kimdi? Bir türlü çıkartamıyordum eşi dostu
düşünüyordum, onlarım çocuklarını akrabalarını düşünüyordum olmuyordu. Aklıma baldız geldi. Ona soracaktım. İyi günümdeyse anlatır iyi günde değilse telefon ettiğime edeceğime pişman ederdi. Ne yapalım onun da huyu bu.
Telefon ettim. İyi gününde değilmiş.
—Valla bilmiyorum enişte, dedi.
Söylediğine inanmadım ama yine de günahını almayayım, belki
de bilmiyordu.
Bu hadiseden belki de bir gün sonra Hatça için aldığım dükkâna
gittim. Dükkân boşaltılmıştı. Anahtarı da sözleştiğimiz gibi birkaç metre ötemizdeki tüpçüye bırakmıştı.
Anahtarı alırken komşu sordu:
—Ne iş tutacan komşu?
—Valla bilmiyorum , aldık dedim.
—Karpuz mu satacan?
Adamla göz göz geldik.
—Karpuzcu Hüsnü değil misin sen?
Yani, ne diyeyim. Başımı öyle manasına salladım. Adamım art
niyeti yok. Niye olsun ki. ancak bu kadar bilgiyi edinmesi takdiri şayan.
Onun yanından ayrılırken
—Bi şey falan ihtiyaç okursa gel, dedi.” Ölünü öpeyim çekinme
ha”
—Sağ ol gelirim dedim.
Dükkânı açıp içeriye girdim. Eski adam tabi. Silmiş süpürmüş
sattığı dükkanda küçük bir tabure hariç bir çöp bile bırakmamış.
Tabure alıp dışarıya çıktım. Dükkânın önüne oturdum. Gelip geçeni seyretmeye başladım. Yarım saat geçmeden aradan ilk tanıdıkla karşılaştım. Çok hoşlanmazdım kendisinden: Laf attı:
—Hayırdır Hüsnü kardeşim, ne arıyorsun burada? Yoksa sen mi
aldın?
Ayağa kalkmadım. Gülümseyerek,
— Ben aldım ya, dedim.
— Ne yapacan?
— Biraz ucuz bulduk alayım, dedim.
Birazcık yanıma sokuldu. Kimse duymasın der gibi eğildi,
—Yanlış anlama de dedi.” Karpuz yüzünden karın evi terk mi
etti?
— Öyle demeyelim de.
— Elin ağzı torba değil ki Hüsnü kardeşim. Delinin biri, “
Karpuzcu Hüsnü nün karısı “ dedi diye olmaz ki bu ama.
— O iş öyle değil dedim.
Sesim soğuk çıktı. O da uzatmadı, “ hayırlı olsun” deyip oradan
ayrıldı.
Epeyce bir süre orada öylece oturdum, geleni gideni sağı solu
Boş gözlerle seyrettim. . Evet, karım bir saçmalık yapmış durup dururken bir kriz ortaya çıkartmıştı da ben bu krizi iyi yönetmiş miydim?
Birden aklıma geldi. Annesi ona bu olanlardan bahsetmiş miydi
acaba? Ya da olayı bilen hısım arkadan biri ya da birkaçı bir vesile ile olanları ona duyurmuş muydu? Gerçi, duysaydı mutlaka arar, bir şeyler duydum baba, ne oluyor?” diye sorardı ama.
Ne söyleyeceklerimi kafamda kurduktan sonra akıllı telefonumu
çıkarttım, kızımı aradım. Sanki telefonunun başında beni bekliyordu. Çalar çalmaz açtı, neşeli bir sesle
—Babacığım dedi.
Bir süre konuştuk. Belli ki annesi olanlardan hiç bahsetmemişti
Hiç kimse de üzerine vazifeymiş gibi bir şekilde ona ulaşıp olup bitenleri anlatmamıştı.
Doğal olarak kızımla yaptığım telefon konuşması beni rahatlatmıştı.
Bu esnada biri geldi:
—Affedersiniz yakınlarda bir çilingir var mı? dedi.
—Yok dedim.
—Yakınlarda çay içebileceğim bir yer vat mı?
Adamı tepeden tırnağa süzdüm. Temiz pak giyimli orta yaşlı bir
adamdı.
—Yok, dedim.
Kibar adam işte
Burnundan kıl aldırmayan garip bir tip diye düşünmedi. Gü-
lümsedi. Teşekkür ederek geldiği istikametin tersine yürüyüp beni utandırdı.
Adama çilingir de çay içilebilecek bir ter de yok dedim ama var
mıydı acaba? Merak ettim.
Tabureyi içeriye götürdüm. Kapıyı kilitledim.
Sağa sola bakarak halk söylemi ile sallana sallana sağıma soluma baka baka yürümeye başladım. Y ürüyüşümün ilk dakikalarında dikkatlice çevreyi gözlemliyordum ama bir süre sonra bu durum ortadan kalktı.
Yürüyüşümüm bir yerinde bir çilingir gördüm. İçeriye girdim.
O anda da fevri davranışlarımdan birini daha yaptım. Birden bir karar verdim.
Ne mi yaptım?
Çilingiri alıp eve gittim. Kapıyı açtırdım. Sonra çok aceleymiş gibi, balkondaki masayı ve de mutfaktaki masayı salona götürdüm Onların yanına evdeki tüm sandalyeleri getirdim. Çaydanlığı aldım bardakları aldım, kaşıkları aldım onları da masa ve sandalyelerin üzerlerine koydum. Ve daha sonra dışarı çıkıp bir kamyonet buldum. Topladıklarımı, kamyon şoförünüm de yardımıyla Hatça için aldığım dükkâna götürdüm.
Yarım saat içerisinde bir çay ocağı oluşturdum. İlk çayımı demlemek için son hazırlıklarımı yaparken yanıma birinin gelmekte olduğunu ayak seslerinden anladım. Döndüm. Temiz giyimli zayıfça bir genç yanıma iyice yaklaştı. Belli bir adres soracaktı. Başımla “ sor bakalım “ dedim.
Sordu:
— Elemana ihtiyacınız var mı acaba?
Böyle bir şey hiç beklemiyordum. Şaşırdım.Gence bir
kez daha baktım. Tepeden tırnağa süzdüm.
Dışarıya koyduğum masayı işaret ederek:
—Şuraya otur dedim” Geliyorum”.
Gencin duruşu ses tonu çaresiz tavrı beni etkilemişti. Halkın
sallama çay diye tabir ettiği çayı zaman zaman içerdim. Evdeki mutfaktan bir kutu da ondan almıştım. Çarçabuk iki çay yaptım.
Genç kibar bir şekilde masada oturuyordu. Beni görünce toparlandı.
— Otur, otur, dedim.
Çayın birini ona verdin, birini kendim aldım.
Adını sordum. Ural’mış.
Açıklama gereği duydu.
—Yoldan geçiyordum, sizin öyle koşuşturup durduğunuzu
görünce. Şansımı denemek istedim. Özür dilerim.
