22 Nisan 2019 Pazartesi


MASALCI NİNE “BİTMEMİŞ MASALI”I ANLATIYOR

1.BÖLÜM
Bir varmış bir yokmuş. Mahallenin birinde bir Masalcı Nine varmış. Her hafta başında parka gider masal anlatırmış. O hafta başında da tam saatinde parkın kapısından içeriye girmiş. Onu gören çocuklar hemen oyunlarını bırakmışlar, Masalcı Nine’yi dinlemek için yerlerini almışlar. Masalcı Nine, bugün anlatacağı masala özel olarak hazırlanmış. Bu nedenle de bir elinde bir çanta diğer elinde bir değnek varmış. Bu durum çocukların da gözlerinden kaçmamış. Cesaretini toplayabilenler çantanın içindekileri öğrenmek istedilerse de Masalcı Nine’den bir cevap alamamışlar. Bazıları değneğe özel anlam yüklemiş, korkmuş. Masalcı Nine, “ Bugünkü masalıma başlamadan evvel bir şeyler söylemek istiyorum size “ deyince de çocukların merakı artmış. Çocuklar, Masalcı Nine sözlerinin devamını hemen getirmeyince de kendi aralarında fısıldaşarak konuşmaya başlamışlar. Masalcı Nine’nin de öngörüsü bu olduğundan konuşulanlara kulak kabartmış:
—Geçen hafta çok konuştuk ya. Bu hafta da konuşursak değneği kafamıza vuracak. Dikkat edin.
— Çantada ne var ki?
— Ne olacak, çevreyi kirletenler utansınlar diye onların attıklarını toplamıştır.
— Saçmalıyorsun. Onlar utanır mı? Utansalar atarlar mı yediklerini içtiklerini yere? Hem çantaya konur mu onlar?
— O da doğru be. Öyleyse ne?
— Bence bu son masalı. Çantada bize hediye var. Annem söylediydi, köye gidecekmiş artık. Şimdi onu açıklayacak.
— Ha!
Konuşmalar kesilmeyince, Masalcı Nine öksürmüş. Çocuklar susmuş. Masalcı Nine çocukları süzdükten sonra konuşmaya başlamış:
—Çocuklar, adını anımsayamadığım ülkelerin birinin kuytu bir köyünde bir Masalcı Dede varmış. Her canlı gibi o da bir gün bu dünyadan göçmüş. Göçmeden evvel de bir vasiyette bulunmuş. Demiş ki, “Adıma bir masal yarışması düzenleyin tüm servetimi de bu yarışmada birinci gelene verin.
Para ile imanın kimde olduğu bilinmez derler. Siz de küçük bir köyde yaşayan bir Masalcı Dede’nin ne serveti olur demeyin. Masalcı Dede’nin servetinin boyutu inanılması güç bir meblağmış. Bir kişinin yedi göbeğini bir elleri yağda bir elleri balda olacak şekilde geçindirebilirmiş. Böyle olunca da göz açıp kapayıncaya kadarlık bir süre içerisinde yarışma haberi dünyanın dört bucağında duyulmuş. Milyonlarca kişiyi heyecanlandırmış. On binlerce kişi masal yazmak için kâğıda kaleme sarılmış.
Zaman su gibi akıp gitmiş, sayılı günler gelip geçmiş, yarışma süresi bitmiş. Sonuç açıklanınca da jürinin korktuğu başına gelmiş. Kızılca kıyamet kopmuş. Üzerine farz olan da farz olmayan da elin ağzı torba değil ki misali eğri-doğru, yalan-yanlış, bilen-bilmeyen herkes fikir beyan etmiş.
2.BÖLÜM
Çocuklardan biri çok heyecanlanmış,
—Birinci gelen masalı mı anlatacaksınız şimdi bize?
Masalcı Nine,
—Evet, demiş. “ Şimdi size bu masalı anlatacağım.”
Az evvelki çocuk, saclarını yana atarak “ yaşasın “ diye haykırmış, alkışlamaya başlamış. O alkışlayınca diğer çocuklar da alkışlamIŞ. Masalcı Nine de bu işe, bu coşkuya pek şaşmış. Masala başlamadan söyleyeceği daha başka şeyler de varmış ama onların hepsi aklından çıkmış gitmiş. Böyle olunca da mecburen, “Masala başlıyorum öyleyse.” deyip masala başlamış.
3.BÖLÜM
Bir varmış bir yokmuş sevgili çocuklar. Ben, annemin beşiğini sallarken sizin hiç görmediğiniz bir kişi, hiç görmediğiniz bir yere gitmiş, hiç görmeyeceğiniz birine bir şeyler söylemiş. Söz söylenen:
— Haydi git, kimse uğraşamaz şimdi seninle, deyip söz söyleyeni terslemiş.
Terslenmek, her zaman olduğu gibi terslenenin hoşuna gitmemiş. Ortam da kalabalık olunca hoşnutsuzluğu daha da artmış. Terslenen, hemen, o an orayı terk edip gitmek istemişse de kendisinde bir emanet varmış. Orta yere,
— Dediğimi yaparsan, seni şeyin şeyi yapacam dediydi bana, demiş.
Suzan Kadın, kapının girişinde ayakta duranlardanmış. Adnan'ın söylediğini duymuş, kayıtsız kalamamış:
— Kim ne yapacakmış seni Adnan?
Adnan, Suzan Kadın’a dönüp sualine yanıt vermiş:
— Onu unuttum da, bana şey dediydi Âdem Dayı, git benim hatuna söyle…”
— Benim karıya söyle mi dedi? Sultan’a mı?
Adnan, ciddiye alınmanın keyfi ile az evvelki mutsuzluğu mutluluğa dönüşmüş. Günde en az beş kez fırçaladığı inci gibi bembeyaz dişlerini göstererek başını sallamış:
— Heee! Ama hatun dediydi, karı demediydi.
— Ne zaman dediydi?
— İşte, üç beş saat kadar önce dediydi
Suzan Kadın, duymayanlara haberi ilk veren olmak istercesine ellerini kaldırarak yüksek tondan orada bulunanlara seslenmiş:
— Durun! Buraya bakın. Adnan, bir şey diyor.
Süer, Adnan’ı pek severmiş. Onunla zaman zaman şakalaşır, zaman zaman da kızdırırmış. Her durumda da onun söylediklerine pek gülermiş. Karşı köşede olmasına rağmen ayak parmakları üzerinde yükselip Adnan’a seslenmiş:
— Gene ne diyorsun koçum?
Sultan Kadın’ı, kalabalığın bir anda Adnan’a odaklanması öfkelendirmiş. Elleri ile dışarıyı işaret ederek nezaket kurallarının dışına çıkmış:
— Eğlence arayanlar dışarı çıksın, Burası düğün evi mi be!
Adnan, kalabalığı yararak Sultan Kadın’a yaklaşmış, af diler gibi:
— Âdem Baba sana bir haber gönderdiydi de onu haber verecektim ben sana, demiş.” Gusura galma ırahatsız ettim.”
Sultan Kadın, karakaşlarını çatarak ve de bir boğa gibi burnundan soluyarak:
— Âdem baban yok, demiş. “Âdem baban kayboldu.”
Adnan, Sultan Kadın’ın yüzüne bir süre donuk donuk baktıktan sonra yarım bıraktığı sözünü tamamlamış:
— Âdem emmim git şeye, haaa, Sultan’a söyle beni marak etmesin, üç beş saate kadar gelecem dedi, sonra da sakın unutma diye tembihledi bana. Onu söylemeye geldiydim ben.
Sultan Kadın, Adnan’ın sözlerini ciddiye almamış. Ses tonuna da bunu yansıtmış:
— Ne zaman dedi bunları sana? Rüyanda mı?
— Söylemeyi unutmazsan sen, seni şeyin şeyi yapacam da dedi bana ama ben o şeyi unuttum
Kazım, Adnan’a tahammül edemeyenlerdenmiş. Bağırmış:
— Atın şunu dışarıya, bir de bununla mı uğraşacağız be!
Adnan’ın yanında bıyığı yeni terleyen bir genç varmış. Biri emir verse de yapsam der gibi duruyormuş. Kazım'ın sözlerini emir telakki etmiş Adnan’ın kolundan sıkıca tutmuş, dış kapıya doğru itmiş. İterken de azarlamış:
— Haydi yürü, çık dışarı.
Köylünün, Aksakallı Dede’si, hadiseyi duyar duymaz oraya gelenlerdenmiş. Geldiğinden beri, konuşulanları dinliyor, olanları izliyormuş. Kendisine verilen payeden de kuvvet alarak ağırlığını koymuş:
— Durun hele bir. Bir dinleyelim çocuğu.”
Kazım, anında karşılık vermiş Aksakallı Dede'ye:
— Nesini dinleyeceğiz bunun? Herkes burnundan soluyor zaten.
Aksakallı Dede davudi sesliymiş. Hiddetlenince sesinin etkisi daha da artarmış.
— Nicelerini gördüm ben en akıllıyım diyeni cebinden çıkartır evladım, deyip Kazım’ı susturmuş.
Adnan, birinin kendisine arka çıkmasına sevinmiş. Yüzü gülmüş, gözleri parlamış. Sağındakileri solundakileri ite ite Aksakallı Dede'nin yanına varmış. Ellerini göğsüne kavuşturup:
— Buyur dede, demiş.” Emrin mi var bana?”
Aksakallı Dede sormuş:
— Söyle bakayım bana, bugün mü gördün Adem babanı sen?
Biraz düşünmüş Adnan. Başını kaşımış sonra da, gülümseyerek:
— Heee, demiş. “Aşamdan sonra gördüm”
— Nerede, nerede gördün oğlum?
Adnan, uzaklarda anlamında bir işarette bulunduktan sonra kendine göre olabildiğince ciddi : “Git şey anana de dedi bana.” demiş. “ Yanında da kocaman kara bir enik vardı. Enik benim yüzümü de yaladı.
Aksakallı Dede, Adnan’ın gözleri içine bakmış:
— Sultan Ana’na mı?
—Ha işte dede, Sultan Ana’na de, yemeklerini yesinler benim ecele gitmem lazım, dedi.
— Fakat akşam geçeli çok oldu yavrum. Gece yarısı oldu zaman.
Adnan, bu söz üzerine, başını öne eğmiş ağlamaklı olmuş:
— Ben oyuna dalmışım, unutmuşum.
Adnan’ın cevabı gülüşmelere yol açmış.
Aksakallı Dede, odayı süzmüş. Bu süzüş oradakileri kendilerine getirmiş. Aksakallı Dede’nin isteği de buymuş zaten. Susmuşlar.
— Bana sorarsanız Adnan uydurmuyor, demiş Aksakallı Dede. “Belli ki, köpeği ile bir yere gitmiş.”
Kazım, Aksakallı Dede’nin Adnan’ın sözüne itibar etmesine bozulmuş:
— Şunun sözüne mi inanıyorsun dede, demiş.
Aksakallı Dede, torunu yaşındaki birinin ukalaca yorumuna aldırmamış:
— Uydurma değil, uydurma değil bu da, dedikten sonra da Sultan Kadın’a dönüp ondan bir istekte bulunmuş: “ Dışarı çık da Sultan Kadın, şu köpeğinize bir seslen bakalım.”
Sultan Kadın, Aksakallı Dede’nin sözü üzerine, pek de hızlı olmayan adımlarla dışarıya çıkmış. Kapının ağzından, yasaksavar gibi köpeğine seslenmiş. Hiç beklemeden de dönüp:
—Yok, demiş. “Kuş olsa uçardı sesimi duysa. “

