5 Ağustos 2022 Cuma

 

KARDEŞ

 

Uzun süredir konuşmuyorlardı ve de görüşmemişlerdi.

Kucaklaştılar, öpüştüler, birbirlerinin halini hatırını sordular. Mumin, Satılmış’ı  Erkan’ın kahvehanesinde bulmuştu.

Satılmış sordu:

-Pek keyfin yok. Bir şey mi oldu?

Mumin, çayında bir yudum aldı

-Dün dedi. Dün bacını gördüm.

Satılmış meraklandı. Satılmış ile kardeşi Rezzan yıllardır görüşmüyordu. Bu konuşma öylesine bir görüşmeme değildi.

-Dün Rezzan Bacıyı hastanede gördüm.

Satılmış sandalyesini masaya yaklaşırdı.

-Kötü bir şey yok inşallah.?

- Yüzünde gözünde morluklar vardı. Sağ mı desem sol mu desem kolunun biri de alçıdaydı.

Satılmış, yutkundu.

-Kocası mı yapmış?

-Bilmem ki. Konuşmadık .

Mumin:

-Yaa Satılmış dedi, kızı sadist birine verip defterini kapattınız. Satılmış:

-O da  o herif için değil ailesini tüm sülaleyi elinin tersi ile itti Mumin. Beni de evinden kovdu.Ölürsen ölüme gelme dedi bana. Ben de senin ölüne gelmem dedi.Az da olsa konulara vakıfsın sen.

-Cahilliğine ver.

Yaşlı bir adam yanlarından geçerken” Hoş geldin Mumin” dedi. “ Baban nasıl?”

-İyi Durmuş Dayı.

-Selamımı söyle.

-Söylerim.

Mumin ayağa kalktı.Elini uzattı.

-Ben kaçıyorum, dedi. Görüşürüz.

Tokalaştılar.

 Satılmış da Mumin’den sonra ayağa kalktı. Çay paralarını masaya bıraktı.Sonra da kahvehaneden ayrıldı. Bir süre sağda solda dolaştıktan sonra eve gitti. Tam yatacakken gözü duvar saatine takıldı. Yatmaktan vazgeçti. Kalınca giyindi arabasının anahtarını aldı, dışarıya çıktı.  Gece yarısına az bir zaman kala Rezzan’ın yaşadığı beldeye vardı. Rezzan’ın evine gitti, başına gelebilecek her şeyi göze alarak kapıyı çaldı. Bir kez, iki kez, üç kez. Dördüncüyü alacaklıymış gibi çaldı. Tam geri dönecekti ki kapı yavaşça açıldı.

Satılmış teklifsiz içeriye girdi, kapının önünde durdu. Elini beline dayayıp kardeşinin vereceği tepkiyi bekledi. Onu tepeden tırnağa süzdü. Sonra kollarını iki yana açtı.

Ağabeyinin parlayan gözleri ve beden dili Rezzan’ı  biraz rahatlatmıştı. Kollarını açtı “ Abi, hoş geldin” diyerek ona sıkı sıkı sarıldı. Bir süre sonra Satılmış Rezzan’ı kendinden ayırdı:

-Ne bu halin?

-Boş ver abi. Alıştım artık.

- Annemin babamın haberi yok mu bu halinden? Niçin onların yanına gitmedin? Ya da telefon edip anne, baba halim bu demedin mi?

- Onların yüzüne bakacak halim mi var abi?

Rezzan ağlamaya başladı. “ Onların yüzüne bakacak halim mi var abi, dedi. Bulunmaz Bursa kumaşı gibi, ondan başka erkek kalmamış gibi tüm sülaleyi defterden silip yapma etme okulun bitsin sonra ne yaparsan yap demelerine aldırmadan.

Satılmış kardeşinin gözyaşlarını sildi. “ Tamam” dedi.” Olan olmuş.

Eskiyi konuşmanın anlamı yok.

-İçeriye girsene. Korkma kimse yok içeride.

Satılmış güldü. Kardeşinin gözleri içine bakarak tane tane:

-Ben senin üzülmenden korkarım, dedi. “ Haydi, bize gidiyoruz.”

2 Ağustos 2022 Salı

 

 

KÖPEK

Bir süredir hasta. Hastalığı gün geçtikçe daha da kötüye gidiyor.

Günlerinin  çoğunu yatarak geçiriyor. Çok bunalırsa  evin birkaç yüz metre uzağındaki parka gidiyor  bazen saatlerce orada otuyor. Bazen uyukluyor, bazen dalıp gidiyor bazense etrafınnda olup bitenlere bakarak kafasını dağıtmaya çalışıyor.

Parkta  köpek çok. Hayvan severler zaman zaman yemek getiriyorlar. Köpekler bir anda o tarafa koşuyorlar kendilerine verilen yemeğe üşüşüyorlar. Biri hariç.

Köpeklere hiç dokunmayanlar yanından  yanlarından  geçerek  onlarla dostluk kuran, başlarını okşayan,  onlarla oynayanlar var. Hiç kimsenin yanına yaklaşmadığı  bir köpek daha var parkta. Kendine uygun bir yerde hep uyuyan bir köpek. Belli ki hasta.  Tüyleri yer yer dökülmüş, yürürken sendeleyen, getirilen yemeklerden yemeyen , hiç kimseye kuyruk sallamayan ,  zaman zaman belki acı çektiğinden, belki iyice acıktığından ya da susadığından boğuk boğuk birkaç kez havlayan.

Hasta adam  bir anda irkildi.Boş banlardan birine oturmuştu. Birkaç metre ötesindeki ağacın altında da o köpek. Melül melül ona bakıyordu. Benden korkmadın, benden miden bulanmadı geldin yanıbaşıma oturdun der gibiydi, sağ ol, der gibiydi.