Aşikârdı. Belli ki çoktan beri işsizdi. İş bulma ümidini yitirmişti. Zaman zaman ya tutarsa mealinde şansını deniyordu.
— Ne iş yaparsın? diye sordum.
— Ne iş olsa yapacağım ama, beş sendir iş bulamıyorum, dedi.
— Tahsilin ne?
İlkokul falan diyeceğini sandım. Üniversite mezunuymuş.
— Ne? dedim.
Hangi üniversiteden mezun olduğunu öğrenmekti gayem.
Mesleğini söyledi:
—Öğretmenim.
Ağlayacak halimize güleriz gibi bir şey oldu.
— Ben de avukatım, dedim.
İnanmadığımı düşündü. Bozuldu. Üzüldüm tabi bu duruma.
— Şaka yapmıyorum, dedim “Vallahi avukatım.”
Cevap vermedi. Kimlik kartımı çıkardım. Gösterdim.
Sanırım ne söyleyeceğini bilemedi.
—Az evvel buraya bir çay ocağı açmaya karar verdim, dedim.
“İki saat ya oldu ya olmadı.”
Bir şey söylemedi.
— İstersen boğaz tokluğuna on gün burada çalış. On gün sonra
sen benden ben senden memnun kalırsak asgari ücretle çalışırsın, dedim.
Her şeye rağmen beni deli sanıp:
“Yok teşekkür ederim kalsın” diyeceğini tahmin etmiştim. Belki
de başımdan savmak için öyle söylemiştim.
Beklemediğim bir soru sordu:
—Benden ne bekliyorsunuz?
Soru güzeldi ama beklemediğim yerden gelmişti.. Bir
şeyler söylemem gerekiyordu. Biraz düşündükten sonra belki de bende olmayan bir özelliği söyledim.
—Yaratıcı ve çalışkan insanları severim. Bu süre içerinse seni
gözlemleyeceğim. Kanunlara ve etiğe aykırı bir hareketini görmediğim sürece yaptığım hiçbir eyleme müspet ya da menfi müdahalede bulunmayacağım, seni hiçbir şekilde yönlendirmeyeceğim. On gün sonra nereden nereye geldiğimize bakacağım, dedim.
Konuşmamı beğendim. Teklifimi kabul etti. Dükkânın içini
parsel parsel fotoğrafladım. Benim için eğlenceli bir deneyim olacaktı.
Dükkânın anahtarından birini ona verdim. Başka nasıl ifade edeyim 200 lira da döner sermayeye kaynak yapması için para verdim. Ve akabinde de dükkândan ayrıldım.
Eresi gün saat altı sularında dükkâna gittim. Belki yakıştıramayacaksınız ama gayem, dükkânı açmak delikanlıyı beklemek o gelince de sözlerimle değil ama tavrımla, bu saatte burayı açacaksan vay halimize “ demekti.
Dükkân açıktı. Masaların birinde temiz giyimli bir adam hem çay içiyor hem de bir şeyler atıştırıyordu. Güler yüzlü basma bir fistan giymiş genç bir bayan duruşu ile “ gelip geçenleri içeriye davet ediyordu.
Yürüyüşe çıktıkları belli olan iki kişi dükkâna girdi. Masalardan birine oturdu. Genç hanım onlara yaklaştı. Aralarında kısa bir diyalog geçti. Sonra da o genç bayan içeri geçti. Birkaç dakika aradan geçmeden de çaylarla ve yiyecek bir şeylerle geri döndü.
Ben dükkânın birkaç metre önünde gördüklerimi anlamaya çalışıyordum. Genç bayan içeriye girip girmemekte tereddüt ettiğimi düşünmüş olmalı ki azıcık yanıma yaklaştı: Tatlı ve etkileyici bir sesle
“Çayımızı ve poğaçamızı beğeneceksiniz efendim,” dedi. “Buyurun.”
DEVAMI VAR
1 Aralık 2018 Cumartesi
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI- 39- “ Bu bir kız çocuğuydu-
Bunun neresine su dökeceksin der gibi bir işarette bulundum Sonra birden, çocuğa gel işareti yaptım.
Geldi. Su dökmeye hazırlanırken durdurdum. Sordun:
—Senin baban ne iş yapıyor?
—Öldü, dedi.
—Annen?
—Annem hasta.
—Böyle mi öğrettiler sana? Soran olursa böyle böyle mi de
dediler.
Sesim sert çıkmıştı. Belki korktu. Başını öne eğdi. O zaman fark
ettim. Bu bir bir kız çocuğuydu.
Kolundan tuttum, sarstım:
-Birde kız kılığına mı girdin sen?
Ağlar gibi oldu.
Devam ettim:
—Ne biçim aileniz var ya sizin. Bir türlü bitmiyorsunuz.
Su bidonu çocuğun elinden aldım. Bir kenara fırlattım.
-Beni evine götür, dedim. “Annene babana söyleyecek bir çift
sözüm var.
On dakika, belki on beş dakika sonra eve benzer bir yere, benzer
demek de mümkündeğil, bir yere geldik. İçeri girdik
Tek bir göz oda. Bir yer yatağı. Yatakta halen yatmakta olan bir
Kadın. Hasta, hem de çok hasta olduğu her halinden belli.
Ne diyeceğini şaşırdım. Çocuğa sordum:
—Annen mi?
Belli belirsiz “ evet” dedi.
-Siz burada mı yaşıyorsunuz?
Başını öne düşürdü.
—Sen mi bakıyorsun bu annene? Baban yok mu hakikaten?
—Yok
—Senin adın ne?
—Nevin.
—Okula gidiyor musun?
—Gidiyorum.
—Kaça?
—Orta ikiye.
Çocuk birden ağlamaya başladı ama ne ağlayış. Gözlerinden
yaş değil sel akıyor sanki, Annesi bin bir güçlükle kalkmaya çalıştı. Sanırım yardımsız da kalkamıyordu. Bu arada içeriye beş altı yaşlarında üstü naşı perişan bir oğlan çocuğu girdi. Nevin’in yanına gitti “ abla” diye sarıldı. O da ağlamaya başladı.
Dakikalarca ağlaştılar. Bin bir güçlükle onları sakinleştirdim.
Nevin’den okulunun adını aldım.
Umut verici sözler söylemeden oradan ayrıldım.
Mezarlıkçıktan çıkınca bir kahveye girdim. Garsondan bir kâğıt
ile bir de kalem aldım.
Karpuzcu Hüsnü’nün Karısına, diye başlayan bir mektuba
başladım.
Sen, Karpuzcu Hüsnü’nün karısı lafına kafayı takıp bana kafayı
yedireceğine Nevin’e kafayı tak ve de bir şey yapamamanın çaresizliği içerinde kafayı ye, dedim. Altına da imzamı attım
Karpuzcu Avukat Hüsnü
O an karımın bu yazdıklarıma da kafayı takacağını ve bir şekilde
bana ulaşacağını sanıyordum öyle de oldu:
Ertesi günü Nevin’in okuluna giderken telefon çaldı. Arayan
baldız Binnaz’dı. Malum sözlerden sonra “ ya enişte…” diye asıl mevzuya girdi.