Vedat, hemen atılmış, sağ işaret parmağını yanı başındaki adamın sırtına sürterek:
—Nah şuraya yazıyorum, demiş. “ Onların başına mutlaka bir şey geldi. Gelmeseydi şimdiye çoktan dönerlerdi. “
Vedat’ın ilk cümlesi ve hareketi Adnan’a ilginç gelmiş. Aksakallı Dede’nin sırtına işaret parmağını sürterek
—Nah şuraya yazıyorum, demiş
Sonra da seğirterek Sultan Kadın’ın yanına gitmiş, el çırpmış:
— Senin koca gitti, senin herif gitti, demiş
Akabinde de,
— Deli Adnan gidiyoo artık, güle güle deyip ellerini kaldırmış mekândakileri selamlayarak oradan ayrılmış.
4.BÖLÜM
Masalcı Nine masalın birinci bölümünü bitirdiğinden susmuş. Derin bir of çekmiş. Çocuklar da of çekmiş. Masalcı Nine “ Size ne oluyor?” gibisinden başını sallamış. Çocuklar da başını sallamış. Masalcı Nine gülmüş. Çocuklar da gülmüş. Masalcı Nine, çantayı açmış çocuklar heyecanlanmış. Çocuklardan birini yanına çağırmış ,” Sen burada böylece duracaksın zaman zaman Abakay Hanım zaman zaman da Metin Bey olacaksın” demiş. Ardın da çantadan bir şeyler çıkartıp yeri geldiğinde kullanmak üzere bir yerlere bırakmış. Ve de zaman zaman anlatarak zaman zaman canlandırarak hazırladığı masalın ikinci bölümüne geçmiş:
Saat gecenin dördüydü.
Tuvalet ihtiyacı için kalkan Abakay Hanım, kocasının çalışma odasındaki ışığı görünce kapıyı vurarak içeriye girdi:
— Hayrola hayatım bu saatte, dedi.
— On ikide kalktım, bir kelime bile yazamadım Yazamıyorum.
— Olmayınca olmuyor. Haydi, yatağa. Uyu biraz. Yarın işe gideceksin.
— Yarın akşama kadar teslim etmem gerekiyor bunu.
— Yarın yazarsın lokumum.
Metin Bey, “ Başlayacağım şimdi senin lokumundan.” diyecekti demedi. Elindeki tespihi yere fırlatıp çıkıştı:
— Ne diyorsun sen Abakay? Bir aydır doğru dürüst bir kelime bile yazamıyorum Sinirden keçileri kaçıracağım. Yüzlerce masalı bir çırpıda bitiren ben bir masalı bitiremiyorum ya! Bittim sanki.
Abakay Hanım’ın içinden “ Bana ne bağırıyorsun?” diyerek odanın kapısını çarpıp oradan çıkmak geldi ise de, iç sesini dinlemedi. Aksine, tatlı bir gülümseme ile içeriye girip kocasının yanına vardı, kolunun birini onun boynuna attı:
— Akıl vermek gibi olmasın da yeni bir masala başlayıver. Ya da ne bileyim başlayıp da sonunu getirmediğin bir sürü masalın var, onlardan birini bitir, dedi. Ses tonu sevecendi, yol göstericiydi.
— Hayır efendim. Bu masal bitecek. Ya bu masal bitecek ya ben biteceğim.
— Söyle, sana çay mı yapayım kahve mi?
Metin Bey, karısının kolunu omzundan atıp sert sert karısına baktı. Kaşı ile gözü ile masanın üzerinde durmakta olan yarısı dolu çay bardağını işaret edip çirkinleşti. Bununla da yetinmedi:
— Kör müsün? Şuradaki çayı görmüyor musun? İçim dışım çay oldu, kahve oldu, sen hala çaydan meydan bahsediyorsun kadın. dedi.
Abakay Hanım, kırıcı bir tepki vermemek için kocasına, içinden ona kadar saydı Uygulamasının faydasını da gördü. Kocasının yanağına bir öpücük kondurdu. “ Bir şekiİde halledersin sen, üzme kendini. Ucunda ölüm yok ya…” dedi.
Abakay Hanım’ın yaklaşımı ve tatlı dili, tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır sözünü bir kez daha ispatlamak istercesine Metin Bey’i yumuşattı. Metin Bey, karısının elini tutup gözlerinin içine baktı, romantik takıldı:
— Geçen gün bana bir şiir okumuştun, okurken içim bir hoş olmuştu, Okusana bir daha onu.
Abakay Hanım, şiiri de şiir okumasını da severdi. Onun için şiir demek akan suların durması demekti. Metin Bey de bunu bildiği için, bir bakıma özür dileme amacıyla böyle bir şey istemişti. Şiir sözünü duyan Abakay Hanım heyecanlanıp sordu:
— Hangisiydi ki o?
— Adını anımsayamadım yalnız, genç bir şairin şiiri olduğunu söylemiştin. Adı da Azra mıydı, Esra mıydı, ne?
Abakay Hanım, gözlerini kıstı el parmaklarını çıtlattı.Çocukluğundan beri bir şey anımsamak istese hep böyle yapar çoğu kez de faydasını görürdü. Yine gördü, keyiflendi:
— Hatırladım, dedi “Esranur Daşpınar’ın bir şiiriydi. Okurken gözlerin dolmuştu.”
—Haydi kabak çekirdeğim. Şakı da üzerindeki gamı atayım bir.
Esranur Daşpınar ismini hatırlayan Abakay Hanım için şiiri anımsamak zor olmadı. Nazlanmadı. Kadife sesi ile şiiri okudu:

Hani içimde gizleyip
Bir sır gibi saklarsın ya yaşadıklarımı
Hani, ne çekersen çek
Kimse anlamaz ya acılarını
Gözlerinde akan tek bir damla boyaya bile
Hiçbir kimse bakmazsa hani
İşte, her kim yaşarsa böyle bir hayatı
Anlar bu dünyadaki
Yalnızlığın anlamını.

Metin Bey, karısının beklediği alkışı vermedi. Yerdeki tespihi aldı. Parmaklarına doladı. Masanın üzerinden dolmakalemini ve bitiremediği masalı da aldı. Üst pijamasının bir cebine dolmakalemini öteki cebine bitiremediği masalı koydu. Pijamasının üstünü çıkarttı. Askıya astı. Odadan çıktı. Birkaç dakika sonra üzerinde güneş resmi olan, papatya resmi olan bir de baykuş fotoğrafı bulunan bir gömlek olduğu halde içeriye girdi, girerken de :
—Haydi kabak çekirdeğim benim, lokumuna Esranur’dan bir şiir daha oku da gönlümüz iyice tatlansın, dedi.
Abakay Hanım’ın çocuk ruhu uyandı Masanın üzerindeki kâğıtlardan bir tane aldı. Düzgünce katlayarak cebine koydu. Ellerini tükürüğüyle ıslattı, kaşlarını, saçlarını düzeltti. Esas duruşa geçti. Gözlerinin önüne yüzlerce dinleyici getirdi. Başı ile selam verdi onlara. Az evvel geceliğinin cebine koyduğu kâğıdı çıkardı. Açtı. İlkokul öğrencisi edasıyla şiiri okumaya başladı:

Sayfalar yetmez ağıtlarıma
Belki de aklar düşer kara saçlarıma
Her gün dans eden bu benliğim
Belki de bugün dans etme diye
Kapanır ayaklarıma...

Bedenimi karlar doldursun
Ruhumu rüzgâr savursun
Geriye kalan işlerimi ise
Alevler yakıp kavursun
Diyeceğim…

Şiir bitince Metin Bey de çocuklaştı. Avuçlarını patlatırcasına alkışladı. “ Bravo! Aferin! Yaşa! “ dedi Daha da ileriye gdip coşkuyla avazı çıktığı kadar “Oley” de diyecekti, karısının“ Oley kadar taş düşsün başına, mahvettiniz Türkçeyi ”diye söyleneceğinden korktu vaz geçti.
5.BÖLÜM
Masalcı Nine sustu. Çocukları tek tek süzdü. Bir saniye üç saniye beş saniye yüz saniye derken Nazlı daha fazla dayanamayıp sordu:
— Sonra Masalcı Nine?
Bu soru Masalcı Nine’nin beklediği ve de istediği soruydu. Tertemiz tatlı gülüşünü ile gözlerinin ışığını kavuştırdu,
— Sonrası yok Nazlı kızım, dedi. “ Masal bitti.”
6.BÖLÜM
Masalcı Nine’nin Nazlı’ya verdiği cevap çocuklar için sürpriz oldu. Şaşırdılar. Akıllarından geçeni söylemeye başladılae:
— Ne biçim masal bu ya!”
— Bence ne biçim olduğu için kazanmış.
— Masalın başlığı bitmemiş masal dı. Masal da bitmemiş işte.
— Türk mü yazmış masalı?
— Nasıl yani?
— Dinlemedin mi sen masalı?
— Dinledim.
— Nerenle dinledin? Masalı yarım bırakanın isimi Metin’di. Metin Türk ismi değil miydi? Abakay da öyle.
— He yaaa, hiç dikkat etmemişim. Vallahi kahramanları da Türktü.
— Ben kazanmayanları merak ettim ya. Bu masal böyleyse, onlar nasıldı kim bilir?
— Bence, Masalcı Nine uydurdu bu masalı. Yarışma marışma hikaye
— Sen fesatsın oğlum. Niye uydursun ki?
— Neyse ne. Değişik geldi bana. Çok beğendim. Bayıldım.
— İki gözüm önüme aksın ben bir şey anlamadım.
—Çocuklar susun. Ayıp. Çaktırmadan bizi dinliyor.
—Bemce masalcı nine masalı anlayalıl diye adaptasyon yaptı.
—Türkçe konuş. Adaptoyon ne?
—Lügat diye bir şey var.
—Lügat ne?
—Sözlük, sözlük. Bunu da bilmiyorsan.

7.BÖLÜM
Masalcı Nine, birkaç kez öksürdü. Çocuklar sustu. Masalcı Nine, kınalı saçlarını göstermek istiyorcasını başını açtı, başörtünü düzeltip yeniden başına bağladı. Sonra da şöyle bir açıklamada bulundu:
— Çocuklar, yarışma için on binlerce kişi kaleme sarılmış ama bunlardan yarısı bir kelime bile yazmadan vazgeçmiş, bir kısmı başlamış bitirememiş, bir kısmı yazmış benim yazdığım kazanmaz deyip masalını yarışmaya göndermekten vazgeçmiş, bir kısmı yazdıklarını birilerine okutmuş onlar beğenmedikleri için masallarını yırtıp atmış, bir kısmı adresi yanlış yazdığından yazdıkları yerine ulaşmamış, ulaşanlardan bazıları kurallara uymadıkları için elenmiş. Kimine göre jüriye üç beş masal kimine göre bir masal ulaşmış.
8.BÖLÜM
Çocuklar gülüştü. Hayıflananlar oldu:
— Ayyyy! Ben de bir defasında bir masal yazdım ama kazanamam diye göndermemiştin
— Geçen ayki resim yarışmasını da Sevinç kazandıydı ya, Demek ki sadece o katılmış.
— Bizde de bir hikâye yarışması vardı. Veli’ye gösterdim. Dudak bükünce ben de yırttım attım. Kıskandığım için öyle dedim demiş, Şamil’e.
— Valla ben bundan sonra tüm yarışmalara katılacağım. Ne kaybederim ki?

9.BÖLÜM
Masalcı Nine, “ Kuzucuklarım!” dedi birkaç kez Adile Naşit’i taklit ederek. Çocuklar sustu.
Masalcı Nine, her zaman değilse bile zaman zaman masal bitiminde dinleyicilerine/izleyicilerine aşağıdaki soruyu soruları sorar alacağı cevap ya da cevapları da heyecanla beklermiş. Cevaplar onu bazen keyiflendirir bazen üzer bazen de şaşırtırmış. Bazen de hayal kırıklığına uğratırmış.
— Anlattığım bu masaldan kim ne çıkarttı? Kim söyleyecek?
Cevaplar bazen anında bazen dakikaler sonra gelirmiş. Günler sonra gelen cevaplar bile olurmuş.
Bu sefer cevap Şakir’den anında gelmiş:
— Yazarken de daldan dala atlayacağız öğretmenim yani Masalcı Nine. Yazdığımızdan kimse bir şey anlamayacak, tıpkı anlattığınız bu masal gibi. Birde… Birde şey, bizden başka yarışmaya katılan olmazsa iyi olur.
Orada bulunanlar Şakir’i alkışlamışkar. Alkışkar sürerken bir şey olmuş. Çocuklardan biri tüm gücü ile bağırmış

10.BÖLÜM
— Her koyun kendi bacağından asılır. Herkes kendisinden sorumludur.
Çocuklar bir anda el ele tutuşup masalcı nine içerisinde alacak şekilde daire oluşturmuşlar.
Çocuğun kurduğu cümleler, masalcı ninenin çok sevdiği çok da kullandığı cümlelermiş. Durup dururken çocuklar tarafından kullanılması Masalcı Nine’yi hem şaşırtmış hem de taklit edildiğini sanıp bozulmasına neden olmuş.
Çocuklar Maslcı Nine’nin etrafında el çırparak dönmeye de başlamışlar. Mevlüt, pişmiş aşa su katmış çocukların daha evvel hazırlayarak az sonra sergileyecekleri gösteriyi bekleden:
—İyiki doğdun Masalcı Nine, iyki varsın, doğuml günün kutlu olsun diye bağırmış.
Gökten kocaman elmalı bir pasta düşmüş, dileyen dilediği kadar yemiş.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.