Hasta adam hen o köpegi oradan kovmak ya da kazasız belasız oradan kalkıp başka bir yere oturmak istedi ise de bu fikrinden vazgeçti Köpeğin gözler içine bakarak,

-Ne haber nasılsın,dedi.  Akabinde de  de gelirken aldığı gazeteyi açtı. Gözüne hemen tecazüz haberleri, cinayet haberleri çarptı. Asabı bozuldu. Gazeteyi buruşturup attı.Az evvel yanında olan köpeğin kalkıp gittiğini fark etti. Parkı süzdü. O köpek oradan  kalkmış her zaman olduğu gibi kendisine yer edindiği  parkın en köşesine gitmiş yatmıştı.

Ertesi gün yanında bir minder getirdi hasta adam. O köpeği o köşede buldu. Korka korka, çekine çekine de olsa yanına yaklaştı, minderi altına koyup oturdu. Köpek ile göz göze geldi. Köpek kuyruğunu salladı  ya da ona öyle geldi sevindi. Ona hastalığından bahsetti, çok ağrısı olduğundan bahsetti.

Sonra dateşekkür etti. Geirken kasaptan aldığı birkaç kemiği köpeğin önüne bıraktı.” Afiyet olsun “ dedi. Yavaşça kalkıp oradan uzaklaştı. Birkaç adım gittikten sonra durdu döndü köpeğe baktı. Köpek kemikleri yemeye çalışıyordu. Hasta adam kendi karnını doyuyormuş gibi sevindi.

Hasta adam o günden sonra birkaç gün evden çıkamadı. Kendisini iyice kötü hissetmeye başlamıştı, Kendisine yardım edecek kimse de olmadığın için zorunlu  ihtiyaçlarını gidermek için evden çıktı. Küçük bahçesini geçti. Dışarıya çıktı. Onu gördü. Gözlerine inanamadı. Yanlış görme olasılığına karşı gözlerini oğuşturdu. Yanlışlık yoktu. Parktaki o köpek bahçe kapısının önünde yatıyordu. Niçin orada olduğu aşikardı.

Hasta adam, köpeğe doğru eğildi: “ Beni mi merak ettin?”dedi. Köpek kuyruğunu salladı, ayağa kalktı. Hasta adam  bahçe kapısını açtı, içeriyi işaret ederek  haydi gir, gel!” dedi. Köpek söylenenleri anlamış gibi ama biraz ürkek içeriye girdi.

Hata adam:

-Sen açsındır da, dedi. Sen burada dur, ben sana kemik getireyim.

Hasta adam dışarıya çıktı, bahçe kapısını ne olur ne olmaz diyerek sıkıca kapadı, fazla oyalanmadan alışverişini yaptı, Kasap Nurcan Hanım’dan da birkaç kemik aldı.

Hasta adam o gün ve o gece bahçe kapısını açık bıraktı. Köpeğin hiç de gitmeye niyeti olmadığını anlayınca ertesi sabah bahçenin bir köşesine zor da olsa bir köpek kulübesi yaptı. Alışsın diye kulübenin önüne ve içine  birkaç kemk, b,r tas su  bıraktı.

Kendisine gösterilen sevgi ve dostluk köpeğe iyi gelmişti, hasta adam bunu müşahade etti bu durum ona da iyi geldi.

Bir hafta kadar sonra sabah saatlerinde bahçeye çıkan hasta adam köpeğini göremedi. Oysa her zaman o bahçeye çıkınca köpeği de kulübesinden çıkar hasta adam yakın alaka gösterirdi.

Hasta adam sağa sola baktı köpek yoktu. Kulubenin yanına gitti. Köpek kulubedeydi de kulubede bir şeyler vuku bulmuştu Köpek  ölmüştü,  Kulubede de tam 7 yavru vardı.

Hasta adam ellerini beline dayadı, uzun uzun kulubeye, ölen köpeğe ve yavrularına aktı. Ne yapacağını şaşırdı. Henüz gözleri dahi açılmamış bir köpeği kim alırdı? Onları  ölsünler diye  dışarıya da atamazdı. Bu köpek buraya geldi ise bir sebebi olmalıydı.

Hasta adam sinirlendi: “ Ben kendime bakamıyorum, bu hasta halimle size nasıl bakayım? “ diye sinirlndi.  Yaşadığı bu kısa stres bile  hasta adamın kendisini çok kötü hissetmesine sebep oldu. İçeri girdi. Divanın üzrine uzandı. Bir süre sonra gözlerini açtı. Gözü hemen karşı duvardaki dedesinin fotoğrafına takıldı. Dedesini çok severdi. Bu fotoğraf ondan kalan birkaç hatıradan biri idi. Fotoğrfta dedesi vardı, ayı saldırısında kendisini kurtaran  Fıstık isimli köpeği ve  gözleri henüz açılmış yavruları vardı. Anımsadığı kadarıyla  Fıstık bu fotoğraftan birkaç gün sonra bir sokak magandasının açtığı ateş esnasında ölmüştü

Hasta adamın çocukluğu köyde geçmişti. Pek çok kez annelerini kaybeden yavrular görmüş, onları büyütmek için verilen uğraşlara şahit olmuştu.

Hasta adam o günlerden edindiği tecrübeleri değerlendirdi, bastonunu eline aldı, kulubeye gitti. Yavrulara hitaben “ Kokmayın ne yapıp yapıp siz yaşatacağım siz bana bir emanetsiniz.” dedi.