—Evet Binnaz, dedim “O mektubu karpuzcu Hüsnü olarak
annenize, sonra düzelttim, annenize diyorum ablanıza ben yazdım.”
Tabi ki konuyu bilmediklerinden bir şey anlayanmışlar.
Nevin’in adresini verdim. “Bu adrese gidin o mektupta neler yazdığını öğrenin çok merak ediyorsanız, dedim. “Etmiyorsanız da yırtıp atın.” Sonra da “ güle güle “deyip telefonu kapattım.
Beş dakika kadar sonra da Nevin’in okuluna vardım. Müdür
Bey’i buldum. Kendimi tanıttım. Olanları anlattım.
— Bu kız ve ailesi için bir şeyler yapamaz mıyız, dedim.
Müdür Bey,
—Yapın Hüsnü Bey, dedi.
Böyle bir cevap beklemiyordum. Bozuldum. Belki ten rengim de
, Müdür Bey de bunu gördü. Ortamı yumuşatmak için:
-Buradaki çocukların çoğu böyle Hüsnü Bey, dedi. “Nevin
yine iyilerden…”
—İyilerden mi? Ne diyorsunuz Müdür Bey? Ondan da mı
kötüsü var?
—Nevin ile ailesine maddi olarak yardımcı olmak istiyorsanız
sınıf öğretmenine aracı olsun, dedi.
Böyle bir şey düşünmemiştim, kem küm ettim. Gülümsedi,
ancak bu gülümseyiş alaycı bir gülümsemeydi
—Mesela siz ayda beş yüz lira veremez misiniz Nevin’in
Ailesine? dedi
Sordum:
—Okulun, aile birliği falan böyle öğrencilere yardım etmiyor
mu?
Sinirlendi:
—Anlatamadım herhalde Hüsnü Bey, dedi. “ Okulun hemen
hemen tamamı beş aşağı on yukarı aynı durunda. Biz hangi birine yardımcı olalım. Ama siz bir vatandaş olarak örgütlenebilir hiç olmazsa bazı öğrencilerin rahatlaması için bir şeyler yapabilirsiniz.
—Anladım, dedim.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Müsaade isteyip oradan ayrıldım
orada burada şurada bir damla su içmeden bir kokma ekmek ağzıma almadan dolaştım. Ertesi gün akşama doğru uyandım. Bir bardak çay içtim. Lokantaya indin tam bir şeyler atıştırıyordum tam karşımdaki masada oturan yaşlı bir kadına gözüm takıldı. Bugün büroma gelmesi için hocama randevu vermiştim. Saate baktım randevu saati çoktan geçmişti. Bir ihtimal deyip sofradan kalktım bir taksiye indim. Büroya koştum. Büroya varınca saate baktım. Yine bir ümit karşı komşunun kapısını çaldım.
Kapı açılır açılmaz da sordum:
—Yaa Bekir, beni bugün hiç arayan soran oldu mu?
Bekir:
—Evet, dedi. İki saat kadar önce yaşlı bir kadın elinde birkaç
dosya ile sordu seni
—Ne dedin?
Soruma şaşırdı:
—Ne diyeceğim, dedi. “Burada öyle biri yok dedim,”
İki elime birbirine vurdum. Hayıflanarak ,” yapma yahu!”
Kendini suçlanmış gibi hissetmiş olmalı ki,
—Ne yapma yahusu, dedi. “ Gelen giden olursa burada böyle
biri yok” diyen sen değil misin?
—Bu başkaydı, dedim.
—Başka olduğu belli dedi. Merdivenlerden inerken sürekli “
gene aldattın ya beni Hüsnü” diye söylendi durdu.
Büroya uğramadan Bekir’e bile “ neyse hoşça kal falan demeden aşağıya indim. Moralim son derece bozulmuştu. Bu moral bozukluğundan yaşayacağım güzel bir şey azıcık kurtarabilirdi beni.
DEVAMI VAR
Bunun neresine su dökeceksin der gibi bir işarette bulundum Sonra birden, çocuğa gel işareti yaptım.
Geldi. Su dökmeye hazırlanırken durdurdum. Sordun:
—Senin baban ne iş yapıyor?
—Öldü, dedi.
—Annen?
—Annem hasta.
—Böyle mi öğrettiler sana? Soran olursa böyle böyle mi de
dediler.
Sesim sert çıkmıştı. Belki korktu. Başını öne eğdi. O zaman fark
ettim. Bu bir bir kız çocuğuydu.
Kolundan tuttum, sarstım:
-Birde kız kılığına mı girdin sen?
Ağlar gibi oldu.
Devam ettim:
—Ne biçim aileniz var ya sizin. Bir türlü bitmiyorsunuz.
Su bidonu çocuğun elinden aldım. Bir kenara fırlattım.
-Beni evine götür, dedim. “Annene babana söyleyecek bir çift
sözüm var.
On dakika, belki on beş dakika sonra eve benzer bir yere, benzer
demek de mümkündeğil, bir yere geldik. İçeri girdik
Tek bir göz oda. Bir yer yatağı. Yatakta halen yatmakta olan bir
Kadın. Hasta, hem de çok hasta olduğu her halinden belli.
Ne diyeceğini şaşırdım. Çocuğa sordum:
—Annen mi?
Belli belirsiz “ evet” dedi.
-Siz burada mı yaşıyorsunuz?
Başını öne düşürdü.
—Sen mi bakıyorsun bu annene? Baban yok mu hakikaten?
—Yok
—Senin adın ne?
—Nevin.
—Okula gidiyor musun?
—Gidiyorum.
—Kaça?
—Orta ikiye.
Çocuk birden ağlamaya başladı ama ne ağlayış. Gözlerinden
yaş değil sel akıyor sanki, Annesi bin bir güçlükle kalkmaya çalıştı. Sanırım yardımsız da kalkamıyordu. Bu arada içeriye beş altı yaşlarında üstü naşı perişan bir oğlan çocuğu girdi. Nevin’in yanına gitti “ abla” diye sarıldı. O da ağlamaya başladı.
Dakikalarca ağlaştılar. Bin bir güçlükle onları sakinleştirdim.
Nevin’den okulunun adını aldım.
Umut verici sözler söylemeden oradan ayrıldım.
Mezarlıkçıktan çıkınca bir kahveye girdim. Garsondan bir kâğıt
ile bir de kalem aldım.
Karpuzcu Hüsnü’nün Karısına, diye başlayan bir mektuba
başladım.