21 Nisan 2019 Pazar


BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Bir varmış bir yokmuş. Develerin tellal pirelerin berber olduğu zamanların birinde, çevresi tarafından boş gezenin boş kalfası olarak adlandırılan, mutluluğu Kaf Dağı’nın ardında arayan mutsuz bir Köksal varmış. Mutluluğu hem erişmesi güç yerlerde arar hem de oralara erişmek için hiçbir gayret göstermezmiş.
İş yapıp yorulmadığı ve de dişe dokunur güzel bir davranışta bulunmadığı için belki de, deliksiz uyku uyuyamadığı gecelerin birinin sabahında pencereden bakınca yağmurun şakır şakır yağdığını sellerin sokak aralarından şarıl şarıl aktığını, herkesin de korku dolu gözlerle etrafına bakındığını görmüş. Gördüklerinden etkilenmiş, kasılmış, ürpermiş. Perdeleri sıkı sıkı çekmiş korkudan. Kötü düşünceler de kafasına çöreklenmiş. Ses olsun diye radyoyu açıp kulak vermiş:
“ ...size,‘Zararın neresinden dönersen kardır.’ sözünü hatırlatıp birazcık frene basmanızı öneriyorum öncelikle. Aslında pek çok insan yaşamının bir yerinde bu sözü anımsıyor, güzel kararlar da veriyor ama bu kararları uygulamadıkları ya da sürdüremedikleri için bir arpa boyu yol kat edemiyor.”
Köksal, belli belirsiz gülümseyerek kendince radyodaki sohbete katılmak istemiş:
— Lafla peynir gemisi yürüse işler kolay olur hoca. Konuşmak para ile mi, konuş, kim tutar seni.
— Bakın şimdi Köksal Bey.
“Bakın şimdi Köksal Bey!” sözündeki Köksal sunucunun radyodaki dinleyicinin adıymış ama adının geçmesi Köksal’ın bir an için radyoya odaklanmasına sebep olmuş:
— Ben diyorum ki size, gelin bugün güzel, değişik bir şey yapın. Mesela ne bileyim mahalle çöpçünüze bir merhaba deyin, cebinize para koyarak alışveriş merkezine gidin ama hiçbir şey almadan geri dönün. İstemediğiniz bir şey için sırf ayıp olmasın diye evet demeyin, bir banka oturup simit yiyin ara sıra da birkaç parça güvercinlere atın. Kontrollü bir şekilde bir korkunuzun üzerine gitmeye çalışın. Şiir yazın, masal okuyun. İnanın güzel bir şey yapma kararı alır ve de yaparsanız yarınınız bugünden daha güzel olacaktır.
Köksal, radyoyu kapatmış. ” Emrin olur benim akıllı çocuğum.” demiş. Garip garip gülmüş. Sonra da havanın son durumunu görmek için pencereye yönelmişse de vazgeçmiş. Yüzü gerilmiş. Kalp atışları hızlanmış. Ellerini yumruk yapmış. Ağır adımlarla evinin küçük odasının önüne gitmiş dönmüş, gitmiş dönmüş. Bir kez, üç kez, altı kez derken o odanın kapısının önüne gidip durmuş. Derin bir soluk alarak ve de elleri titreyerek kapının koluna dokunmuş. Dakikalarca orada öylece kalmış. Soğuk soğuk terler dökmüş, dua etmiş. Sonra da tüm gücünü toplayarak yıllardır açılmayan kapıyı yavaşça aralamış. Bir süre öyle bekledikten sonra bin bir güçlükle eşikten içeriye adımını atmış. Bu oda, Köksal’ın yıllar önce yitirdiği o günden sonra da kapısını bir türlü açamadığı evladının odasıymış. Köksal, gözlerinden hıçkırıksız yaşlar akıtarak odanın dört tarafına bakmış. Çalışma masasının üzerinde onun o sabah evden çıkarken kaldığı yeri kaybetmemek için ters çevirip bıraktığı kitabı görmüş. Ayaklarını sürükleyerek oraya varmış. Kitabı eline almış. Oradaki şiiri, hıçkırıklara boğularak yüksek sesle okumuş.


YALAN DÜNYA

Hayat dediğin şey nedir ki?
Bir bakmışsın, var olan insan
Bir bakmışsın olmuş kara toprağın
Bir bakmışsın acı dolu bir yaşam
Bir bakmışsın, mutluluğa kavuşmuş o insan.

İşte evrenin yalan dünyası
Olur, insana bir acılı imtihanı
Her acı çekenin yarası
Bulunur elbet cennette
Bu mutsuzluğun devası.

Esranur Daşpınar

Köksal, derin bir iç çekip kitabı aldığı yere bırakmış. Geri geri çekilerek odadan çıkmış. Evladının odasının kapısını yavaşça kapatmış. Biraz olsun kafasını dağıtmak için de vakit kaybetmeden evden çıkmış. Göğe bakmış, yere bakmış, sağa sola bakmış, hiçbir güzellik görememiş. ” Bugün yine akşam olmayacak Köksal” diye söylenmiş, derin derin solumuş.
Hemen yanıbaşındaki kaplumbağa, fark edilmemekten de selam verilmemekten de alınmamış. Selamı kendisi vermiş:
— Merhaba.
Kaplumbağa, Köksal’ın babaannesin arkadaşıymış.
— Küs müyüz?
Köksal, acı çeker gibi cevap vermiş:
— Kusura bakma ya. Kafam biraz bozuk da fark etmemişim seni. Merhaba.
— Hayırdır? Ne oldu gene?
— Mutsuzum kaplumbağa. Keyfim yok.
— İyi de dostum, mutluluğu sürekli olarak uzaklarda arıyorsun sen de. Geçmişe sünger çekip yarınlara bakamıyorsun.
Köksal, ayağının ucu ile kaplumbağayı itip,
— Babaannem hatırı olmasa şimdi sana bir cevap verirdim de bakma sen, demiş.
Tam bu sırada yoldan geçmekte olan genç bir kadın Köksal’ın kolundaki saati görünce gülümseyerek saati öğrenmek istemiş.
Köksal, kadını tepeden tırnağa rahatsız edecek şekilde süzmüş sonra da:
—Saat bozuk, demiş.
Kadın, sorduğuna soracağına pişman olmuş soruyu. Kaplumbağa, bu duruma hem üzülmüş hem sinirlenmiş. Dün akşam babaannesi ile ilgili gördüğü rüyayı, hayra yorarak laf arasında birkaç da nasihat etmek için Köksal’la paylaşmak istemiş ise de az evvelki itilme olayını anımsayıp vazgeçmiş. Bu arada da eflatun renkli bir arabayı takip ediyormuş gözleri. Kaplumbağa, aracın plakasından yabancı olduğunu şoförünün de birkaç kez camı açıp kapamasından da bir yerleri sorduğunu tahmin etmiş.
Kaplumbağa neresi sorulsa bilirmiş. Adres kendilerine de sorulursa karşısındakilere nasıl pozitif enerji verileceğini onların minnet dolu teşekkürlerinde de haz alınabileceğını hatta mutlu olunabileceğini Köksal’ a yeri gelmişken bir daha canlı olarak göstermek istiyormuş. Kaplumbağa, doğruysa tekrardan zarar gelmez düşüncesinde olanlardanmış.
Bu esnada da öngördüğü gibi eflatun renkli otomobil yanlarına yanaşmış. Camı açılmış, direksiyondaki top sakallı adam elindeki kâğıdı o tarafa doğru uzatmış.
—Selam, demiş, ama cümlesinin sonunu getirememiş.
Köksal, ellerini beline dayayarak:
— Adres soracaksan ileride muhtar var ona sor dayı, demiş. ”Biz danışma değiliz.”
Kaplumbağa yılların deneyimine rağmen olaya müdahale edememiş, “ Durun bir de ben bakayım.” diyememiş Neye uğradıklarını şaşırmış bir vaziyette otomobillerini oradan uzaklaştıranların içinde bulunduğu arabanın arkasından ağzı açık bakakalmış. Sonra da Köksal’a dönüp,
— Bugün tahminimden de çok bozuksun sen, demiş.
Köksal, boğazını temizleyip yere tükürdükten sonra, Güneş’in açmasından istifade ederek kapı önlerine çıkanlara da sesini duyurmak ister gibi yüksek sesle konuşmuş:
— Bu tip insanları görüp de asabının bozulmaması için insanın evliya olması lazım kaplumbağa. Top sakalı ile altına son model otomobili çekmiş yanına da sosyete kadın almış bize hava atıyor. Kusura bakma ama ben senin kadar geniş karınlı değilim. Piyasadaki tüm mutlulukları bunlar topluyor ya! Bunlardan bize kırıntı mı kalıyor?
Köksal, etrafındakilerin kendisi ile ilgilenmediklerini görünce cebinden anahtarları çıkartmış, havaya kaldırıp şıngırdatarak sesini daha da yükseltmiş:
— Bunlar dün aldığım yeni arabanın anahtarları.
Kaplumbağa, Allah ıslah etsin seni, diyerek acı acı tebessüm etmiş. Köksal adına üzülmüş. Sözü havada kalsın da istememiş:
— Hayırlı olsun, demiş.
Köksal, garip bir vücut hareketinden sonra kaplumbağaya karşılık vermiş.
— Daha iyisi senin olsun. Benim için istediğinin katı senin olsun. Aylık gelirim de de geçen ay milyonluk artış oldu hoca. Paraya maraya ihtiyacın olursa utanma gel yanıma.
Ve cebinden çıkarttığı zinciri sallayarak, bıyıklarını burarak yürümeye başlamış Köksal. Üç beş adımdan sonra durup geri dönmüş ki birde ne görsün:
Kaplumbağa, mutluluktan gözleri pırıl pırıl parlayan bir çocuğun sol işaret parmağı ile gösterdiği yere bakıyor, tatlı bir sesle onun coşkusuna karşılık veriyor zaman zaman da gülüyormuş.
—Yaaa, ya, yaaaaaa! Tabii…
Köksal, gördüğü mutluluk tablosunun birkaç dakikayı bile bulmayan bir zaman dilimi içerisinde nasıl oluştuğunu merak ederken bir bal arısı kulağına konup yumuşak bir sesle Köksal’ın merakını gidermiş:
— Çocuk işte, gökkuşağını gördü mutlu oldu. Mutluluğunu kaplumbağa ile paylaşmak istedi. Kaplumbağa onu” hıııı” deyip geçiştirmedi, senin anlayacağın onun mutluluğundan mutluluk alıp onun mutluluğunu paylaşıyor şimdi. Sence onlar mı mutluluğu buldu mutluluk mu onları ha?
Arının son cümlesi Köksal’ı öfkelendirmiş. Başparmağını işaret parmağının üzerine getirmiş sonra da bir ok gibi işaret parmağını balarısına vurmuş Vururken de “ Benim için mutluluk bu.” demiş “Senin şeyine mi kaldım ben.”
Bal arısının canı çok yanmış. Uçmuş. Köksal’ın başı üzerinde iki kere dönmüş sonra da kulağını sokup oradan uzaklaşmış.
Arı tarafından sokulmak Köksal’ı çıldırtmış Arının arkasından bir süre koşmuş. Nefes nefese kalınca bir banka oturmuş. Hemen yandaki bankta da küçük bir çocuk varmış. Simit satıyormuş. Köksal’a sormuş:
— Simit ister misin abi?
Birden ılık ılık bir şey akmış Köksal’ın içine. Sabahki radyo sohbetini de anımsamış. Kaplumbağanın zaman zaman laf aralarında babaannesinden de alıntılar yaparak dillendirdiklerini duyar gibi olmuş. Bir çocuğa bakmış. Bir simit tablasına bakmış. Bir çocuğa bakmış bir simitlere bakmış. Sonra da pantolonunun cebinden para çıkartmış, çocuğa uzatarak gülümsemiş:
— Şu köşede çaycı var. İki çay kapıp gelsene buraya.
Çocuk “ Tamam abi” demiş, kuş gibi çayları alıp gelmiş.
Köksal, çayları yanına koymuş çocuktan da iki simit almış. Çaylardan biri ile simitlerden birini çocuğa ikram etmiş. Çocuk bu ikrama hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiş. İlk defa böyle bir şey oluyormuş. Ne diyeceğini bilememiş. Köksal’ın gözleri içine bakarak, gözleri dolu dolu, memnuniyetini ifade etmiş:
—Teşekkür ederim.
Çocuğun gözlerine yansıyan duygusu Köksal’ı mutlu etmiş mi bilinmez ama Köksal o gece sabaha dek deliksiz bir uyku uyumuş.