Bu andan bir süre sonra hasta adamın kahkahaları bahçenin her tarafını  kaplıyordu. Sağlıklı bir şekilde ele gelmeye başlayan yavru  köpeklerle oynuyorlardı ki telefon çaldı: Arayan doktoruydu. Kontrol tarihini geçirdiği  için merak etmişti.

Doktor, aklına kötü şeyler geldiğinden korkarak sordu:

-Nasılsın?

Hasta adam cevap verdi:

-Bomba gibi.

-Muayene tarihin geçti. Merak ettim seni.

-Valla Doktor Bey, yavrularla uğraşmaktan  hastalığımı da kontrol tarihini unuttum ben. Hem iyiyim, gelmesem olmaz mı?

Yavru köpeklerden birkaçı üzerine atladı, birkaçı elini yüzünü çalıştı. Hasta adam “ doktorla rahat  konuşamayacağını anlayınca

“Şimdi müsait değilim “ dedi. “ Ben  sizi biraz sonra arasam.”

17 Temmuz 2022 Pazar

 

DEDE

 Onlardan bahsetmeyeceğim. Diyeceksiniz ki bundan sonra anlatacaklarınız bizi çok mu alakadar edecek? Okuyun, görün.

Mutlaka siz de biliyorsunuz ki hiç beklemediğiniz bir anda olumlu ya da olumsuz olay ya da olaylar insanın başına gelebiliyor.

Yıllar evvel , çok yıllar evvel çaresiz kaldığım bir gün  

hiç tanımadığım genç bir adamın önerisini kabul ettim, Kabul etmek mecburiyetindeydim.

Genç adam “ kalacak bir yer buluncaya kadar dedemin yanında kal ” demişti.

Dede doksan yaşlarındaydı. Beni güler yüzle karşıladı. Evin odalarından birini bana tahsis etti. Bununla da kifayet etmedi odanın anahtarını bana verdi, “ Gidinceye kadar bu oda senin, dedi istediğin gibi kullan.”

Orada kaldığımın beşinci ya da altıncı gününde bir şeyin farkına vardım. Bir süre dedeyi izledim.

Dede, her sabah beş sularında kalkıyor, bir bardak su içiyor elini yüzünü yıkadıktan sonra ocağa çay koyuyor, çay demleninceye kadar da kahvaltısını hazırlıyor akabinde de güzel bir kahvaltı yapıyordu.

Kahvaltı sonrasında limonlu çayını içerken de az 30 dakika kitap okuyor ya da dolmakalem ile bir şeyler yazıyordu. Okuduğu kitabı değil ama yazdıklarını merak ediyordum doğrusu.

Daha sonra kendince evi topluyor toplarken de Türk sanat müziği dinliyor zaman zaman da şarkıya eşlik ediyordu.

Dedenin her yaptığını sizinle paylaşmayacağım tabi. Mesela,  günde bir saatini bağlama çalarak ya da solfej yaparak geçiriyordu ki bu eylemi aşağı yukarı saat 11’de yapıyordu. O yaşta böyle bir uğraş beni şaşırttı desem…

Öğle yemeğini hiç ihmal etmiyor. Mutlaka saat12-13 arası öğle yemeğini yiyor, yemek sonrası bir fincan Türk kahvesi içiyor. İçerken de kahvesini hüpletmekten büyük bir keyif alıyordu. Sonra da umumiyetle yarım saat şekerleme yapıyordu.

Hızlı geçeceğim, günde en az yarım saat yürüyüşü keyifsiz bile olsa ihmal etmiyordu. Çiçekleri ile konuşuyor, suluyordu. Bu arada yazmayı unuttum, her sabah dua ediyordu.

Daha da ilginç ( en azından bana öyle geldi) yabancı dil öğrenmeye çalışıyordu. Öğrenirken de bazen çok seviniyor ayağa kalkarak “ oley” diye bağlıyordu.

En  geç saat 22’de pijamalarını giyerek yatıyordu.

Ertesi günü kalacak bir yer bulduğumdan oradan ayrıldım.

Şu anda büyük bir firmanın genel müdürüyüm. Sanırım bunda da en büyük pay dedenin oldu.

14 Temmuz 2022 Perşembe

 

 

GARSON BURAYA BAK

Yağmur birden bire bastırdı. Kahve de doldu. Cehan da boş bir iskemle buldu. Tespihini sallayarak, ukalaca:

-Garson demli ve limonlu bir çay buraya dedi.

-Yan masadaki sohbet çocuklar üzereydi. Sohbet Cehan’ın da ilgisini çekti. Konuşulanlara kulak verdi. Masada oturanlardan en yaş almış olanı az evvel sorulan bir soruya yanıt verdi

-İkisi de kurtardı kendini. Kızı nişanladık. Oğlan da bu yıl doktor çıkacak inşallah.

Az evvel soruyu soran.” Maşallah maşallah” dedi. “Ne mutlu sana.” Garsona seslendi:

-Metin oğlum bizim çayları tazele.

-Masada oturanlardan sakallı olan, kendisine soru yöneltilmemesine rağmen:

-Darısı benim oğlanın başına Mert Amca, dedi.

-Sahi senin oğlanlar ne yapıyor?

-Oğlan makine mühendisliğini kazandı bu yıl. Küçük de okumak istemedi. Çocukluğundan beri oto tamirciliğine meraklaydı. Tanırsınız belki, Gani Usta’nın yanına çırak olarak girdi, usta oldu. Bu hayat pahalılığında eve de katkıda bulunuyor, sağ olsun. Yakında da kendi dükkânını açacak.  

Masada oturanların her biri çocuklarının iyi bir özelliğini ortaya çıkartıyor, kendileri de onların bu özelliklerinden övünç payı çıkartıyorlardı.