Sen, Karpuzcu Hüsnü’nün karısı lafına kafayı takıp bana kafayı
yedireceğine Nevin’e kafayı tak ve de bir şey yapamamanın çaresizliği içerinde kafayı ye, dedim. Altına da imzamı attım
Karpuzcu Avukat Hüsnü
O an karımın bu yazdıklarıma da kafayı takacağını ve bir şekilde
bana ulaşacağını sanıyordum öyle de oldu:
Ertesi günü Nevin’in okuluna giderken telefon çaldı. Arayan
baldız Binnaz’dı. Malum sözlerden sonra “ ya enişte…” diye asıl mevzuya girdi.
—Evet Binnaz, dedim “O mektubu karpuzcu Hüsnü olarak
annenize, sonra düzelttim, annenize diyorum ablanıza ben yazdım.”
Tabi ki konuyu bilmediklerinden bir şey anlayanmışlar.
Nevin’in adresini verdim. “Bu adrese gidin o mektupta neler yazdığını öğrenin çok merak ediyorsanız, dedim. “Etmiyorsanız da yırtıp atın.” Sonra da “ güle güle “deyip telefonu kapattım.
Beş dakika kadar sonra da Nevin’in okuluna vardım. Müdür
Bey’i buldum. Kendimi tanıttım. Olanları anlattım.
— Bu kız ve ailesi için bir şeyler yapamaz mıyız, dedim.
Müdür Bey,
—Yapın Hüsnü Bey, dedi.
Böyle bir cevap beklemiyordum. Bozuldum. Belki ten rengim de
, Müdür Bey de bunu gördü. Ortamı yumuşatmak için:
-Buradaki çocukların çoğu böyle Hüsnü Bey, dedi. “Nevin
yine iyilerden…”
—İyilerden mi? Ne diyorsunuz Müdür Bey? Ondan da mı
kötüsü var?
—Nevin ile ailesine maddi olarak yardımcı olmak istiyorsanız
sınıf öğretmenine aracı olsun, dedi.
Böyle bir şey düşünmemiştim, kem küm ettim. Gülümsedi,
ancak bu gülümseyiş alaycı bir gülümsemeydi
—Mesela siz ayda beş yüz lira veremez misiniz Nevin’in
Ailesine? dedi
Sordum:
—Okulun, aile birliği falan böyle öğrencilere yardım etmiyor
mu?
Sinirlendi:
—Anlatamadım herhalde Hüsnü Bey, dedi. “ Okulun hemen
hemen tamamı beş aşağı on yukarı aynı durunda. Biz hangi birine yardımcı olalım. Ama siz bir vatandaş olarak örgütlenebilir hiç olmazsa bazı öğrencilerin rahatlaması için bir şeyler yapabilirsiniz.
—Anladım, dedim.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Müsaade isteyip oradan ayrıldım
orada burada şurada bir damla su içmeden bir kokma ekmek ağzıma almadan dolaştım. Ertesi gün akşama doğru uyandım. Bir bardak çay içtim. Lokantaya indin tam bir şeyler atıştırıyordum tam karşımdaki masada oturan yaşlı bir kadına gözüm takıldı. Bugün büroma gelmesi için hocama randevu vermiştim. Saate baktım randevu saati çoktan geçmişti. Bir ihtimal deyip sofradan kalktım bir taksiye indim. Büroya koştum. Büroya varınca saate baktım. Yine bir ümit karşı komşunun kapısını çaldım.
Kapı açılır açılmaz da sordum:
—Yaa Bekir, beni bugün hiç arayan soran oldu mu?
Bekir:
—Evet, dedi. İki saat kadar önce yaşlı bir kadın elinde birkaç
dosya ile sordu seni
—Ne dedin?
Soruma şaşırdı:
—Ne diyeceğim, dedi. “Burada öyle biri yok dedim,”
İki elime birbirine vurdum. Hayıflanarak ,” yapma yahu!”
Kendini suçlanmış gibi hissetmiş olmalı ki,
—Ne yapma yahusu, dedi. “ Gelen giden olursa burada böyle
biri yok” diyen sen değil misin?
—Bu başkaydı, dedim.
—Başka olduğu belli dedi. Merdivenlerden inerken sürekli “
gene aldattın ya beni Hüsnü” diye söylendi durdu.
Büroya uğramadan Bekir’e bile “ neyse hoşça kal falan demeden aşağıya indim. Moralim son derece bozulmuştu. Bu moral bozukluğundan yaşayacağım güzel bir şey azıcık kurtarabilirdi beni.
DEVAMI VAR
27 Kasım 2018 Salı
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI- 38- Yanağımdan bir makas aldı-
—Yok yok canım, dedi. “Acil değil.”
Öğretmenim, küçücük bir çocukmuş gibi yanağımdan bir makas
aldı. Gülümsedi.
—Ne zaman uygunsan o zaman gelirim ben, dedi.
Telefonumu kapatırken:
— Şu akıllı telefonlar ne nimet be hocam, dedim. “Ben
programıma baktım.
Bir kâğıda randevu verdiğim günü ve saati ve adresimi yazdım. Kağıdı hocama uzatırken,
—Buraya yazdım hocam, dedim. Sizce de münasipse.
Gözlüğünü taktı. Okudu. Düşündü.
— Sağ ol, dedi. Ben on yıllık her şeyi toplar gelirim sana.
Artık bana bir yol gösterirsin.
Kalktım.
— Sözü mü olur hocam, dedim. “Yarım saat sonra çok mühim
bir toplantım var da. Müsaade ederseniz ben gideyim.
Hocamın elini öptüm. Hesabı ödeyip hızlı adımlarla oradan
uzaklaştım.
Bir süre sonra ısrarla çalınan bir korna asabımı bozdu. Adamın biri yolun kenarına park etmiş sürekli korna çalıyordu. Belli ki yan taraftaki binalardan birinde oturan birini çağıyordu. Oraya doğru yaklaştım, yavaşça arabamın kapısını açtım. Aracın sürücüsü ne diyeceğimi tahmin etmiş olmalı ki, insanı deli edecek o çirkin küfrünü ettikten sonra pisliğini yaptı: “ Korna çalmak içim senden mi izin alacağım hırbo”
Belli ki adam insanlıktan nasibini almamış bir zavallıydı. Bulaşmanın bir anlamı yoktu. Cevap vermedim, döndüm. Tam bu sırada karşı taraftan gelmekte olan bir taksiye işaret ettim. Otele dönmek için taksiye bindim. Otele varınca da üzerindeki kıyafetlerle birlikte kendimi, ayakkabılarımı dahi çıkarmadan yatağa fırlattım. Bir süre sonra da uyuyakalmışım.
Uyandığımda saat kaçtı bilmiyorum ama kendimi son derece kötü hissediyordum. Üstelik de ter içindeydim. Uzun süreden beri hayır hayır uzun süreden beri değil yaşamım boyunca hiç böyle olmamıştım. Ter içindeydim, hafiften midem bulamıyordu ve de anlamsız bir biçimde içimde acayip bir korku vardı. O anda yanımda biri olsa “Çabuk bir ambulans çağırıp hastaneye götürün beni, bana bir şeyler oluyor “derdim.