Gökten üç şiir düşmüş. Biri şöyleymiş:
Gözlerim kan oldu gene
Gözyaşlarım sel oldu gene
Seni düşüne düşüne
Yandı yüreğim kül oldu gene



20 Nisan 2019 Cumartesi


ESİN İLE PERİ


Bir varmış bir yokmuş. Develerin sazlıkta davul çaldığı bir ülkede annesinin dünyalar güzeli olarak adlandırdığı bir kız, epeydir mutsuzmuş. Annesinden, babasından ağabeylerinden ve ablasından, herkesten ve her şeyden çok bunalmış Ona göre onlar yüzünden hayatını dilediği gibi yaşayamıyormuş. Oraya gitme buraya gitme, onunla gezme bununla dolaşma, derslerine çalış, adaplı davran… Oysa ona göre pek çok insan hayatın tadını çıkartıyor hiçbir kurala bağlı kalmadan dilediği gibi yaşıyor kelimenin tam anlamıyla özgürlüğün tadını çıkartıyormuş şu üç günlük dünyada. Bu kızın adı Esin’miş. Esin, bu ve buna benzer düşüncelerini bir gün Aylin’e açmış, evden kaçarak özgürlüğüne kavuşacağını, dilediği yaşama kavuşacağını söylemiş. Aylin de ona kuralları olmayan bir hayatın dert olduğunu, hesapsız kitapsız maceraya atılmanın felaket getirebileceğini, özendiği o kişilerin pek çoğunun inanılmaz sıkıntıları olduğunu dili döndüğünce anlatmışsa da bunlar Esin’in bir kulağından girmiş öteki kulağından çıkmış, hatta ona ” Sen ot gibi yaşa kızım.” deyip kızmış.

Bir gün bir televizyon programına çok sevdiği bir şarkıcı çıkmış. Yapılmaması gerekli şeyleri nasıl yaptığını marifetmiş gibi ballandıra ballandıra kahkahalar atarak anlatmış. O da dersten, çalışmaktan hoşlanmazmış. Okulda çok haylazmış. Öğretmenleri onun adını duyunca irkilirlermiş. Nerede akşam orada sabah yapmış pek çok kez. Hepsinden önemlisi de defalarca evden kaçmış. Bunları duyan Esin, hemen Aylin’e telefon edip duyduklarını anlatmış Aylin de ona ” Kızım onun anlattıkları yüzde yüz doğru olsa bile istisnalar kaideyi bozmaz Emim ki onu dinleyip kafası karışan binlerce genç var şimdi ve korkarım düşündüklerini yaparlarsa bin pişman olacaklar ancak son pişmanlık fayda etmeyecek.” demiş. Aslında Aylin birkaç şey daha söyleyecekmiş ama Esin .” Eeeee’!” deyip telefonu yüzüne kapatmış. Sonra da hızla annesinin odasına gitmiş. Annesinin tüm altınlarını ve parasını alıp çantasına koymuş. Sonra da özgürlüğe kendince ilk adımına atmış. Kendi düşüncesine göre güzelmiş, akıllıymış, tatlı dilliymiş, mutlaktır ki kısa bir süre içerisinde kendine güzel bir iş bulacak sonra da dilediği hayatı yaşamaya başlayacakmış. Paraya, pula, şöhrete kavuşunca da geriye dönüp annesinin, babasının elini öperek kendisini affettirecekmiş.

Esin, birazcık olsun uzaklara gitmek için şehirlerarası yola inmiş. Nereye gittiğine bile bakmadan el kaldırdığı için duran otobüslerden birine binmiş. Kalbi küt küt vurmuş. Aklına yaşayabileceği kötü olasılıklar da gelmemiş değil ama kendisini rahatlatacak için iyi şeyler bulmuş. Derken de uyuyakalmış. Otobüs, az gitmiş uz gitmiş dereler tepeler aşarak düz gitmiş son durağa kadar varmış. Esin de uyandırılıp aşağıya indirilmiş.

Esin, şaşkın şakın etrafına bakınmış. Geldiği diyar başka bir diyar mevsim de karakışmış. Geldiği yerde mevsim yaz olduğundan kıyafetleri yazlıkmış. Üşümüş, titremeye başlamış Üstelik çok da acıkmış. Şansına, hemen karşında bir aşhane varmış. Hem biraz ısınmak hem de karnını doyurmak için aşhaneye girmiş. Bir güzel karnını doyurup kendine gelmiş.

Esin’in annesinden çaldığı paranın da altınların da burada bir kıymeti yokmuş. Bunu öğrenen Esin ne yapacağını şaşırmış. Aşhane sahibi de çok anlayışsız çok aksi biriymiş. Esin’e “Yediğin yemeğin parasını ödeyinceye kadar burada çalışacaksın.” demiş. Demesi ile birlikte de Esin’in kulağından tutup kademhaneye götürmüş, “ Önce burayı pırıl pırıl et, sonra da mutfağa gidip biriken tüm bulaşıkları yıka.” demiş.

Esin, bir an önce buradan kurtulmak için tüm gücünü toplamış kademhaneyi temizlemiş bulaşıkları yıkamış aşhane sahibinin karşısına çıkmış ama aşhane sahibi hiddetle , “ Bu yaptıkların içtiğin suyun parasının bile karşılamaz burada.” deyip ona başka iş vermiş.

Esin, kaderine razı olmuş bir şekilde aşhanede çalışmaya başlamış. Günler, haftalar, aylar geçmiş, Esin, şikâyet etmek bir tarafa burada olduğu için şükretmeye bile başlamış. Barınacak bir yeri varmış karnı doyuyormuş. Gel zaman git zamandan sonra müşterilerden bir kadın onunla ilgilenmeye başlamış. Esin bir fırsatını bulup, kadına olanları anlatmış ondan yardım istemiş. O da ona onu buradan kurtarabileceğini söylemiş. Esin, çok sevinmiş, sevinmiş ama kadının bir şartı varmış: Kadın, Esin’i oğlu ile evlendirmek istiyormuş.

Esin, evlenirim sözüne vermeden kadına yalvar yakar olmuş ama kadın hiç oralı olmamış. “Ben söyleyeceğimi söyledim. ”deyip kestirip atmış.

Esin, çaresizlik içinde aşhanede günlerini geçirmeye devam etmiş. Bu arada başka birileri ile de konuşup onlardan yardım istemeyi denemiş ama kimse Esin ile konuşmaya yanaşmamış. Herkes, aşhane sahibinden çok korkuyor onun gazabına uğramaktan ürküyorlarmış. Asında her şeyi öğrenip ona yardım etmek isteseler bile buna cesaret edemezlermiş çünkü buraya gelen ve buradan kalkan tek otobüs aşhane sahibinin otobüsüymüş. O otobüse de aşhane sahibinin izni olmadan bir sinek bile binemezmiş.

Esin, çaresizlik içerisinde yemeden içmeden de kesilmiş. Gözyaşları kurumaz olmuş. Genç kızın bu hali ne aşhane sahibinin ne de müşterilerin umurundaymış. Esin, sonucu ne olursa olsun buradan kaçıp bir şeyler yapmalıyım diye düşündüğü bir gün o kadın yine gelmiş. Esin’i yanına çağırmış:
—Oğlumla evlenmeyi kabul edersen seni buradan alır giderim bir süre sonra da anne babanın yanına gönderirim, demiş. “Yok, cevabın hayırsa ben oğlumu başka bir kızla evlendireceğim haberin olsun.”

Esin, yalvararak ” Ne olur yarına kadar bana düşünme olmağı verin cevabımı size yarın bildireyim” demiş. Kadın da ne kadar iyi niyetli olduğunu göstermek için.” Tamam.” demiş. “ Yarına kadar düşün taşın kararını ver.”

Esin, o gece sabaha kadar hiç uyumamış. Düşünmüş taşınmış. Alternatifler üretmiş, kendince A planı, B planı, C planı yapmış. Ertesi gün de sözünü tutup aşevine gelen kadına müspet cevap vermiş. Kadın da onu yarım saat içerisinde aşevinden kurtarıp evine götürmüş. Esin, oğlanı görmüş. Çok beğenmiş. Ben bu çocukla ömrümü geçirebilirim diye sevinmiş. Şimdiye kadar yaşadıklarını tecrübe heybesine atıp yarınlara umutla bakmaya başlamış.

Bir kadın düğün öncesinde bir fırsatını bulup Esin’e bir şeyler söylemiş.” Aman kızım” demiş. “ Bu oğlan şiddeti sever. Korkunç kıskançtır. Aşırı cimridir. Çok da tembeldir. Gel bu işi bir daha düşün. Yazıktır sana.”

Esin, uyarıyı kulak ardı etmiş. Üzerinde durmamış. Hatta “ Mutlaka bu kadının bir kızı var, beni kıskandı.”diye düşünmüş. Buna odaklanmış. Ufak bir araştırma sonucunda da kadının evlilik yaşı gelmiş bir kızı olduğunu öğrenmiş. Bu da onu rahatlatmış.

Muhteşem bir düğünle evlenmiş Esin. Mutluluk emaresi kahkahaları düğün süresince hiç kesilmemiş.

Evliliğinin daha ilk gününde Esin neye uğradığını şaşırmış. Annesinden babasından bırakın dayak yemeyi kem bir söz bile işitmeyen Esin sudan bir sebeple kocası olacak kişi tarafından dövülmüş. Daha sonra da her sabah mahzene benzer bir yere kilitlenmeye başlanmış. Ve de iyi beslenmemesi güçsüz düşmesi ve de aklının çalışmaması için sadece ekmek ve su verilmeye başlanmış

Günler günleri haftalar haftaları kovalamış. Esin çaresizlik içerisinde günlerini geçirmeye başlamış. Şiddet görüyor, sadece ekmek ve su ile yaşamını sürdürüyor, kocasının yüzünden başka hiçbir yüz görmüyor, ona da hiçbir şey anlatamadığı gibi onun vicdanında hiçbir kıpırdama yaratamıyormuş. Esin, çaresizlik içerisinde ya gözyaşı akıtıyormuş ya şiir okuyormuş. Son okuduğu Esranur Daşpınar’ın çok sevdiği bir şiiriymiş:


BİR RESİM ÇİZDİM

Bir resim çizdim baba
İçinde salon çiçekleri ile açanlar yan yanaydı
Bir de camdan bebek çizdim tam ortaya
Adını kalp koydum, ama kırıldı bir anda

Bir resim çizdim kardeşime
Kalemimi aldım elime ve ikimizi koydum en ortaya
El ele tutuşuyorduk bu resimde
Kırgınlığımız bile olsa bu vardı en sonunda

Bir resim çizdim dostlarıma
Yakama yapışmış düşmanlarımı ve kendimi koydum kenarlara
“Hani dostum nerede?” diye sorarsan da
İşte rengârenk, koruyucu bir melek olarak ortada ya

Bir resim çizdim insanlığa
Önce her yeri siyaha boyadım
Sorma koydum her renkten bir nokta
Noktalar büyüdü ben de rengârenk boyadım

Bir gün, “ Allah’ım bütün bunlar niçin başıma geldi.” düşüncesindeyken bir şey olmuş: Bir peri Esin’in gözyaşlarına, çaresizliğine, yalvarmalarına dayanamayarak yanı başında bitivermiş. Esin, sevinçten adeta çıldırmış. Periye sarılmış. Boncuk boncuk gözyaşı dökerek kendisini buradan kurtarması ailesine kavuşturması için yalvar yakar olmuş periye. Pişmanlığını dile getirmiş. Ne varki peri kendisine yardım edemeyeceğini söylemiş. Esin, perinin bu sözleri üzerine kendini kaybetmiş, periye çıkışmış:
— Sen peri değil misin? Masalların sonuna doğru gelir iyilere yardım eder kötülere ceza verirsin. Ben mağdurum, çile çekiyorum. Söyledim, çok da pişmanım. Kötüleri de sana söyleyeceğim şimdi. Görmüyor musun halimi?
— Evet, demiş peri “ Ben bir periyim. Bazı masallarda ortaya çıkarım kötüleri cezalandırır iyilere yardım ederim.”
— E tamam işte. Beni de kurtar buradan.
— Seni kurtaramam çünkü sen hep her şey hemen olsun istiyorsun. Bazen bir şeyi yapmak isteseniz bile yapamayabilirsiniz. Bazen buna gücünüz yetmez bazense aklınız istediğiniz o şeyi yapmanıza engel olur.
Esin, perinin önünde diz çökmüş iki gözü iki çeşme yalvarmasını sürdürmüş:
—Sen beni buradan kurtarabilirsin. Lütfen. Sen beni buradan kurtarmazsan ben acı çeke çeke burada öleceğim. Aileme, okuluma, öğretmenlerime, arkadaşlarıma kavuşmak istiyorum. Çok pişmanım.
Peri:
—Görüyorum, demiş. Çok pişmansın ama son pişmanlık fayda etmiyor çoğu zaman.
—Beni burada mı bırakacaksınız? Tek suçlu ben miyim? Ailenin toplumun bu yanlışlığı yapmamada azıcık da mı olsa payları yok demiş?

Son cümleler perinin kafasını karıştırmış. Vereceği her kararın artıları da eksileri de olacağı biliyormuş. Baş periden nasihat alıp durumu tekrar değerlendirsem iyi olacak derken, gök gürlemiş şimşekler çakmış. Bir de fırtına çıkmış. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan bir dev içeriye girmiş.
Esin’e, periyi göstererek:
— Bundan sana hayır gelmez, demiş. Bu seni kurtaramaz. Haydi, benimle gel, ben seni kurtararırım.