Cehan, babasını düşündü. Burada  olsaydı şöyle derdi:

-Boş gezenin boş kalfası. İpsiz sapsız biri oldu çıktı. Akşama kadar uyuyor, sabaha kadarda….. arkadaşları ile geziyor zil  zurna bir şekilde  eve dönüyor.Bu sözleri söyleyebilir miydi yoksa soruya duymazlığa mı gelirdi yoksa gerçek olmayan güzel sözler  mi söylerdi. Cehan pencereden baktı. Yağmur epeyce azalmıştı.Cehan masanın üzerine çay parasın bırakıp dışarıya çıktı.Düşündü, eve gidip kendisine yeni bir sayfa mı açmalı mıydı, yoksa arkadaşlarının yanına varıp sabahı mı etmeliydi.Beş dakika içerinde en az on kez fikir değiştirdi. Yağmur yeniden çoğaldı. Hava da soğudu. Kendisini  fena hissetti Cehan .Eve gitmeye karar verdi. Doğruyu söylemek gerekirse annesine bir tas tarhana yaptırırsa kendisini iyi hissedeceğini düşündü.

-Dur.

Cehan durdu. Hemen yanı başında bir polis arabası vardı. Cehan’ın kimlik kartını aldılar, incelediler sonra da polis arabasına alıp götürdüler.

4 Temmuz 2022 Pazartesi

 


AYIPLI SÖZ

Öyle bir bağırdı ki anne, yer yerinden oynadı sandı herkes, sesini binada duymayan kalmadı.

Küçük çocuk ne yapacağını şaşırdı. Beti benzi kül  gibi oldu. Eli ayağı boşaldı.

Anne, hışımla küçük çocuğun üzerine yürüdü. Kollarından tuttu, sarstı:

-Çabuk söyle bana nerden duydun bu kelimeyi sen? Kim söyledi? dedi.

Anne  mürekkep yalamamış değildi. Lise mezunuydu. Küçük çocuk, sesi titreyerek annesine cevap verdi. Kelimeyi kimden duyduğunu söyledi. Söyleyen aynı yaşlarda bir çocuktu.

Anne,

-Bir daha o çocukla konuşmayacaksın, yanına bile yaklaşmayacaksın, görürsem duyarsan Allah yarattı demem, kemiklerini kırarım, dedi.

Küçük çocuk, başını olur manasına salladı. “ Konuşmam “ dedi.

-Çabuk odana çık, dedi annesi ve devam etti sözlerine: “Bir hafta sana bilgisayar yok, oyun yok, telefon yok, cezalısın.

Küçük çocuk, koşarak , gözyaşı dökerek odasına koştu.

Annenin annesi oturduğu koltuktan seyretti olanları ,  olaya müdahil olmadı. Torunu odasına gidince de kızına sert çıktı:

-Ne yaptığını sanıyorsun sen kızım?

Anne, annesine döndü. Biraz sakinleşmiş gibiydi. Elleri arkasında  salonun içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu.

Durdu:

-Ne sorduğunu, ağzından çıkan kelimeyi duydun değil mi anne? …….  ne demek, dedi. Düşünebiliyor musun……… ne demek diye sordu bana. Bu yaştaki bir çocuğun  soracağı  soru mu bu? Sen olsan çıldırmaz mısın? Ağzı süt kokuyor daha .

Anneannenin yaşı seksenin üzerindeydi

-Tamam da yavrum dedi.

Sözünün devamını bir an getiremedi. Düşündü, toparladı. Sonra da kızına eli ile gel işareti yaptı. Anne, hırsından ağlamak üzereydi.

Aneanne  yanına gelen kızını yanına oturttu, elinden tuttu:

-Bak yavrım dedi, dokuz çocuk büyüttüm, ben . Ben seni anlıyorum. Bu yaşta bir çocuğun ( aneanne kendini tutamadı güldü) böyle bir soru sorması her anne babayı şoke eder. Ne söyleyeceklerini  bilemezler de...n

- ne “de”si anne ya.  Ne söylediğini duydun……..  ne demekmiş. Ne demekse ne demek. Büyüyünce öğrenirsin. Tövbe tövbe. Kusura bakma anne ya. Senin yanında… Çok özür dilerim.

- Bak güzel kızım, çocuk bu. Bir yerlerden duymuş. Ne olduğunu merak etmiş. Etmiş de senin vereceğin tepki  bu mu olmalıydı?

- Ne yapacaktım anne? Dizimin dibine oturtup başını okşaya okşaya  onun  ne olduğunu mu anlatmalıydım. Tövbe tövbe.

- Yavrum, ben ne anlatmak istiyorum sen ne anlıyorsun.

Anne, elinde olmadan sesini yükseltti:

-Lafı uzatma da anlat anne sen de. Nutuk dinleyecek durumda değilim, kusura bakma, dedi.

Anneanne,

-Benim yerime başka bir anne olsaydı  bu sözünün üzerine burayı terk ederdi kızım, ama ben bunu yapmayacağım. Beni dinlersen iki çift laf edeceğim yok dinlemem dersen ağzıma fermuar çekip oturacağım.

Anne, annesini istemeden kırdığı için üzüldü.özür diledi.

-Tamam benim tepkimi doğru bulmadın sen de, dedi ve ilave etti “Sen benim yerime olsaydın ne yapardın anne?Tepkin ne olurdu?”

- Senin gibi avazım çıktığı kadar bağırıp çocuğumun üzerine yürümezdim.