Zar zor yataktan kalktım, tutuna tutuna lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp geri döndüm. Telefonu elime aldım. Resepsiyonu arayıp yardım isteyecektim. Kötüydüm ve de biraz sonra öleceğimi düşünüyordum.
Sanırım resepsiyonu arayamadan yatağa düşmüşüm. Gözlerimi açtığımda yataktaydım. Telefon da elimdeydi. Muhtemelen telefon edemeden kendimden geçmiştim. Sıkıntılı halimi atlatmıştım. Saate baktım. Sabah olmak üzereydi artık. Biraz sonra da ezan okunmaya başladı. Yatağa uzandım, televizyonu açtım.
Gündüz programlarından birinin tekrarı vardı. Telefonlarla sorular soruluyor konuk da soruları cevaplıyordu. İlgimi çekti. izlemeye başladım.
Yani, bu konular her zaman bana şey gelir. Sorunun biri vasiyet üzerineydi, konuk önce vasiyetin dinimizdeki yerini açıkladı sonra da soruyu soranın merak ettiği konuyu.
Birden babam geldi aklıma. Babam dediysem üvey babam. Ölmeden birkaç gün evvel ki sağlık durumu iyice bozulmuştu. Hastanede yalnızdık.
— Hiç olmazsa bayramlarda ayda yılda mezarıma uğrayıp bir fatiha okursun değil mi, demişti.
Üvey babamı sevmezdim ama iyi bir adamdı. Yaptığım bütün olumsuz şeylere rağmen bana hoşgörü ile yaklaşırdı. Zaman zaman annemin kızmalarına bile karşı çıkar “ Gençlikte olur böyle şeyler hanım. takma kafana, üzme çocuğu” derdi.
Aradan bilmem kaç yıl geçti, Bir kez bile mezarına gitmedim. Onun o söylediği vasiyete girer mi diye aramak için telefonu elime aldığımda bunun tekrar programı olduğunu anımsadım.
Üvey babam kötü bir adam değildi. Ne üvey babalar ne üvey anneler var. O, imkânları dâhilinde annem ve bana ve kız kardeşim Hümeyra’ya sahip çıkmış, zor şartlar altında beni ve kardeşimi okutmuş evlendirmişti.
İçin daraldı birden. Balkona çıktım. Geçmişe gittim. Babamın bana çektirdikleri değil benim ona çektirdiklerim aklıma geldi. Sırf annemi üzmek sırf o adamı üzmek için pek çok şey yapmıştım. O onların hepsine katlanmıştı.
Ona çok ama çok haksızlık yapmıştım.
Zaman zaman fevri davranışlarım olmuştur. Çoğu kez de bu davranışımın sonucu benim için sıkıntı yaratmıştır.
Otelden çıktım. Hedefim kabristandı. Sanmayım ki bir adımlık yer.
Otelin çıkış kapısında birkaç kez derin derin nefes aldım. Sonra da yola koyuldum. Sallana sallana değil hızlı adımlarla yürümem gerekiyordu. Sabahın çok çok erken saati olduğu için bunu yani hızlı adımlarla yürümeyi, gerçekleştirebilirdim. Daha evvel de yapmıştım.
Yürüyüşümün ilk dakikalarında aklıma bir şeyler geliyor, bazı mevzuları yorumluyor gelecek için bazı kararlar alıyorsam da zaman içerisinde bunların hepsi geçiyordu.
Bir süre sonra düşündüğüm oldu, beynim durdu. Bir şey düşünmez oldum.
Mezarlığa öğleye doğru vardım. Mezarlığın kapısından girdim Yürüdüm, yürüdüm hiçbir şey düşünmeden. Ve bir mezarın önünde durdum. Mezar taşına baktım. Taşın boyası silinmişti ama taşın yazısı okunabiliyordu. Bu benim babamın mezarıydı. Mezar iyice çökmüştü. Üzerinde bir tek ot dahi yoktu.
Yıllar yıllar yıllar sonrası aramadan taramadan bu mezarın başına gelmem bir mucizeydi. Bunun nasıl gerçekleştiği de benim izah etmem mümkün değildi.
Bir süre mezarın başında durdum. Aklımdan neler geldi neler
geçti. Dakikalar dakikaları kovaladı, biraz kendime geldim.
Önce, onun o zamanlar isteğini yerine getirdim. Fatiha okudum. Bu bana da iyi geldi. O kadar çok dolmuş olmalıyım ki babamla konuşmaya başladım. Ben anlattım o dinledi. ben anlattım o dinledi. Bu da bana iyi geldi. Zaman zaman da bazı şeyleri anlatırken ağlamıştım. Boşa dememişler ağlamak insanı rahatlatır diye.
Söylediklerim bitince etrafıma bakındım. . O an gözüm ona takıldı. On bir yaşlarında bir çocuk elinde bir parçası kırık su bidonu olduğu halde biraz ötemdeydi. Göz göze geldik.
—Su dökeyim mi abi, dedi.
DEVAMI VAR
—Yok yok canım, dedi. “Acil değil.”
Öğretmenim, küçücük bir çocukmuş gibi yanağımdan bir makas
aldı. Gülümsedi.
—Ne zaman uygunsan o zaman gelirim ben, dedi.
Telefonumu kapatırken:
— Şu akıllı telefonlar ne nimet be hocam, dedim. “Ben
programıma baktım.
Bir kâğıda randevu verdiğim günü ve saati ve adresimi yazdım. Kağıdı hocama uzatırken,
—Buraya yazdım hocam, dedim. Sizce de münasipse.
Gözlüğünü taktı. Okudu. Düşündü.
— Sağ ol, dedi. Ben on yıllık her şeyi toplar gelirim sana.
Artık bana bir yol gösterirsin.
Kalktım.
— Sözü mü olur hocam, dedim. “Yarım saat sonra çok mühim
bir toplantım var da. Müsaade ederseniz ben gideyim.
Hocamın elini öptüm. Hesabı ödeyip hızlı adımlarla oradan
uzaklaştım.
Bir süre sonra ısrarla çalınan bir korna asabımı bozdu. Adamın biri yolun kenarına park etmiş sürekli korna çalıyordu. Belli ki yan taraftaki binalardan birinde oturan birini çağıyordu. Oraya doğru yaklaştım, yavaşça arabamın kapısını açtım. Aracın sürücüsü ne diyeceğimi tahmin etmiş olmalı ki, insanı deli edecek o çirkin küfrünü ettikten sonra pisliğini yaptı: “ Korna çalmak içim senden mi izin alacağım hırbo”
Belli ki adam insanlıktan nasibini almamış bir zavallıydı. Bulaşmanın bir anlamı yoktu. Cevap vermedim, döndüm. Tam bu sırada karşı taraftan gelmekte olan bir taksiye işaret ettim. Otele dönmek için taksiye bindim. Otele varınca da üzerindeki kıyafetlerle birlikte kendimi, ayakkabılarımı dahi çıkarmadan yatağa fırlattım. Bir süre sonra da uyuyakalmışım.