Öfke ile kalkan zararla otururmuş. Öfke baldan tatlıymış. Esin’in periye olan öfkesi, bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan devlerin masal kahramanlarına neler yaptığını görmesine mani olmuş. Periye de geçmiş tecrübelerinden ders almayan Esin için üzülmek kalmış.








19 Nisan 2019 Cuma


BAYRAMLA GELEN MUTLULUK

Bir varmış bir yokmuş, Şehirlerden birinde yaşayan bir adamın kafası son günlerde çok karışıkmış.
Parkın yaşlı köpeği ne zaman kendisini görse ayağa kalkıp kuyruğunu sallıyormuş.
Bir hafta evvel parkta otururken arkadaşı şöyle demiş:
—Şu köşedeki yaşlı kara köpek ne zaman sen yanından geçsen zar zor ayağa kalkarak kuyruğunu sallıyor, neden ola ki?
Ekin Bey, o ana kadar böyle bir şeyin farkında değilmiş. Arkadaşının sözü üzerine dikkat kesilmiş, izlemiş, denemiş. Hakikaten de parkın yaşlı köpeği yemek verenleri görünce bile ayağa kalkmamasına rağmen kendisini görünce ayağa kalkıp kuyruk sallıyormuş. Bu durum Ekin Bey’i çok ama çok çok şaşırtmış. Bir kere bile olsun ona yiyecek verse ya da bir kere bile olsun onu sevse olur diyecekmiş ama bunlardan hiçbirini yapmamış. Zaten köpeklerden de çok korktuğundan, onlara yaklaşmazmış, neme lazım alışırlar malışırlar düşüncesi ile sevmez yemeleri için de bir şey vermezmiş.

Bir gün durumu evdekilere anlatmış, Bu duruma onlar da anlam verememişler. Evin genç oğlu Erkan ertesi günü sırf merak ettiği için parka gitmiş, Köpeği izlemiş. Yanından geçmiş. Başkaları yanından geçerken hiçbir tepki vermeyen köpek o yanından geçerken gözleri ile takip etmiş, kuyruk sallamış. Üstelik bunu her deneyişinde yapmış. Erkan bu durumdan hem etkilenmiş hem de korkmuş. Kafasında da bir sürü soru işareti oluşmuş.

Ekin Bey, köpek hakkında biraz bilgi edinirsem iyi olur diye düşünüp birkaç gün sonra parkın bakıcısına olup biteni anlatmış. Parkın bakıcısı:
— Hiç dikkat etmedim, dedikten sonra eklemiş: “ Bir geç bakayım ya…”
Ekin Bey, başını dik tutup hızlı adımlarla yürüyüp köpeğinin önünden geçmiş. O geçerken, yaşlı kara köpek her zaman yaptığı gibi ayağa kalkmış kuyruğunu sallamış. O uzaklaşınca da yerine yatmış.
Parkın bakıcısı gözlerine inanamamış. Koşmuş köpeğin yanına gitmiş, onunla konuşmuş sevmiş ama köpek oralı bile olmamış. Park bakıcısı buna hiçbir mana verememiş.
— Vallahi bunda bir şey var gardaş, demiş.
Hadise kulaktan kulağa yayılmış. Park ünlenmiş. Ekin Bey’e kutsiyetlik verenler bile olmuş. Gazeteler, televizyonlar olaya ilgi göstermiş, Ekin Bey de yaşlı köpek de park bakıcısı da bir anda popüler olmuş. Öyle ki bir girişimci bir akşam, ekibi ile birlikte Ekin Bey’in kapısını çalmış. Onlara uç bir teklifte bulunmuş. Siz teklifimizi bir düşünün bayram sonrası biz gene geliriz deyip gitmiş.

Teklifin şokunu saatler sonra Ekin Bey atlatır gibi olmuş. Kafasında toparladıklarını anlatmaya başlamak için birkaç kez öksürmüş ki telefon çalmış. Herkes irkilmiş. Herkesin gözü duvardaki saate kaymış.
Vahide Hanım’ın aklına hemen, bir süredir rahatsız olan annesi gelmiş. Ayağa fırlamış:
—Hayırdır inşallah, demiş korkuyla. “ Bu saatte.”
Erkan, annesini rahatlatmak için ilk aklına geleni söylemiş:
— Telefon sapığıdır. Gecen gece ben otururken de aradı.
Vahide Hanım, daha da telaşlanmış:
— Telefon sapığı mı? Ne diyorsun sen?
Bu sırada da Ekin Bey telefonun başına gitmiş. Derin bir nefes aldıktan sonra ahizeyi kaldırıp kulağına götürmüş,
— Alo, demiş.

Köy imamından gelen telefon herkesin keyfini kaçırmış ama kimse de cesaret edip yorum yapmamış. Bir süre sonra Ekin Bey, “ Sabah ola hayır ola, haydi herkes şimdi yatağa. “ demiş. Gitmişler, yatmışlar.

Evin genç kızı Gülcan hariç herkes sıkıntılı bir gece geçirmiş. Sabahleyin sessiz sedasız kahvaltı yapılmış. Salona geçilmiş. Herkes birinin bir şey söylemesini beklemiş. Beklenen ilk söz Ekin Bey’den gelmiş:
—Siz tatilinize gidin, ben köye gideceğim. Metin amcam için Emr-i Hak vaki olursa imam efendinin dediği gibi “Yaşarken gelmedin ölünce mi geliyorsun demesinler.”
Vahide Hanım, evlendiklerinden beri ilk defa bu kadar kötü bir gece geçirdiğine şahit olmuş kocasının dün gece. Hatta bir aralık pencerenin önüne geçip sessizce ağladığını görmüş. Böyle bir günde kocasının yanında olmak istemiş. Kocasına sokulup:
— Ben de seninle geliyorum, demiş.
Sonra da kapının ağzındaki valizlere bakmış. Çocuklarına dönerek belli belirsiz gülümsemiş:
—Bizler için de dinlenin, eğlenin. Abi kardeş keyifli bir tatil size iyi gelecek.
Gülcan on dokuz yaşında olmasına rağmen bugüne kadar babasının amcasını hiç görmemiş. Ortamı yumuşatmak gayesi ile babasına dönerek:
—Baba, demiş. “Amcanıza hitap etmem gerekse benim de Metin amca mı demem gerekiyor?”
Ekin Bey, âdeti olmamasına rağmen kızına itici bir cevap vermiş:
—Kusura kalma ama hiç gülecek halim yok.
Gülcan, cevaba bozulmamış ya da bozulduğunu hissettirmek istememiş. Babasının yanına gitmiş. Omzuna yaslanmış. Yaslanmadan önce de yanağına bir buse kondurmuş:
—Ben de sizinle geleceğim. Yarına çıkacağıma senedim mi var? Köyü ve Metin amcayı görmeden gidersem gözüm açık gider, demiş.
Vahide Hanım, kızmış:
—Mübarek gün ağzını hayra aç. Abuk sabuk konuşma.
Gülcan, elleri ile annesine öpücük göndererek:
—Ortamı yumuşatayım diye söyledim, demiş. “Niye kızıyorsun ki hanım sultan?”
Erkan, alnındaki gözlüğü gözüne indirmiş. Yapmacıktan ciddileşerek konuşmaya katılmış:
— Biliyorsunuz ben bu tatile kerhen, siz istediniz diye olur demiştim, Ben de sizinle gelip mübarek Metin emminin ellerini öpüp hayır duasını almak istiyorum.
Çocuklarının böyle bir günde babalarının yanında olmak istemeleri Vahide Hanım’ı çok mutlu etmiş. Ayağa kalkmış her nedense mutluluğunu ses tonuna yansıtmamaya çalışarak oğluna dönmüş,
—O zaman, demiş “Küpelerini çıkartıyorsun, ayağına bir pantolon geçiriyorsun Arabayı da sen kullanıyorsun.”
Ekin Bey ve ailesi önce bayramlaşmışlar sonra da otomobillerine binip az gitmişler uz gitmişler dere tepe geçip Metin Amca’nın köyüne de evine de erişmişler. Bayram ziyareti için gelenlerle hoş beş etmişler, bayramlaşmışlar. Sonra da köyün imamı bir köşede kendi hainde yatmakta olan Metin Amca’nın yanına gidip, bir ümit:
— Yeğenin geldi Metin amca, hanımı geldi, torunların geldi. Seni görmeye.
bayramlaşmaya, demişse de cevap alamamış.

Sohbetin kesildiği bir sırada Ekin Bey’in aklına ihtiyar köpek gelmiş. Olanları anlatmış. Bu arada odada bulunanlar Metin Amca’nın heyecanlandığını, bir şeyler söylemeye çalıştığını fark etmişler. İmam efendi hemen Metin Amca’nın yanına gitmiş, ellerinden tutarak eğilip kulak vermiş. Söylediklerini anlamaya çalışmış. Metin Amca yıllar evvel geçirdiği bir rahatsızlıktan dolayı sözcükleri zor anlaşılır bir şekilde telaffuz ediyorsa da imam efendi onun ne söylediğini fazla zorlanmadan çözebiliyormuş. İmam efendi bir süre sonra oradakilere dönmüş, Metin Amca’nın söylediklerini aktarmış:
— Ekin mi bulundu Ekin mi, diye soruyor. Ekin öyle yapardı diyor. Anladığım kadarıyla Ekin diye bir köpekleri varmış. Yıllar önce babası onu kovmuş, Yarın sabah seni burada görmek istemiyorum defol git, demiş. Ertesi sabah Ekin’i görememişler. Her yeri aramışlar taramışlar ama Ekin köpeği bulamamışlar. Metin Amca günlerce ağlamış bunun üzerine.
Kısa bir şaşkınlıktan sonra herkes kendine gelmiş. İmam Efendi, Ekin Bey’e dönüp sormuş:
— Senin anlattığın köpekten mi bahsediyor yoksa?
Orada bulunanlardan biri lafa karışmış:
— Ne söylediğinin farkında değil. Ciddiye almayın. Hem Ekin diye köpek mi olur?
Başka biri söze destek vermiş:
— Dursun Ağa doğru söylüyor. Baksanıza gitti gene.
Kadınlarda biri kızmış:
— Ne gitmesi, Ekin’e bakıyor.
Ekin Bey kadının sözü üzerine kalkmış. Amcasının yanına gitmiş. Hafifçe eğilmiş:
— Amca, demiş. “Ben geldim.”
Metin Amca, heyecanlanmış. Gülümsemiş. Doğrulmaya çalışmış:
— Ekin, sen misin oğlum? demiş.
Ekin Bey, dolu dolu gözlerle önce içeridekilere sonra amcasına bakmış. Sonra da amcasının ellerine sarılıp şöyle demiş:
— Evet amca, bayramın kutlu olsun. Vahide de, yeğenlerinde geldi seni görmeye.
Metin amca, yeğeninin de yardımıyla oturmuş. Zorlanarak merakla sormuş:
—Yoksa Ekin’i sen mi buldun?
Metin amcadaki değişim herkesi heyecanlandırmış. Kalkmışlar, yatağın etrafında halka oluşturmuşlar. Adeta nefeslerini tutarak Metin Amca’yı pürdikkat dinlemeye başlamışlar. Sözlerinin az da anlaşılır duruma gelmesi de bir mucizeymiş:
—Seni çok severdi, sen de onu severdin. O zamanlar 9 -10 aylıktın ne zaman Ekin’i görsen heyecanlandırırdım. O da seni koklar hatta elini yüzünü yalardı. Biz ne olur ne olmaz diye seni ondan uzak tutardık ama bazen de sana sokulmasına izin verirdik. Çok onurlu bir köpekti, en ufak bir şey söylersen alınırdı ama saygıda da kusur etmezdi. Ayağa kalkması seni görünce kuyruk sallaması bize olan saygısındandır.

Dinlenmek için bir an soluklanınca Metin Amca, Ekin Bey’in aklı aylar öncesine gitmiş. O gün, o parka ilk kez gitmiş. Banklardan birine oturduktan birkaç dakika sonra kocaman, kapkara bir köpek havlayarak kendisine doğru koşmuş. Ekin Bey çok korkmuş. ” Yaklaşma bana defol diye haykırmış. “ Köpek de birkaç saniye bekleyip Ekin Bey’e bakmış sonra da ağır adımlarla geldiği yere dönmüş.