- Anne çıldıtırtnak mı istiyorsun sen beni. Kocaman kadınım sorduğu soruyu ben bile telaffuz edemiyorum. Anlamak istemiyorsun sen beni.

- Bu yaştaki bir çocuğun  böyle bir soru sorması elbette insanı şoke eder ama verilecek tepki seninki gibi olmamalı diye düşünüyorum ben.

-…

-Çocuğun ödünü patlattın verdiğin tepki ile. Bu çocuk belki de bir daha hiç bir şey paylaşmayacak seninle.. Oysa çocuk olsun, genç olsun ailesiyle her şeyi paylaşabilmeli.  Onların vereceği tepkiden korkarsa paylaşmaz, paylaşmazsa da  yanlış yollara sapabilir, saptırılabilir yanlış bilgilerle.

Anne bir an duraksadı. Annesinin gözleri içine baktı ve sordu:

-Tepkim çok mu sert  oldu?

-…

-Fakat ben onun iyiliği için yaptım bunu.

-…

-Sen olsaydın ne yapardın ki?

-…

-Kendimi dizginler, bu konuyu yarın konuşsak olur mu acaba derdim mesela,

-Yarın olunca da sorarsa?

-İlk şoku atlatıktan sonra sen zaten şey yapardın. Onun yaşına uygun sözcükler bularak birkaç cümle kurar onun merakını giderirdin.

-Mesela anne.

- Evladım, mesela  deme   bana. Onu da sen bul. Benim söylemek istediğim başka bir şey. Sen onu anlamak istemiyorsun

-...

- Çocuk o sözü duymuş bir yerden. Merak etmiş. Gidip sarı çizmeli Mehmet Ağa’ya mı sorsaydı? Senin yerine babası olsaydı burada ya da başkası ona soracaktı. Anne olarak bağırıp çağırarak onu susturmak, merakını gidermemek sorunu halletti mi sanıyorsun? Şimdi o kafasında neler  kuruyordur? Benim korkum bir daha senin o halini görmemek için sana bir daha hiçbir soru sormayacak, seninle bir şey paylaşmayacak, başına kötü şeyler gelecek.

- Öf be anne ağzından yel alsın. Çocuktur, unutur gider.

- O ses tonun, beden dilin hiç de unutulacak gibi değildi.

Ortamda  bir sessizlik oldu. Anne oturduğu yerden kalktı. Bir bardak su içti. Sonra yine annesinin yanına gitti. Onun kahverengi gözleri içine bakarak, yalvaran bir ses tonu ile:

-Ya tamam kantarın topunu kaçırdım da  anne, dedi.” Şimdi ne yapmalıyım onu söyle bana.”

Annesi,biraz düşündü.Biraz daha düşündü. Biraz biraz daha düşündü. Kızının  sabrı taştı, yüksek bir ses tonu ile:

-Hadisene anne ya, dedi. “Söylesene bir şey. Akıl ver bana.”

Annesi, iç geçirerek oturduğu yerden kalktı. Kızının gözlerinin içine bakarak tane tane onun son söylediği cümlelere karşılık verdi, akabinde de  “ Ben odama gidiyorum şimdi, biraz uzanıp  dinleneceğim.”diyerek salondan ayrıldı.

-Olur olmaz yerde sesini yükseltenlerden hiç haz etmem ben Sabırsız insanlardan da haz etmem. Son söyleyeceğini ilk söyleyenlerden de haz etmem. Herkesin aklı kendisine,  istenmediği sürece kimseye  akıl da vermem. Hata yapmak insanlara mahsustur, hata yapmamaya çalışırım yaparsam da ağzımın ucu ile değil ağzımı doldura doldura içten özür dilerim. Özür dilemek  küçülmek değil  erdemliktir.

                             BİTTİ

2 Temmuz 2022 Cumartesi

 

AZ EVVEL YEMEK YERKEN GÖRDÜM SİZİ

Tam arabayı çalıştırmıştı ki 7-8 yaşlarında bir çocuk şoför mahallindeki sürücüye, Mete’ye, ürkek bir şekilde seslendi:

-Amca!

Mete, çocuğa baktı. Çocuk işaret parmağından da destek alarak ürkek bir ses tonu istirhamda bulundu:

-Bir dakika gelebilir misiniz?

Mete çocuğu tepeden tırnağa süzdü. Çocuk temiz giyimliydi. Giysileri kaliteliydi de.

Mete otomobildeki karısına baktı, çocuklarına baktı. Onlar da meraklanmıştı.

Mete arabadan indi. Çocuk biraz uzaklaşıp durdu. Döndü, gülümsedi.

Mete, çocuğa iyice yaklaştı.

-Efendim yavrum, dedi.

Çocuk:

-Az evvel yemekteydiniz, dedi.

-Evet.

- Siz bir şey yaptınız.

-Ben bir şey mi yaptım? Ne?

-İçki içtiniz.

Mete bir an şaşırdı. Böyle bir şey beklemiyordu. Evet dinlenme tesisi lokantasında bir şeyler yemişlerdi o da yemekte küçük bir kadeh içmişti.

Mete, ağzı laf eden bir adam olmasına rağmen söyleyecek bir şey bulamadı bir an.

-Ne demek istediğini biraz açsan güzel çocuk, dedi

Bir an sessizlik oldu. Çocuk merakını giderecek soruyu sordu.

-Arabayı siz kullanmayacak mısınız?

-Ben kullanacağım da, beni niye buraya çağırdın onu anlamadım ben.

-Ama ben sizi gördüm. İçki içiyordunuz.