Uyandığımda saat kaçtı bilmiyorum ama kendimi son derece kötü hissediyordum. Üstelik de ter içindeydim. Uzun süreden beri hayır hayır uzun süreden beri değil yaşamım boyunca hiç böyle olmamıştım. Ter içindeydim, hafiften midem bulamıyordu ve de anlamsız bir biçimde içimde acayip bir korku vardı. O anda yanımda biri olsa “Çabuk bir ambulans çağırıp hastaneye götürün beni, bana bir şeyler oluyor “derdim.
Zar zor yataktan kalktım, tutuna tutuna lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp geri döndüm. Telefonu elime aldım. Resepsiyonu arayıp yardım isteyecektim. Kötüydüm ve de biraz sonra öleceğimi düşünüyordum.
Sanırım resepsiyonu arayamadan yatağa düşmüşüm. Gözlerimi açtığımda yataktaydım. Telefon da elimdeydi. Muhtemelen telefon edemeden kendimden geçmiştim. Sıkıntılı halimi atlatmıştım. Saate baktım. Sabah olmak üzereydi artık. Biraz sonra da ezan okunmaya başladı. Yatağa uzandım, televizyonu açtım.
Gündüz programlarından birinin tekrarı vardı. Telefonlarla sorular soruluyor konuk da soruları cevaplıyordu. İlgimi çekti. izlemeye başladım.
Yani, bu konular her zaman bana şey gelir. Sorunun biri vasiyet üzerineydi, konuk önce vasiyetin dinimizdeki yerini açıkladı sonra da soruyu soranın merak ettiği konuyu.
Birden babam geldi aklıma. Babam dediysem üvey babam. Ölmeden birkaç gün evvel ki sağlık durumu iyice bozulmuştu. Hastanede yalnızdık.
— Hiç olmazsa bayramlarda ayda yılda mezarıma uğrayıp bir fatiha okursun değil mi, demişti.
Üvey babamı sevmezdim ama iyi bir adamdı. Yaptığım bütün olumsuz şeylere rağmen bana hoşgörü ile yaklaşırdı. Zaman zaman annemin kızmalarına bile karşı çıkar “ Gençlikte olur böyle şeyler hanım. takma kafana, üzme çocuğu” derdi.
Aradan bilmem kaç yıl geçti, Bir kez bile mezarına gitmedim. Onun o söylediği vasiyete girer mi diye aramak için telefonu elime aldığımda bunun tekrar programı olduğunu anımsadım.
Üvey babam kötü bir adam değildi. Ne üvey babalar ne üvey anneler var. O, imkânları dâhilinde annem ve bana ve kız kardeşim Hümeyra’ya sahip çıkmış, zor şartlar altında beni ve kardeşimi okutmuş evlendirmişti.
İçin daraldı birden. Balkona çıktım. Geçmişe gittim. Babamın bana çektirdikleri değil benim ona çektirdiklerim aklıma geldi. Sırf annemi üzmek sırf o adamı üzmek için pek çok şey yapmıştım. O onların hepsine katlanmıştı.
Ona çok ama çok haksızlık yapmıştım.
Zaman zaman fevri davranışlarım olmuştur. Çoğu kez de bu davranışımın sonucu benim için sıkıntı yaratmıştır.
Otelden çıktım. Hedefim kabristandı. Sanmayım ki bir adımlık yer.
Otelin çıkış kapısında birkaç kez derin derin nefes aldım. Sonra da yola koyuldum. Sallana sallana değil hızlı adımlarla yürümem gerekiyordu. Sabahın çok çok erken saati olduğu için bunu yani hızlı adımlarla yürümeyi, gerçekleştirebilirdim. Daha evvel de yapmıştım.
Yürüyüşümün ilk dakikalarında aklıma bir şeyler geliyor, bazı mevzuları yorumluyor gelecek için bazı kararlar alıyorsam da zaman içerisinde bunların hepsi geçiyordu.
Bir süre sonra düşündüğüm oldu, beynim durdu. Bir şey düşünmez oldum.
Mezarlığa öğleye doğru vardım. Mezarlığın kapısından girdim Yürüdüm, yürüdüm hiçbir şey düşünmeden. Ve bir mezarın önünde durdum. Mezar taşına baktım. Taşın boyası silinmişti ama taşın yazısı okunabiliyordu. Bu benim babamın mezarıydı. Mezar iyice çökmüştü. Üzerinde bir tek ot dahi yoktu.
Yıllar yıllar yıllar sonrası aramadan taramadan bu mezarın başına gelmem bir mucizeydi. Bunun nasıl gerçekleştiği de benim izah etmem mümkün değildi.
Bir süre mezarın başında durdum. Aklımdan neler geldi neler
geçti. Dakikalar dakikaları kovaladı, biraz kendime geldim.
Önce, onun o zamanlar isteğini yerine getirdim. Fatiha okudum. Bu bana da iyi geldi. O kadar çok dolmuş olmalıyım ki babamla konuşmaya başladım. Ben anlattım o dinledi. ben anlattım o dinledi. Bu da bana iyi geldi. Zaman zaman da bazı şeyleri anlatırken ağlamıştım. Boşa dememişler ağlamak insanı rahatlatır diye.
Söylediklerim bitince etrafıma bakındım. . O an gözüm ona takıldı. On bir yaşlarında bir çocuk elinde bir parçası kırık su bidonu olduğu halde biraz ötemdeydi. Göz göze geldik.
—Su dökeyim mi abi, dedi.
DEVAMI VAR
22 Kasım 2018 Perşembe
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI- 37- BÖLÜM- UTANARAK SÖYLÜYORUM-
Utanarak söylüyorum, aklım sıra sizi tehdit ettim:
— Eğer o kız mezun olamazsa yemin ediyorum demiş ve sonra
da size küfür etmiştim.
Sultan Hoca sanırım o anları hatırladı. Özlediğim o tebessümü ile “Küfrün ve tehdidin işe yaradı mı bari” dedi.
Hocamın ellerine sarıldım.
— Hocam bu konuyu kapatsak, dedim. “Çok utanıyorum. “
Hani bazen bir söz vardır, bazen bir mimik bazen bir davranış
bazen susmak. Anlayana çok şey mana eder…
Hocam öyle bir, nasıl söz söyleyeyim öyle bir iç geçirdi ki o an,neler geldi gözlerimin önünden neler geçti. Mesela yukarıdaki sözünü ettiği olay bile okuldan kovulmama ya da ailem tarafımdan okuldan alınmama kadar gidecek bir sürecin başlangıcı olabilirdi.
Şimdi belki siz “ Ben Sultan Hoca’nın yerine oldaydım en ağır şekilde cezalandırtman için her şeyi yapardım.” diyebilirsiniz. Bu da bir görüş tabi. “
Konuyu dağıtmak için:
—Hocam sizi çok iyi gördüm sağlığınız iyi maşallah, dedim.