Bütün bunlar olup biterken Metin Bey’in evi bayram ziyareti için gelenlerle dolmuş taşmış. Laf lafı açmış köpek konusu da arada kaynayıp gitmiş. Buraya, birkaç saatliğine gelen Ekin Bey ve ailesi, hiç kimse geçmişi deşmeyince bir hafta kadar köyde kalmışlar.
Ayrılık vakti gelince Ekin Bey “ Hoşça kal amca.” diyerek amcasının elini öpmüş, Amcası onların oraya geldiği günkünden çok çok daha iyiceymiş.
—O bahsettiğin köpek bizim Ekin olmalı demiş yeğenine. “Ne olur beni de götür bir bakayım. Ölmeden onu bir göreyim. Beni o parkın bir köşesine bir oturt, ben ona bir sesleneyim gelirse onu alıp geleyim gelmezse köyüme getir burada öleyim.”
İmam efendinin de telkini ile Ekin Bey amcasını o parka götürmeye karar vermiş. Bu arada köyde bulunan herkes de bu olayı duymuş. Hatta bazıları bazı medya kuruluşlarına durumu haber bile vermişler.

Ekin Bey ve amcası parka vardıklarında parkta yüzlerce kişi varmış. Metin Amca banklardan birine oturtulmuş. Nefesler tutulmuş, herkes susmuş. Yaşlı köpek de kalabalıktan ürkmüş parkın ücra bir köşesine sinmiş.

Metin Amca bir süre dinledikten son tüm gücünü toplayarak, yıllar evvel olduğu gibi seslenmiş köpeğine:
” Ekin, oğlum gel!”
Gözlemleyenler görmüş: Köpek irkilmiş.
“Ekiiiiin, haydi gel!”.
Köpek ayağa kalmış. Etrafına bakınmış.
Metin Amca’nın sesi iki metre öteden bile duyulmuyormuş ama köpeği heyecanlandığı aşikârmış.
— Ölmeden seni bir göreyim yavrum. Neredeysen çık gel bir.”
Köpek kendi etrafında dönmüş kulaklarını dikmiş. Kısık kısık birkaç kez havlamış sonra da kalabalığa aldırmadan koşarak Metin Amca’nın bulunduğu yere gidip bankın üzerine atlamış. Gözlerini Metin Amca’ya dikmiş.
Yaşlı adam, çok heyecanlanmış. Ellerini uzatmış:
—Ekin bu sensin! Babam adına özür dilerim senden. Hadİ gel…
Yaşlı köpek, yıllar öncesinde yaptığı gibi önce uzatılan ele patisini vermiş sonra da eskiden olduğu kendine has sesler çıkararak Metin Amca’nın yüzünü yalamaya başlamış. Bu hoş manzara oradakileri duygulandırmış, Gözlerden akan yaşlar ırmak olup parktan Metin Amca’nın köyüne yol olurken Metin Amca’nın oturduğu bank da kayık olup onları köylerine götürmüş.
İki yaşlı dost da bu moralle yaşamlarının bundan sonrasını mutluluk içerisinde geçirmişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.








18 Nisan 2019 Perşembe




KEVSER’İN ÖYKÜSÜ

Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Bu kullardan biri de Fantastik adlı şiiri çok beğenen, kendince bestelediği bu şiiri zaman zaman yüksek sesle seslendiren Kevser’miş.

“Evvel zaman içinde, do, re, mi, re ; mimimi, mi re
Saman kalbur içinde do re mire, mi mi mi, mi, re
Rast geldim ben Güneş’e do,re mi re, mi mi mi, mi re
Merhabalaştık,öpüştük do do do do si do do re do
Yağmura kızmış ondan gelmiş do do do mi re, do do mi do
Kızmış bir de yıldırıma do do do do do re do re si do do do
Kızmak bize aitti sol fa mi re mi do re re
O da gitti elden re do re si do do
Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Rast geldim ben Güneş’e
Selamlaştık, öpüştük.”

Mahmut, gurbetten dönüşünün beşinci gününde görmüş Kevser’i. Parkta oturup simit yerken, hemen önünden “ Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde” diyerek geçip gitmiş. Elinde bir de tencere kapağı varmış, onu da tef gibi çalıyormuş.

Mahmut, gözden ıraklaşıncaya kadar Kevser’i seyretmiş. İçi cız etmiş.

O akşam eve dönünce Mahmut, sohbet olsun diye karısı Durkız’a ondan bahsetmiş ama o ona hiç de beklemediği bir tepki vermiş. Kızmış:
—Yanına fazla yanaşmadın değil mi? demiş.
Mahmut:
— Yanına ne yaklaşacağım. Divanenin teki zaten. Kendince bir şeyler çığıra çığıra geçti gitti önümden.”
Durkız bu cevaptan tatmin olmamış. Hemen mutfağa gitmiş koskocaman bir çöp torbası getirip kocasının önüne bırakmış:
— Çabuk banyoya git, üzerindekileri çıkarıp torbanın içine doldur. Sonra da bol sabunlu suyla yıkan.
Ve cümlesinin sonunu da kendi kendine söylenerek tamamlamış Durkız:
— Böyle insanlarla niye muhatap olursun bilmem ki? Niye yanına sokulmalarına müsaade edersin? Bitli midir pireli midir?
Durkız biraz beklemiş, kocasının kımıldamayıp nazlandığını görünce de sesini yükseltmiş:
— Bak hala duruyorsun be adam. Çabuk banyoya.
Azarlanmak, Mahmut’un gücüne gitmiş. Dudaklarını ısırarak gözlerini tavana dikmiş. Bu durum Durkız’ı daha da sinirlendirmiş.
— Baban gibi gözlerini ağartarak tavana bakma, Çabuk banyoya.
Mahmut, alttan almaya çalışmış:
— Adamcağız yüz metre ötemden geçti kadın.
— Çabuk banyoya gidiyorsun, soyunup dökünüyorsun, bol sabunlu suyla yıkanıyorsun. O kadar!

Tam bu anda bir şimşek çakmış. Gök gürlemiş. Bir simit satıcısının sesi oraya kadar gelmiş.
— Siiiiiiimiiiiiiiiiitçi sizin için geldi çıtır çıtır.
Ses, Durkız’ın babasının sesiymiş sanki. Yıllar evvel ölen babası gelmiş Durkız’ın gözlerinin önüne bir an. Onunla yaşadıklarından kesitler saniyeler içinde gözlerinin önünden geçip gitmiş. Onun güzel tümcelerinden bazıları kulaklarında çınlamış:
— Kızım, her şeyin fazlası zarar. Bak, bu adam sırf senin “ Benin dediğim olacak.” saplantın yüzünden seni terk edecek bir gün. Her şeyi öğrettim sana da iyi düşünceyi, hoşgörüyü öğretemedim.
Durkız, irkilmiş “ Tövbe yarabbi!” diye söylenmiş, meseleyi oluruna bırakıp balkona çıkmış. Mahmut da “ Ne olacak bu kadının hali.” diye söylene söylene aşağıya inmiş. Bir süre kapının önünde durmuş. Derken köşeden Cahit Amca çıkmış. Elinde, yanından hiç ayırmadığı bastonu varmış. Mahmut’a “ Merhaba!” dedikten sonra davetini yapmış:
— Parka doğru gidiyorum, işin yoksa gel, iki lafın belini kırarız.
Mahmut’un arayıp da bulamadığı bir şey olmuş bu. Cahit Amca’nın koluna girmiş. Sohbet ederek yürümeye başlamışlar:
— Benim dedemin de bir bastonu vardı, demiş Mahmut.“Yanından hiç ayırmazdı senin gibi.”
— Benimki de dededen kalma. Dedeninkine ne oldu?
— Bilmem ki. Belki biri aldı, belki atıldı.
— Atıldı mı? Dede yadigârı!
— Benim elime hiç geçmedi, Belki dedim hani. Belki.”
Mahmut, birden durmuş. Cahit Amca’nın kolundan çıkmış. Çoktan beri sormak isteyip de soramadığı soruyu sormuş:
— Cahit Amca sen kaç yaşındasın sahi?
Cahit Amca, yaşı epeycenin de üzerinde olduğu için bu tip sorulara da soru sonrasında gelen ek sorulara da yabancı değilmiş. Mahmut’a tatlı tatlı tebessüm ederek sorusunu kendince cevaplamış:
— Bu yaşta bu kadar dinç olmamı, başkalarını sevindirmeye borçluyum. Birinin gözündeki ışıltıyı görünce on yaş gençleşiveriyorum. Onun için de yıllardır yaşım elliden altmıştan yukarı çıkmıyor be Mahmut.
Mahmut, Cahit Amca’nın söylediklerine karşılık vermemiş. Tekrar Cahit Amca’nın koluna girmiş. Tekrar havadan sudan, dereden tepeden konuşarak yürümeye başlamışlar. Bir süre sonra da mahallenin şiir gibi güzel parkına varıp banklardan birine oturmuşlar. Epeyce bir zaman hiç konuşmamışlar. Mahmut’un aklı bir yerlere Cahit Amca’nın aklı bir yerlere gitmiş, ta ki Kevser yanlarına gelip işaret parmağı ile bastonu gösterene kadar:
— O sazı bana versene.
Cahit Amca, tatlı bir gülümseme ile ve de yumuşak bir ses tonu ile kastedilenin ne olduğunu anlamamış gibi sormuş:
— Hangi sazı Kevser?
— Elinde var ya. O sazı işte.
Mahmut, Cahit Amca’ya, ” Bastona diyor bastona. Bastonu saz sandı garip.” dedikten sonra Kevser’e dönüp serçe,
— O saz değil, demiş. “Onun adı baston, baston.”
Kevser, bir çocuk gibi omzunu birkaç kere kaldırıp indirmiş, burnunu çekmiş:
— O, saz demiş.” Ben çalcam onu.”
Mahmut, suratını buruşturup keskin bakarak azarlar gibi, tekrar konuşmuş:
— O verilmez ama. O sana cıssss.
Cahit Amca, sen sus bir der gibisinden önce Mahmut’un bacağına dokunmuş sonra da bastonu göstererek Kevser’e sormuş:
— Çok mu istiyorsun sen bu sazı evladım?
Kevser, utanmış, başını öne eğmiş. Cahit Amca, bastonu uzatıp “Al bakalım.” deyince de başını kaldırıp bir Mahmut’a bir Cahit Amca’ya bakmış.
Cahit Amca’nın “ Al, hediyem olsun bu sana.” sözü üzerine de bastonu kapar gibi alıp bakımsız dişlerini göstererek gülmüş sonra da koşarak sevinçle oradan uzaklaşmış.
Mahmut, Cahit Amca’nın ata yadigârı bastonunu vermesine pek şaşırmış. Şaşkınlığını söz ile de ifade etmekten alıkoyamamış kendini:
— Dedenin bastonunu verdin bir deliye.
Cahit Amca,
— Evet ama çok sevindi demiş, keyifle. “Dünyalar onun oldu, değmez mi?”
— Şuradaki ağaçlardan bir dal koparıp verseydin. Ondan saz etseydi, onunla eğlenseydi. İnsan dedesinden kalan hatırayı verir mi? Şimdiye kadar ya çoktan kırmıştır ya da atmıştır.
Cahit Amca, tam karşılık verecekken Mahmut’a Kevser koşarak geri dönmüş. Nefes nefeseymiş. Bastonu, Cahit Amca’ya uzatarak “ Birilerinden hatıra kaldıysa sana, bunu al sen.” demiş.
Mahmut, duyduklarına da gördüklerine de inanamamış. Bir Cahit Amca’ya bir Kevser’e bakmış. Hatıra olduğunu biliyor muydu diye soracakken, Kevser:
— Bunu al bana bir şiir oku sen, deyip sözlerini tamamlamış.
Cahit Amca:
— Olur mu öyle, diye sorunca da Kevser gülümseyerek. “Olsun!” demiş. “Ancak anne şiiri olsun.”
— Anne şiiri mi?
— He!
Mahmut’un şaşkınlığı daha da artmış:
— Vay be, şiir miir de biliyor bu, demiş.
Cahit Amca, bastonu almış, yanına koymuş, sinekkaydı tıraşını göstermek ister gibi yüzünü sıvamış. Sonra da,
— Dur bakayım, demiş, derken de geçen gün Esranur Daşpınar’ın annesi için yazdığı ve de şairin bir radyo programında kendi sesinden dinlediği dinlerken de bir kâğıda yazdığı “Kimsecikler Seni Benden Çalmasın”” şiiri aklına gelmiş. Kâğıdı çıkartmış. Şiiri etkileyici sesi ile okumuş:

Biliyorum sana ne zaman
“Çok güzelsin” desem
Herkesin annesi kendine güzel, dersin
Öyleyse duy anneciğim
Sen herkesin annesinden daha güzelsin!
Hilal gibi aydınlanan bir tebessümünle
Evlatçığının korkulu yüreğine su serpersin
Hatta hayat seni yorduğunda bile
Başımı okşamaya devam edersin
Sen anneciğim.
Mis kokulu pamuk yürekli
Rabbimin bir nevi
Nurdan yarattığı anneciğim
Sen hep mutlu ol
Mutlu ol ki şu güzel güller solmasın
Ve her daim yanımda ol ki
Kimsecikler seni benden çalamasın.