Mete konuyu anlar gibi oldu. Çocuk  belli ki biraz problemliydi ona göre. Takıntılıydı. Alkollü araba kullanacağı için kaygılanmıştı Çocuğun başını okşarken:

Mete, çocuğun başını okşayarak onu rahatlatmaya çalıştı:

-Küçük bir kadehçik yavrum, endişelenme sen. Her zamankinden daha dikkatli kullanacağım arabayı, söz.

Mete’ni karısı da kocası ile çocuğun ne konuştuklarını merak ediyordu. Bir an evvel de yola çıkmak istiyordu. Arabanın kapısını açtı, seslendi:

-Haydi Mete, gel artık. Ne konuşup duruyorsunuz böyle. Saat 02.30’du, önlerinde daha beş saatlik bir yol vardı.

Mete, tokalaşmak için elini uzattı:

-Uyarın için teşekkür ederim, dedi. “Senin için söz verdiğim gibi çok dikkatli kullanacağım arabayı. İstersen ailenden müsaade isteyerek telefon numaranı ver Muş’a varınca sana telefon ederim.”

Çocuk tüm sevimliliği ile uzatılan eli öpüp alnına koydu. Çekinerek:

- Bir şey daha diyecektim, dedi.

- Haydi, çabuk o zaman,” dedi Mete. Gülümsedi:” Hanımı kızdırmayalım. Ne demek istediğimi evlenince görürsün.”

Çocuğun gözleri doldu bir an. Mete’nin gözünden kaçmayan bu durum onu da etkiledi. Bu işte bir iş var diye geçirdi içinden. Biraz çabuk ol tavrı ile:

Mete çocuğa göre epeyce uzun boyluydu. Biraz eğildi,

- Hadi dedi. “Seni dinliyorum.”

Çocuk isteğe tane tane konuşarak uzun bir cümle ile cevap verdi:

- Siz çok dikkatli kullanırsınız da, karşınıza çok dikkatli olmayan belki de sizin gibi alkollü biri çıkarsa, size çarparsa, karınıza ya da çocuklarınıza bir şey olursa, o küçük kadehi içmeseydim bu kazaya engel olabilirdim diye şey yapmayacak mısınız?

Mete bir an ürperdi. Korkarak sordu:

-Senin başına böyle bir şey mi geldi?

Çocuk başını öne eğdi.

-Geçen sene bir düğüne gitmiştik biz.  ( işaret parmağını yarısını göstererek) Babam arkadaşlarını kırmamak için azıcık içti. Yolda, kırmızıda durmayan bir kamyon bizi altına aldı. Annem öldü. Kız kardeşim sakat kaldı.

Mete’nin içi acıdı. Çocuğun başını okşadı bir şey söylemeden. Çocuk başını kaldırdı. “ Babamın kazada hatası yoktu ama hep o içkiyi içmeseydim belki kazaya engel olabilirdim diye hep ağlıyor.”

Mete uzun uzun başını salladı. Çocuğun ellerinden tuttu. Onlardan birini sevgi ile öptü. “ Sağ ol” dedi.

30 Haziran 2022 Perşembe

 

ARİF

        

         Alışveriş yapan İsmet Bey dükkâna döndüğünde saat tam 10’du.

Şükran ile Arif dükkânın önünde onu bekliyorlardı. İsmet Bey’i görünce Şükran, toparlanır gibi yaptı. Oğlunu sertçe İsmet Bey’in önüne itti:

-Öpsene ulan  it  İsmet Baba’nın elini, dedi.

İsmet Bey bu tavra sinirlendiyse de bir şey demedi. Elini öpmek için elini uzatan Arif’e elini uzattı.

-Sağ ol yavrum, dedi. “El öpenlerin çok olsun.”

Şükran,  İsmet Bey’in elindeki küçük paketi aldı. İsmet Bey, dükkânın kapısını açtı.

-Buyrun dedi, buyurun. Hoş geldiniz.

İçeriye girdiler.

Şükran:

 

-Dün konuştuğumuz gibi baba dedi.” Bu bizim ipe sapa gelmez, yaramaz hergele.  Eti senin kemiği benim. Tutturdu okumayacağım ayakkabı tamircisi olacağım, diye. Ben de görmüş geçmiş ihtiyar bir adamsın diye sana da yardım eder diye getirdim. Bu eşeği al sen, semeri de üzerine vur ne istersen yap.

İsmet Bey, Şükran’ı azarladı:

-Dün ben sana alkolü iken bu dükkâna girme demedim mi? Elindekini bırak, çık dışarı be adam dedi ve ekledi,” Kapının önünde bekle.”

Arif’e, kızgınlığım sana değil mesajı vermek için sesini yumuşatarak devam etti sözlerine. “ Biz Arif’le konuşalım, sonucu sana bildiririz.”

Şükran,

-Emrin olur baba,  Sen kızma yeter ki ben senin eşeğin olurum, dedi. Dışarıya çıktı. İsmet Bey, Arif i tepeden tırnağa süzdü. Arif ufak tefek bir çocuktu. Saçları sıfıra vurulmuştu. Gözlerine bir çekingenlik, bir korku vardı.

İsmet Bey,

-Babanın anlattıkları kadarıyla hakkında biraz bilgim var oğlum, dedi. “Ben seni çırak olarak kabul ederim tabi ki sen de istersen. Ne dersin?

Arif Bey, dükkânın dışında kendilerine camdan bakan babasına baktı. Babasının tehditvari el işaretini gördü. Bu durum İsmet Beyin de gözlerinden kaçmadı.

İsmet Bey,  Arif’i elinden tuttu ağır adımlarla kapının önüne gitti:

-Sen git artık, dedi”. Biz Arif oğlumla anlaştık.”

Şükran:

-Parasını günlük mü haftalık mı aylık mı verecen? Bide kaç lira?