Duymazlıktan geldi söylediklerimi. Sonra da kendi söyleyeceklerini üzerine basa basa tane tane söyledi:
—Senin o tehdidin ve halen ağzına yakıştıramadığım küfrün
olmasaydı parantez içerinde söylüyorum, parantezin içine de ünlem işareti koyuyorum, evet o güzel sözlerin ve davranışların olmasaydı kanaat kullanarak Zeliha’ya geçer not verecektim, dedi.
Hocamın sözleri sertti.
—Kızcağız senden böyle bir istememiş. Konuştum. Üzerine ne
vazifeydi senin? .
— Hocam, dedim yalvarırcasına.
Aklıma havayı yumuşatacak bir söz geldi.
—Ama hocam siz de bana kızmışsınız kızcağızı cezalandırmışsınız.
— Çocuğum Zeliha kalacaktı. Ama ben kanaat kullanıp onu
geçirecektim. Senin o davranışın kıza iyilik değil kötülük oldu. Eğer onu geçirseydim tehdidim işe yaradı, diye düşünecektin. Sağda solda hava atıp kötü örnek olacaktın.
Açıklama yapmak istedim:
—Ama hocam yine de…
Yılların hocası tabi. Bu konuya dönmemin tartışmanın artık
hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. İşaret parmağını dudaklarına doğru götürdü,
—Öğretmenin karşısında bu kadar konuşulmaz dedi. “Ne bu
çene?
Ve akabinde sorunsunu sordu:
— Eee, söyle bakalım, ne yapıyorsun şimdi?”
Kasıldım, gururla:
— Avukat oldum hocam, dedim.
Sevindi. Bir şey söylemesini bekledim:
-Evet, hocam, dedim.
— Cidden mi avukat oldun?
— Evet hocam. Hem de sıradan değil iyi bir avukatım.
— Desene atalarımız iyi olacak hastamın doktor ayağına gelir
diye.
Tam aradığım bir soruydu. Yapmacık da olsa kaygılanır gibi
yaptım, heyecandım:
—Hocam bir sorun mu var?
Varmış:
—Hem de nasıl Hüsnü, dedi. On senedir iliğimi kemiğimi
sömürdü. On avukat değiştirdim gene de sıfıra sıfır elde var sıfır.
Kaşlarımı çattım. Bilgiçlik tasladım. İyi avukat demiştim ya, onun da havası var tabi:
—Birde ben bakayım hocam, dedim.
Sevindi:
—Cidden mi? Bakar mısın hakikaten?
—Lafı mı olur hocam?
—Ama bak, bende para mara kalmadı ha.
Ellerinden tuttum. Saygıyla öptüm:
—Paranın lafı mı olur hocam, dedim. “Sizleri ölünceye kadar
sırtımızda taşısak hakkını ödeyemeyiz. Mesele nedir hocam?
Çantasını açtı. Bir parça kâğıt çıkardı. Kalem de çıkardı. Uzattı:
—Sen şuraya adresini yaz, dedi.” Yarın ben sana bütün
dosyaları kararları onları bunları toplar getiririm, Saat kaçta geleyim.”
İşten başımı kaldıramıyorum havasına girmek için
— Randevularıma, duruşmalarıma bir bakayım hocam, dedim.
Cep telefonumu çıkardım. “
“ Evet, evet, o gün mahkemem” var diyerek bir süre telefonuma
baktım. Sonra kendimi büyük göstermek için öğretmenimin gözleri içine bakarak konuştum:
—Hocam çok acilse davaları randevuları hatta vereceğim
konferansları iptal edebilirim!
19 Kasım 2018 Pazartesi
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI - 36 BÖLÜM- LİSEDEN HÜSNÜ
Zihnimi tam kapasite ile çalışması için zorladım. Ve bir yerden yakalar gibi oldum. Bu benim lisedeki tarih öğretmenim Sultan Hanım olabilirdi. Tüm cesaretimi topladım, yanına gittim:
— Sultam Hocam, dedim.
Uzun uzun baktı, baktı Belli ki tanımaya çalıştı. Gülümsedi
-Evet dedi. “Benim.”
Elini öpmek için davrandım, müsaade etti, saygı ile öptüm. Epeyce bir yaşlanmıştı.
—Ben liseden Hüsnü, dedim, Anımsamasına yardımcı olmak
için. numaramı da söyledim soyadımı da.
—Otur biraz, dedi.
Oturdum.
Anımsamasına yardımcı olacak bir şeyler bulmaya çalıştım. Kendimce buldum da. Buldum da… Niye bulduğumu değişik
bir tarzda söylediğimi şimdi anlayacaksınız.
Gözlerini içine bakarak:
“ Anımsayın Hocam, dedim. “Okulun son günleriydi. Bir gün siz
tam okuldan çıkmıştınız ki ben,dudağımda bir de sigara olduğu halde yanınıza gelmiştim.
Şaşırdı:
- Liede mi yaptın bunu?
Utandım.
- Karıştırmayın orayı hocam, dedim.
— Eeeee!
Aklım sıra gözünüzü korkutmak için
—Zeliha’yı bırakmıyorsun değil mi? “dedim.
— Eeee!
Bir şeyler hatırlamaya başladığını anladım.
Zihnimi tam kapasite ile çalışması için zorladım. Ve bir yerden yakalar gibi oldum. Bu benim lisedeki tarih öğretmenim Sultan Hanım olabilirdi. Tüm cesaretimi topladım, yanına gittim:
— Sultam Hocam, dedim.
Uzun uzun baktı, baktı Belli ki tanımaya çalıştı. Gülümsedi
-Evet dedi. “Benim.”
Elini öpmek için davrandım, müsaade etti, saygı ile öptüm. Epeyce bir yaşlanmıştı.
—Ben liseden Hüsnü, dedim, Anımsamasına yardımcı olmak
için. numaramı da söyledim soyadımı da.
—Otur biraz, dedi.
Oturdum.
Anımsamasına yardımcı olacak bir şeyler bulmaya çalıştım. Kendimce buldum da. Buldum da… Niye bulduğumu değişik
bir tarzda söylediğimi şimdi anlayacaksınız.
Gözlerini içine bakarak:
“ Anımsayın Hocam, dedim. “Okulun son günleriydi. Bir gün siz
tam okuldan çıkmıştınız ki ben,dudağımda bir de sigara olduğu halde yanınıza gelmiştim.
Şaşırdı:
- Liede mi yaptın bunu?
Utandım.
- Karıştırmayın orayı hocam, dedim.
— Eeeee!
Aklım sıra gözünüzü korkutmak için
—Zeliha’yı bırakmıyorsun değil mi? “dedim.
— Eeee!
Bir şeyler hatırlamaya başladığını anladım.