Şiir bitince tepkisini ölçmek için Kevser’e bakmış Cahit Amca. Kevser gözlerini uzaklarda bir yerlere sabitlemiş. Beş saniye, on saniye derken Cahit Amca korkmaya başlamış. Tam yerinden kalkmak için kımıldamış ki Kevser yanına yanaşmış:“ Bana bir saz bul.” demiş. Sesi yalvarır gibiymiş. Sesi emreder gibiymiş. Sesi ürkütücüymüş.
Mahmut, Cahit Amca’yı dürtmüş, “Haydi kalk.” demiş. “Gidelim. İyicr mi deliriyor ne? Bununla mı uğraşacağız.””
Kevser, Cahit Amca’nın kolundan tutmuş.
—Bana bir saz bulsana. Çalıp vereceğim, demiş boynunu bükerek.
Cahit Amca, bastonu uzatırken Kevser:
— Gerçek saz istiyorum, bağlama, demiş. “Kısa sapı da biliyorum ama uzun sap olursa daha iyi olur.”
Cahit Amca, ne yapacağını bilememiş. Gayriihtiyarî öevresine, çevresindelilere bakınmış. Bu esnada hemen yanı başlarında duran bir çocuk, Cahit Amca’ya:
— Dayımın sazı var, demiş. “Evi de şurada. Alayım geleyim mi?”
Kevser’in gözleri parlamış. Çok sevinmiş. Ellerini çırpmış:
— Getirsin, demiş Cahit Amca’ya.
Cahit Amca, otaya çıkan bu duruma çok şaşırmış. Sözcükleri bir anda düzgün kullanmaya başlaması onu etkilemiş.
— Sen saz çalmayı biliyor musun? Çocuğun sazını şey falan yapma, demiş.
Kevser, durgunlaşmış. Bir kaç saniye susmuş. Gözleri dolmuş. Yutkunmuş. Cahit Amca’ya bir değişik bakarak:
— Annem bilirdi demiş. Yayladaki çardakta bana bir türkü öğretiyordu, yıldırım çarptı öldü. Sen şiir okurken o anları anımsayıp yaşadım birden. Bana annem öğretmişti saz çalmayı.
Kevser’in sözleri görmüş geçirmiş Cahit Amca’yı heyecanlandırmış. Yan banklarda ve çimler üzerinde oturup onlara kulak misafiri olanları da heyecanlandırmış. Meraklandırmış. Onlardan biri daha da heyecanlanmış, kalkmış “Dayımın sazı var”, diyen çocuğun kolundan tutup:
— Haydi oğlum şu sazı hemen bir kap da gel, demiş.
Tüm gözler Kevser’e çevrilmiş.
Göz açıp kapayıncaya kadar saz getirilmiş.
Kevser kendisine uzatılan sazı almış. Cebinden çıkardığı kirli mendille sazı silmiş. Tellerine dokunmuş. Beklemiş. Dokunmuş. Sonra bağdaş kurup yere oturmuş. Sazı akort etmiş. Nefesler de adeta tutulmuş. Kevser, Aşık Veysel’in “ Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece/ Bilmiyorum ne haldeyim/ Gidiyorum gündüz gece” diye başlayan türküsünü çalıp söylemeye başlamış. Sazı o kadar güzel çalmış, türküyü o kadar güzel söylemiş ki herkes şaşmış kalmış. Alkıştan yer gök inlemiş, alkışlar Kevser’in iyileşmesi için dua olup semaya yükselmiş, Gökten üç elma düşmüş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.





17 Nisan 2019 Çarşamba



GEORGE’UN İKSİRİ
Mahsune Hanım, Mert’i gecenin on biri olmasına rağmen uyutamamış. Oysa Mert yıllardan beri en geç dokuz otuzda mışıl mışıl uyumaya başlarmış.
— Anneannemden masal istiyorum ben. Yoksa uyumam.
— Oğlum ben anlattım ya.
— Sen bulaşık suyu gibi anlattın. Ben anneannemden istiyorum masalı.
— Oğlum bilmiyor musun anneannen hastanede. Kadın nasıl buraya gelip de sana masal anlatsın. Hem bu saatte uyumuştur kadın. Yarın ameliyat olacak.
— O zaman ben de uyumam.
— Uyumazsan uyuma. Hem sen…
Mahsune Hanım sözünün devamını getirememiş. Getirememiş çünkü telefon çalmış. Arayan Mert’in anneannesiymiş. Karşılıklı sarf edilen bildik sözlerden sonra anneanne Mert’i sormuş. Bu soruş anneyi patlatmış:
— Bir türlü uyutamadım anne ya! Yapmadığım şey kalmadı. Masal bile anlattım, bana “Senin anlattığın masal bulaşık suyuna benziyor.” diyor çokbilmiş. Gülme anne ya. Çocuk annesine bulaşık suyu gibi masal anlatıyorsun der mi? Anne beni karıştırma sen de şimdi. Efendim? Tamam anneciğim. Mert’e veriyorum telefonu.
Mert annesinin telefonu kendisine uzatmasını beklemeden telefonu annesinin elinden kapmış.

Mert, anneannesi ile kısa ve hoş bir sohbet yaptıktan sonra anneannesinden Esranur Daşpınar’ın yazdığı bir masalı dinlemiş ve derin bir uykuya dalmış.
Masal şöyleymiş:

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Isaac adında bir adam varmış. Bu adam İngiltere’de bir çiftlik evinde yaşarmış. Günlerden bir gün onun çiftlik evine, yeğeni Ahmet ziyarete gelmiş. Isaac ve yeğeni Ahmet çiftlikteki bahçeleri dolaşarak muhabbet etmeye başlamışlar. Muhabbeti de ilk başlatan Ahmet olmuş:
— Dayıcığım, ağaçların ve bitkilerin ne kadar da güzel büyümüşler.
— Eğer onlara değer verirsen ve korursan onlar da böyle güzel ve sağlıklı büyürler. Bitkiler ve ormanlar insanların yaşam kaynağıdır yeğenim. Eğer bitkiler, ağaçlar, ormanlar olmasaydı insanlar yaşamlarını sürdüremezlerdi. Rahat nefes alamazlardı. Seller ve erozyon artardı. Kısacası hayat denen bir şey olmazdı.

Ahmet, dayısının söylediklerini doğrular biçimde kafasını sallamış. Bir süre sonra da binalarla, gökdelenlerle dolu kente bakan bir elma ağacının altına oturmuşlar. Karşılarında bulunan ve hiç de hoş olmayan bu manzarayı derin derin bakışlarla üzgün üzgün seyretmeye başlamışlar. Epeyce bir süre sonra sessizliği Isaac bozmuş:
— Bu manzarayı anlatan bir şiir okumamı ister misin evlat?
— Elbette dayıcığım.
Isaac, üzgün bir biçimde gördüklerine bakarak tok bir sesle şiiri okumaya başlamış:

Bir yaz gününde
Götürüyor beni bir otobüs
Nereye gittiğini bilmeden
Uzunca bir yol üzerinde

Issız dağların arasında
Sessiz sedasız geçerken
Birden kovalamaya başlıyor
Göklere yükselen gökdelenler

Önce aklıma bir soru takılıyor
Buradaki ağaçlara ne olmuş diye
Aslında cevabı çok kolaydı
Güzel fidanlar değil de
Binalar dikilmişti her yere

— Şiir doğru anlatmış dayıcığım. Gerçekten de güzel ve yararlı fidanların yerine her yere binalar ve gökdelenler dikilmiş sanki
— Evet, sana katılıyorum evlat
Isaac bunu söylerken üzgünmüş. Ancak, birden aklına parlak bir fikir gelmiş, gülümsemiş. Ahmet bunu fark etmiş ve sormuş:
— Ne oldu dayıcığım? Neden gülümsedin öyle?
Isaac:
— Karşımda yeşillikler, ağaçlar ve rengârenk çiçeklerle dolu bir alan hayal ettim de o yüzden gülümsedim yeğenim, diyerek Ahmet’in sorusunu yanıtlamış.
Ahmet, derin bir iç geçirmiş sonra da kaşlarını çatarak:
— Aslında o güzel ağaçları keserek bu binaları yaptıranlara ve çevremizi yeşillendirmeyenlere büyük bir ders vermek gerekiyor, demiş.
Isaac, ben yapacağımı biliyorum gibisinden baş sallarken “Bence de “diyen Ahmet’i kolundan tutmuş sonra da ona:
—Haydi, kalk bu kişilere derslerini vermeye gidiyoruz, demiş.

Ahmet, ne olduğunu anlamadan dayısını izlemeye başlamış. Bir süre sonra da kendilerini Isaac’ ın çok yakın dostu olan George’un kulübesinde bulmuşlar. George bir çiftçiymiş ama o, sıradan çiftçilerinden değilmiş. George’un ektiği her tohum ya da diktiği her bitki sadece bir günde kocaman oluyormuş. Tabiî ki bunun bir sırrı varmış Bu Sır da George’un kendi bulduğu çok gizemli ve çok ilginç bir ilaçmış. George buluşunun adını “ Bitkiser” koymuş. Bitkiser’i hangi tohumun üzerine ya da bitkinin toprağına dökersen dök bir günde koca koca salkımlı koca koca yapraklı ve koca koca dallı bitkiler olurmuş. Bu sırrı bilen Isaac, yakın arkadaşı George’tan Bitkiser almak istemiş. Üç şişe dolusu Bitkiser, Isaac’ın planı için yeter de artarmış bile.
George’tan bu ilaç gibi iksiri alan Isaac ve Ahmet hiç vakit kaybetmeden binalar ve gökdelenlerle dolu olan şehre inmişler. Saat gece yarısını gösterdiği için sokaklarda insanlar yok denecek kadar azmış. Bunu fırsat bilen amca ile yeğen, samanlıkta bulunan bir torba dolusu tohumu koca kente, masal bu ya dakikalar içerisinde serpiştirivermişler. Üzerine de su niyetine George’un iksirinden dökmüşler. Bazen sokaklara önlerine insanlar çıkmış ama onlar bunlara niyetlerini hiç sezdirmemişler. Biliyorlarmış ki onlar, sabaha kadar bütün kent yeşillenecek. Bu nedenle de gökdelenlerin birinin üzerine bir afiş asmışlar. Yarın olacakları bildiklerinden de mutlu bir şekilde evlerine dönmüşler.
Ertesi günü yaşama yeniden başlamak için erkenden kalkan insanlar kapılarından çıkınca büyük bir sürprizle karşılaşmışlar. Şehrin her yeri otlarla, rengârenk çiçeklerle, sarmaşıklarla doluymuş. Bütün insanlar şaşkınlıkla çevreyi incelemişler. Betonlarla dolu kentin yeşilliklerle bürünmesi büyük bir olaymış. Bu arada da gökdelenlerin birinde kocaman bir afişin asılı oluğunu görmüşler. Afişte şöyle yazıyormuş:
“Çocuklarımız için, ailemiz için, kendimiz için, daha sağlıklı bir nefes almak için, çevreni yeşillendir. ( Tabiat Ana)
Afişteki bu yazıyı da okuyup doğrulayan kent insanları kenti daha da yeşillendirmek için, düzenleyerek daha da güzel bir hale getirmek için kolları sıvamışlar.
Isaac ve Ahmet de yaptıkları çalışmanın semeresini görmenin mutluluğu ile şehri gören elma ağaçlarının birinin altına oturmuşlar. Isaac, “ İşte tabiat anayı mutlu edecek manzara” diye düşünürken gökten üç elma düşmüş. Biri İsaac’ın başına, biri Ahmet’in başına biri de bu masaldan ders çıkartanların başına.






16 Nisan 2019 Salı


KÖLE
Akay Efendi bir süre kendini dinledikten, esneyip gerindikten sonra önce pencereyi açıp dışarıya sonra da kolundan hiç çıkartmadığı dededen kalma saatine bakmış. Bu gün de yapacak bir işi gidecek de bir yeri olmadığından bir süre oflayıp puflayıp, kaşınmış. Esranur Daşpınar’ın Köle isimli şiiri aklına gelmiş. Ezbere bildiği tek şiirmiş bu. Adını anımsayamadığı bir şiir okuyucunu taklit ederek okuyup eğlenmeye çalışmış kendince.

“Neden böyledir insanlar
Neden her seferinde acıtıp
İyi niyetlilerin canını yakarlar

Evet, evet anladım işte
İnsanlar birer köle
Şeytan ne tarafı gösterirse
Onlar giderler hep o yöne.”