İsmet Bey bir an “ al git oğlunu “ diye avazı çıktığı kadar bağıracak gibi olduysa da

-Bunları sonra konuşuruz, dedi. “Şimdi sen git, bir görelim bakalım.

İçeri girdiler. Arif  Bey tabureyi gösterdi:

-Otur bakalım şuraya dedi ve ekledi.” Hoş geldin.”

 Belli belirsiz” hoş bulduk” dedi Arif.

-Sana ne diye hitap edeyim.

Arif başını öne eğerek:

-Eşek demeyin de ne derse deyin.

- Yok yok ben istiyorum bunu. Oğlum mu diyeyim, çırak mı diyeyim , Arİf mi diyeyim, evladım mı yoksa yavrum mu diyeyim?

- Eşek demeyin de ne derseniz deyin.

-

- Ben size diyeyim?

İsmet Bey:

Sen , bana   İsmet Usta bazen de usta de. Duruma göre.

-Tamam

-Kahvaltı yaptın mı?

-Yok

İsmet Bey, çaydanlığı ve ocağı kapalı bir kabı gösterdi:

-Hade Arif, çaydanlığı ocağa koy da sabah kahvaltısını yapalım. Kapta da peynir zeytin falan filan var.

Arif kalktı. İsmet Usta’nın gösterdiği yere gitti. Çaydanlıkta su yoktu:

-Çaydanlıkta su kalmamış dedi. Su nerede?

-Testide olacak. Yoksa  sokak başındaki çeşmeden doldur gel.

-Tamam İsmet Usta.  

Kahvaltıyı havadan sudan konuşarak bitirdiler. Son bardak çayları doldurduktan sonra İsmet Usta,

-Eline sağlık Arif, dedi. “Çok güzel olmuş. Çoktan beri böyle  çay içmemiştim.”

-İltifat Arif’i sevindirdi.

Son bardak çay içilince İsmet Bey, Arif’e para verdi “ ilerde bir gazeteci var çıkınca sağda. Hemen görürsün,  dedi kalınca bir defter istedi. Bu esnada saat 8 olmuştu. Göz açıp kapayıncaya kadar koşarak gitti geldi Arif.
-Buyur ismet Usta dedi.

İsmet Usta, defteri inceledi.

-Tam istediğim gibi bir defter dedi.”Aferin sana”.

Arif sevindi. Bu sevinç gözlerine yansıdı. İsmet Bey ayağa kalktı. Defteri niçin aldığını fazla teferruata girmeden açıkladı:

-Bu deftere dedi o gün buraya geldikten sonra burada yaşadıklarını, yapıklarını güzel bir yazı ile yazacaksın, dedi

-Her şeyi mi?

-Evet, her şeyi. Şu saatte dükkâna geldim. Zamanında gelemediysen niçin gelemediğini. Buradan başlayacaksın ve de her şeyi her gün yazacaksın. Yapabilecek misin?

-Yaparım.

-Bak ben burayı daha yeni açtım. Şimdiye kadar da henüz hiç iş yok.

-Hiç mi?

-Hiç ama merak etme bir süre sonra yavaş yavaş ufak tefek şeyler gelmeye başlayacak inşallah.. Onları memnun kılarsak o ona o ona söyler yavaş yavaş iş yürür gider. Ben de seni yetiştiririm. Sen bu işi çok istiyordun değil mi?

-Arif,  başını öne eğdi. Bir şey demedi.

İsmet Bey, güldü:

-Anladım, dedi. Mecburiyetten.

-…

- Yıllar yılı öncesi ben de mecburiyetten başlamıştım bu işe  ama rahmetli ustam  sayesinde iyi bir usta oldum. Ev bark araba sahibi oldum. Çoluk çocuk sahibi oldum, büyüttün Sen de sebat edersen  zengin olmazsın belki ama geçinecek kadar para kazanırsın. Zanaat altın bileziktir.

Arif bu konu için de bir şey söylemedi. İsmet Bey,  köstekli saatine baktı. “Ben bugün akşama kadar yokum” dedi. “ Dükkân sana emanet”dedi. Sonra da oradan ayrıldı. Akşam 17’ye doğru döndü. Biraz oturup dinledikten sonra Arif’ten defteri istedi sonra da sordu:

-Yazdın mı bir şeyler.

-Yazdım usta dedi. Defteri uzattı.

İsmet Bey, defteri şöyle bir karıştırdı

-Ne kadar çok şey yazmışsın, dedi ve açıklama getirdi” Tabi her şeyi yaz” dedim. Sen de su içsen yazmışsın. Ama ben bu kadar teferruatlı istemedim. Neyse birkaç gün sonra neleri yazacağını ya da yazamayacağını öğrenirsin. İsmet Bey, defteri bir kenara bırakmadı. Gözlüklerini taktı. Hızla göz atmaya başladı, bir yerde durdu. Orada, “ gözlüklü, uzun boylu bir amca geldi. Selam verdi. Bende selamımı verdim.. Sonra poşetten iki terlik çıkardı” Bunları tamir ediyor musunuz? “ diye sordu. Ben de yok dedim. Sadece ayakkabı tamir ediyoruz. Dedim

İsmet Bey, gözlüklerini çıkardı:

-Terlikleri tamir etmiyoruz deyip almadın mı?

-Almadım usta?

-Peki niye

Arif camın önüne gitti Camdaki yazıyı heceleyerek okudu.

-Buraya , ayakkabı tamir ediliri diye yazmışsınız..

-Ee ne var bunda?

-Bu, ayakkabıdan başka bir şey tamir edilmez demek değil midir?