17 Kasım 2018 Cumartesi
KARPUZCU HÜSNÜ’NÜN KARISI – 35.BÖLÜM-
—Yani kusura bakma ama onlardan birini satıp hayrını yapabilirsin. Benim paramla mı hayır yapacaksın?
Doğrusunu söylemek gerekirse bir mazeret üretip veremeyeceğini söyleseydi kendimi o anki kadar kötü hissetmezdim. Yine de soğukkanlı davrandım.
— Tamam da dedim. “Onlar şu an için satmaya uygun değil.”
—Benimkilerin uygun olduğu kanaati sende nasıl hasıl oldu Holding sahibi isem tomar tomar paraları sağa sola satmak için zula mı ettim?
— Borç olarak vereceksin.
— Nasıl ödeyeceksin? Boş gezenin boş kalfasısın.
İçimden “ ya sabır çektim.”
— Abi niye öyle söylüyorsun, dedim.
Daha da ileri gitti:
— Karpuz satarak mı ödeyeceksin o kadar parayı, dedi.
İşte, yine kapıyı çarpıp çıkmak için bir durum ortaya çıkmıştı. Bu sefer öyle yapmadım.
— Tamam ağabey, dedim. “Ben bir şekilde hallederim.”
— Et bakalım, dedi.
Kalktım, daha fazla bir şey söylemeden “ hoşça kal” deyip çıktım.
Hallettim de. Bankadan kredi çektim. O bahsettiğim dükkânı pazarlık etmeden aldım. Tapusunu cebime koydum. Ağabeyimin çalışma ofisine gittim. Sekreterinin karşı koymasına rağmen odasına girdim. Odasında birileri de vardı. Bu da istediğim bir şeydi.
Tapu kâğıtlarını çıkartıp ağabeyimi önüne fırlattım:
— Dünya sadece senin üzerime kurulu değil, dedim. “Hayatında bir kez olsun, birine çıkar beklemeden sırf Allah rızası için bir iyilik yapacaktın be!”dedim. “İstediğim para benim için bir servetti ama senin için çekirdek parasıydı. Vermedin vermenin ötesinde beni bir kez daha ezdin ama artık yok. Beni ezemeyeceksin. Senin gibi bir ağabeyim olduğu için utanç duyuyorum.”
Masanın üzerinden tapu kâğıtlarını aldım. Kapıyı çarparak dışarıya çıktım. Sekretere de bir öğüt vermeyi ya da öneride bulunmayı ihmal etmedim:
—Şuraya bir güvenlikçi alın, hangi çağda yaşıyoruz? Sen dahil içeridekilerin hepsini öldürmüş olarak buradan ayrılıyor olabilirdim şu anda.
Biraz sonra içimde bir acı hissettim. Bir pişmanlık duydum. “ Adamlar, içeride kadın da var mıydı anımsayamadım- ne düşünecekler ağabeyim hakkında. Evet de bu kadar ağır sözleri de hak etmemişti hani. Tam aramız düzeliyor derken…
Yüksek sesle neyse boş ver, dedim kendi kendime. Ölenle olana çare yok dedim. Kendimi teselli ettim. Güzel şeyler düşündüm güzel oldu. Bir iyilik yapmanın hoşluğu ile içime bir neşe geldi. Canın da bir kahve çekti. Etrafıma bakındım kahve içebileceğim bir yer bulmak ümidiyle. Biraz ileride öyle bir yer vardı.
Kahvemden birkaç yudum almıştı ki gözüm birine takıldı. Ben bu kadını bir yerden tanıyordum da, kim?
DEVAMI VAR
—Yani kusura bakma ama onlardan birini satıp hayrını yapabilirsin. Benim paramla mı hayır yapacaksın?
Doğrusunu söylemek gerekirse bir mazeret üretip veremeyeceğini söyleseydi kendimi o anki kadar kötü hissetmezdim. Yine de soğukkanlı davrandım.
— Tamam da dedim. “Onlar şu an için satmaya uygun değil.”
—Benimkilerin uygun olduğu kanaati sende nasıl hasıl oldu Holding sahibi isem tomar tomar paraları sağa sola satmak için zula mı ettim?
— Borç olarak vereceksin.
— Nasıl ödeyeceksin? Boş gezenin boş kalfasısın.
İçimden “ ya sabır çektim.”
— Abi niye öyle söylüyorsun, dedim.
Daha da ileri gitti:
— Karpuz satarak mı ödeyeceksin o kadar parayı, dedi.
İşte, yine kapıyı çarpıp çıkmak için bir durum ortaya çıkmıştı. Bu sefer öyle yapmadım.
— Tamam ağabey, dedim. “Ben bir şekilde hallederim.”
— Et bakalım, dedi.
Kalktım, daha fazla bir şey söylemeden “ hoşça kal” deyip çıktım.
Hallettim de. Bankadan kredi çektim. O bahsettiğim dükkânı pazarlık etmeden aldım. Tapusunu cebime koydum. Ağabeyimin çalışma ofisine gittim. Sekreterinin karşı koymasına rağmen odasına girdim. Odasında birileri de vardı. Bu da istediğim bir şeydi.
Tapu kâğıtlarını çıkartıp ağabeyimi önüne fırlattım:
— Dünya sadece senin üzerime kurulu değil, dedim. “Hayatında bir kez olsun, birine çıkar beklemeden sırf Allah rızası için bir iyilik yapacaktın be!”dedim. “İstediğim para benim için bir servetti ama senin için çekirdek parasıydı. Vermedin vermenin ötesinde beni bir kez daha ezdin ama artık yok. Beni ezemeyeceksin. Senin gibi bir ağabeyim olduğu için utanç duyuyorum.”
Masanın üzerinden tapu kâğıtlarını aldım. Kapıyı çarparak dışarıya çıktım. Sekretere de bir öğüt vermeyi ya da öneride bulunmayı ihmal etmedim:
—Şuraya bir güvenlikçi alın, hangi çağda yaşıyoruz? Sen dahil içeridekilerin hepsini öldürmüş olarak buradan ayrılıyor olabilirdim şu anda.
Biraz sonra içimde bir acı hissettim. Bir pişmanlık duydum. “ Adamlar, içeride kadın da var mıydı anımsayamadım- ne düşünecekler ağabeyim hakkında. Evet de bu kadar ağır sözleri de hak etmemişti hani. Tam aramız düzeliyor derken…
Yüksek sesle neyse boş ver, dedim kendi kendime. Ölenle olana çare yok dedim. Kendimi teselli ettim. Güzel şeyler düşündüm güzel oldu. Bir iyilik yapmanın hoşluğu ile içime bir neşe geldi. Canın da bir kahve çekti. Etrafıma bakındım kahve içebileceğim bir yer bulmak ümidiyle. Biraz ileride öyle bir yer vardı.
Kahvemden birkaç yudum almıştı ki gözüm birine takıldı. Ben bu kadını bir yerden tanıyordum da, kim?
DEVAMI VAR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)