-Değil tabi evladım. Bu her şey tamir edilir demek.

-Ama bu yazı o zaman gereksiz.

-Gereksiz mi? Niye?

-Tabela da zaten ayakkabıcı diyorsunuz. Siz yufkacının camına yufka bulunur yazmak  gibi bir şey.

-Pek ne yazmalıydım?

-Eğer ayakkabıcının yanına v.b. yazsaydınız olurdu.

Açıklamalar İsmet Bey’in hoşuna gitti. Verilen cevaplar da ona ilginç geldi. Gülümseyerek, düşündüğünü söyledi:

-Sen bayağı zeki bir çocuğa benziyorsun be Arif, dedi.

Arif güldü.

-Babana kafam almıyor demişsin okula gitmemek için ama bana hiç de öyle gelmiyor. Şu söylediklerini her yerde görüyoruz. Sen bu yanlışlığı fark ettin.

-Babam eşek deyip durdukça içimden okumak gelmiyor. Kafam da almıyor.Arif Bey, bir şeyler daha  söyleyecekti ama düşündüklerini cümleye çeviremedi. Gözlerini camdaki yazıya çevirdi. Birkaç kez okudu sonra Arif’ e döndü.

-Camdaki yazıyı düzeltebilir misin sen? dedi.

-Kendisiden bir şey istenilmesi Arif’i heyecanlanırdı, coşku ile

--Düzeltebilirim, dedi. Hemen başlayayım mı yoksa akşam evde yapıp yarın mı getireyim? Evde özenerek yaparım da.

-Evet

-Başıma dikilip eşek ne yapıyorsun diye sormazsa.

 

                       son

12 Haziran 2022 Pazar


İSTİFA

Bir varmış bir yokmuş kimsenin adını dahi bilmediği bir ülkenin en saygın en güvenilir şirketlerinden birinin sahibi Ağaç ( Bu ülkedekiler çocuklarına asırlardan beri hayvan, ağaç, meyve isimleri verirmiş) önüne gelen istifa mektubunu bir değil birkaç defa okumuş. Çünkü istifa eden şirketin ikinci adamıymış. Şirketten aldığı maaşla yediği önde yemeği arkasındaymış. Ülkenin en yüksek ücretini alırmış. Kendisinden sonra son sözü hep o söylermiş. Çalışkanmış, güvenilirmiş, demokratmış. Adilmiş. Şirketin menfaatleri kendi menfaatlerinden üstün tutarmış. Yani Ağaç’ın gözü kapalı teslim edeceği biri imiş.

Ağaç. Nehir’in istifası elinde olduğu halde işin işinde çıkamayınca bahçeye çıkmış. Bir saate yakın genişçe bahçeyi dolaşmış.

Bu durum Isırgan Otu’nun dikkatini çekmiş. Kısa bir tereddütten sonra Ağaç’ın yanına gitmiş, sormuş:

-Yardımcı olabileceğim bir şey var m patron? Sizi çok şey gördüm de.

-Isırgan Otu da Ağaç’ın güvendiği, sevdiği elamanlardan( dostlarından) biri imiş. Hemen orada bunan banklardan birine oturmuş. Ona da otur demiş ve hemen konuya girmiş.

-Nehir istifa etmiş.

-Isırgan Otu kulaklarına inanamamış

-Niçin?

-Sormadım ki.

Ağaç, Isırgan Otu gidince, Nehir’i çağırtmış. İstifanın nedenini sormuş. Nehir, yalansız dolansız. istifa nedenini açıklamış.

-Efendim, diye söze başlamış. Bilginiz dahiline kendim için bir asistan aldım geçen gün.

-Evet. Gördüm pek de cici bir bayan.

-İstifamın sebebi bu efendim.

-Anlamadım.

-İki aday daha vardı efendim.

-Eeeeee!

-Adayın birini hemen eledim. Diğer aday hemen tüm okullarını dereceyle bitirmiş. Üç dili biliyor. Leb demeden konumuzla ilgili her şeyi anlıyor.

-Tam sana göre bir asistan. Konuya da vakıf. Aldığın o  bayan mı diyeceğim de.

-Ağaç gözlüğünü takmış. İstifa nedenini az çok anlamış ama hayatı boyunca hiç, yüzde yüz emin olmadıkça konu hakkında fikrini söylememiş.

Odada kısa bir sessizlik olmuş. Ağaç:

-Evet, diyerek Nehir’in konuşmaya devam etmesini istemiş.

-  Ben, özür dilerim, sizin cici hanım diye nitelendirdiğiniz o bayanı yetersiz olmasına rağmen tercih ettim. Boyu postu, cazibesi, ağzının çok güzel laf etmesi, candan davranması nedeniyle onu ötekine yeğledim. Böyle bir hata ve bile yaptığım bu hatayı kendime ve şirketimize yakıştıramadım. İstifa nedenim budur. Liyakati albeniye tercih etmemdir.

Ağaç,  ayağa kalkmış. Nehir’in omzuna hafifçe dokunmuş:

-Bu durum telafi edilebilir; demiş.

Bir süre muhatabından cevap beklediyse de bu gerçekleşmemiş. Bunun üzerine Ağaç emredici bir ses tonu ile:

-Sana cumaya kadar izin demiş. Cuma günü saat on birde odama gel, ya  “ istifamı işleme koyunuz, de ”  ya da“  başka bir şehirdeki başka bir işletmenizde alt kademelerin birinde görevimi sürdürmek istiyorum. de.”

Gökten üç elma düşmüş, biri Ağaç’ın başına biri Nehir’in başına, öteki de sizin uygun gördüğünüz birinin başına.

                    BU MASAL DA BİTTİ