Akay Efendi tam şiiri bitirmiş ki duyduğu bir sesle irkilmiş.
— Şair senin için yazmış bu şiiri.
Konuşan hamamböceğiymiş. Akay Efendi kızmış:
— Siz benim evi ne zaman terk edeceksiniz?
Hamamböceği:
— Hep aynı şey be, diye solumuş. “Ben ne diyorum sen ne diyorsun…”
— Terk edin evimi. İstemiyorum sizi bu evde. Kaç kez söyledim.
Hamamböceği manalı manalı gülmüş:
— Bu kadar yıllık tanışıklığımızın hatırına sana bir şey söyleyeyim mi Akay Efendi?
— Gözümüm önünden hemen kaybolacaksan söyle. Söyle ve de arkadaşlarını da al git.
— Sen önce sorununu sapta ve hallet. At miskinliği üzerinden. Kımıldan biraz. Benim gitmem bir şey halletmez. Hatta bak, ben giderim gittiği gün başkaları gelir, beni mumla ararsın mumla.
Akay Efendi, hamamböceğine, şimdi görürsün sen der gibisinden bakmış. Ona doğru hareketlenmiş. Başına geleceği hisseden hamamböceği de koşarak oradan uzaklaşmış.
Akay Efendi “ üf be! ” diye solumuş. Sinirden biraz ilerisindeki iskemleyi tekmelemiş. İskemlenin her bir parçası bir yere dağılmış. Akay Efendi bu işe şaşırmış. Şimdiye kadar bu iskemleye pek çok kez tekme atmış hatta yere fırlatmış ama iskemleye bir şey olmamış. “ Ne oldu şimdi buna da paramparça oldu? ” demiş. Akay Efendi’nin sorusuna çöp kovasından çıkan fare cevap vermiş:
— Gene iyi dayandı zavallı iskemle. Hatta bana sorarsan oturacak bir yeri olsun diye salıvermedi kendini bunca zamandır. Şimdi oturacak bir yerin de kalmadı. Ne olacak? Gel tekmele git yumrukla, insan gibi oturacağına at kendini üzerine.
Akay Efendi, suratını buruşturarak fareye sormuş:
— Sen de nereden çıktın?
Fare, bıyıklarını oynatarak karşılık vermiş
— Benim nereden çıktığım önemli değil önemli olan senin bu halinin ne olacağı?
Tuvalet kapısındaki aralıkta bekleyen bir başka fare arkadaşının sözünü tamamlamasına müsaade etmemiş:
— Şuna laf yetiştirmek için niye çeneni yoruyorsun be Boncuk kardeş. Gel, ne hali varsa görsün.
Akay Efendi “ şuna “ lafına çok bozulmuş. Tam bu arada da gözü tavandaki sivrisineğe takılmış. Bir süredir görmediğinden burada olmadığını düşünüp:
— Hoş geldin sivri belası, demiş
Sivrisinek:
— Hoş bulduk da “demiş, “Buralardaydım, niye hoş geldin dedin ki bana şimdi?”
— Epeydir teşrif buyurup ısırmadınız da beni. Gözlerim yollarda kaldı hani. Gidip geldin diye şey yaptıydım.
— Yok yok, buradaydım da senin yanına uğramadım.
— Niye?
— Artık seni sevmiyorum ben.
— Ben sana ne yaptım ki?
— Bana bir şey yapmadın da. Soğudum ben senden ya. Benim için ha varsın ha yoksun artık.
“ Benim için ha varsın ha yoksun” sözü Akay Efendi’yi titretmiş. Kızdırmış. Öfkesini yumruklarını sivrisineğe doğru sallayarak göstermiş. “ Sen de benim için ha varsın ha yoksun.”diye bağırmış. Sivrisineğin aldırmaz bir tavır ile uçup gitmesi Akay Efendi’nin iyice küplere binmesine sebep olmuş. Akay Efendi, yatak odasına geçmiş, olanca gücü ile kendini eskilerden yadigâr ahşap karyolanın üzerine fırlatmış, fırlatması ile birlikte de gözlerinden yaşlar akmış. Karyola da tıpkı sandalye gibi parçalanmış, karyolanın kopan bir parçası da Akay Efendi’nin kaba etine denk gelmiş, canını acıtmış.
Akay Efendi bir taraftan doğrulmaya çalışırken bir taraftan da kendi kendine söylenmiş.” Ne oluyor bugün ya! Her şey ters gidiyor.”
Karyola ses vermiş:
— O sandalyeye yaptığından sonra daha fazla tahammül edemezdim sana artık. Ne bu? Ata yadigârı diye gözün gibi koruyacağın yerde yapmadığın işkence kalmıyor. Taş olsa çatlar.
Akay Efendi, karyolaya ters ters bakmış. Haline bakmadan bana laf söylüyorsun aşağılamasını,
— Parçalandın hala konuşuyorsun, cümlesi ile ifade etmiş.
Tam bu sırada Akay Efendi, açık pencereden kafasını uzatan Ercan isimli çocuğu fark etmiş. Çocuğu bir yerden gözü ısırır gibi olduysa da çıkartamamış. “ Sen kimsin?” diye de sormamış. Yerinden fırlayarak çocuğun yanına varmış, insana yakışmayacak bir sözden sonra,
— Ne yapıyorsun sen burada? Beni mi gözetliyorsun? diye bağırmış.
Ercan, korkudan ne yapacağını şaşırmış. “ Kapıyı çaldım duymadınız. Pencere açık olunca da…” demeye çalışmış olmamış. Akay Efendi, sertçe iterek Ercan’ı oradan uzaklaştırmış. Pencereyi kapatmış. Perdeyi çekmiş.
Üst üste gelen talihsizlikleri bu sabah da elini yüzünü yıkamamasına bağlamış Akay Efendi. Bir haftadır üzerinden çıkartmadığı tişörtü bedeninden sıyırıp yere fırlatmış. Sonra da elini yüzünü yıkamak için banyoya doğru yönelmiş. Holden geçerken işittiği ağlama sesi ile irkilmiş. Ağlayanı öğrenmek için sağına soluna bakınmış. Ağlama sesi bakımsızlıktan içi bile görünmez hale gelen akvaryumdan geliyormuş. Akay Efendi, günlerdir akvaryuma yem atmadığını anımsamış. Hemen, yem kutusunun dibinde kalan döküntüleri almış. Tam akvaryuma atacakken akvaryumda kalan tek balık dile gelmiş:
— Atma. Aç değilim.
— Aç değil misin? O zaman içini çeke çeke ağlayarak benim asabımı niye bozuyorsun?
— Ağlıyorum çünkü mutsuzum.
— Mutsuz musun? Niye ki? Yediğin önünde yemediğin arkanda.
— Evet, karnımı doyuruyorsun. Allah da ömür vermiş yaşıyorum.
— Ee! Bir de belanı mı istiyorsun Allah’tan?
— Mutsuzum.
— Az evvel de söyledin bunu. Niye mutsuzsun onu söyle.
— Yalnızım.
— Yalnız ol ne var ki bunda?
— Sadece yalnızlık olsa!
— Ya?
— Beni aldın getirdin buraya hiç ilgilenmiyorsun. Beni sevmiyorsun.
— Senin neyini seveyim? Balıksın işte.
— Şevket Abi, her yem verişinde seni seviyorum Afyon kaymağım, derdi.
— Bırak böyle boş şeyleri be. Hem bak, bana da hiç seni seviyorum diyen yok. Ben de yalnızım.
— Ama sen canlı cansız her şeye kötü davranıyorsun. Temizlikten de intizamdan da pek haz etmiyorsun. Hiçbir şeye değer de vermiyorsun.
— Kendine gel yaratık. Ukalalığı bırak, çizmeyi de aşma. Ağzından çıkanı
kulağın duysun. Akşam için kızartma olma bana ha.
Yeri geldiğinde susmanın karşındakine verilebilecek en iyi cevap olduğunu iyi bilen balık Akay Efendi’ye karşılık vermemiş. Akvaryumun en dibine inip yosunların arasında kaybolmuş.
Akay Efendi, “ Yok yok bugün bir şey var Bu kadar tesadüf üst üste gelemez” diye söylenmiş. Bu durumdan biraz da korkmuş. Yemleri kutusuna atmış. Ellerini beline dayamış vücudunu sağa sola hareket ettirmiş. Banyoya doğru yeniden hareketlenecekken kapı çalınmış. Söylenerek kapıya gitmiş. Kim o bile demeden hışımla kapıyı açmış. Kapıda 80 yaşlarında renkli başörtülü temiz giyimli, güler yüzlü bir kadın varmış Akay Efendi beklenmedik misafiri tepeden tırnağa süzmüş. Sonra da ağzının ucuyla sormuş:
— Kime baktın?
— Evladım, bu evde bir maşrapa su bulunur mu?
Akay Efendi, soruya bir mana verememiş. “Ne?” diye de sormamış.
— Az ileride mahalle çeşmesi var, demiş.
— Onu biliyorum. Gelirken de yanından geçtim.
— Ee!
— Ben, sende bir maşrapa su bulunur mu diye merak ettim.
Akay Efendi, önce parmaklarını birleştirip yumruk yapmış sonra da sol elini rahat bırakıp iyice seyrekleşen saçlarını sol eli ile taramış. Sonra da ciddi ciddi sormuş:
—Teyze yaşına hürmeten bir şey demiyorum da benimle kafa bulmuyorsun değil mi?
—Yok yavrum.
—Su mu istiyorsun? Susadın mı?
—Susamadım.
—Eee, öyleyse?
Yaşlı kadın ellerini beline dayamış. Kaşlarını çatmış. Ses tonunu yükselterek şöyle söylemiş:
— Ercan’ın dinleyeceğine niye kulağına yapıştın hemen sen?
— Ercan da kim ya?
— Az evvel senin pencereye gelen oğlan. Benim torunum.
Akay Efendi, yaşlı kadının kendisine hesap sormak için geldiğini sanmış. Filmlerdeki kötü adamlar gibi gülmüş: Sonra da kükremiş:
— Dövecek misin yoksa beni sen ebe?
Yaşlı kadın cevap vermemiş.
— Maşrapam yok ama banyo tasım var. Getireyim mi bir tas su?
-…
— Haydi teyze. Güle güle. Güle güle. Elimi belaya sokma benim.
Akay Efendi bulundukları duruma daha fazla tahammül edememiş. Güçlü kollarıyla yaşlı kadının ayaklarını yerden kesip birkaç metre öteye götürmüş. Sertçe yere bırakmış. Avazı çıktığı kadar da bağırmış:
— Kaybol gözümden moruk.
Yaşlı kadın, bir saniye, üç saniye, beş saniye bırakılığı yerde durmuş. Sonra da şampiyon bir atlet gibi Akay Efendi’nin evine doğru koşmuş, açık duran kapıdan içeriye girmiş. Akay Efendi şaşırmış. Kızmış. Yaşlı kadının arkasından koşmuş, tam onu yakalayıp dışarıya fırlatacakken ayağı kaymış yüzükoyun yere yıkılmış. Bir zaman sonra Akay Efendi toparlanmış. Üzerini çırparak ayağa kalkmış. İlk gözüne çarpan akvaryumun hemen yanı başındaki altın kaplama maşrapa olmuş Gözleri koca koca açılmış. Büyülenmiş gibi maşrapaya bakmış. Sonra da kurgulanmış bir robot gibi ağır adımlarla maşrapanın yanına gitmiş. Çömelip maşrapayı almış. Maşrapa ağzına kadar da su ile doluymuş.
Balık, acımsı bir ses tonu ile Akay Efendi’nin olup bitenleri anlamasına yardımcı olmaya çalışmış:
— Teyze bıraktı, Ercan’ın elinden dalavere İle almana rağmen bir bardak su vermeyerek kurumaya terk ettiğin çiçeğe dökecekmişsin.
— Hangi çiçeğe?
Balık, yüzgeçlerinden biri ile hemen köşedeki çiçeği işaret etmiş:
— Dedim ya. Ercan’ın elinden aldığın çiçeğe… Aha şu çiçeğe!
Akay Efendi, gösterilen çiçeğe bakmış. Çiçek, buraya getirildiğinden beri hiç sulanmadığından yaprakları sararmış, solmuş, dökülmüş.
Akay Efendi bir anda insan olduğunu hatırlamış sanki. Her zaman yaptığı gibi dudak bülüp “boş ver” diyememiş. Yüzü, utançtan, sorumsuzluktan, acımasızlıktan, vurdumduymazlıktan renkten renge girmiş. Vücudunun tüm tüyleri diken diken olmuş. Maşrapadaki suyu çiçeğe dökerken, balığa dönüp sormuş:
— Beni affedebilecek mi?
— Güzel ve doğru şeyler yapmaya başlarsan affedebilir.
— Yaşayacak mı?
— Duaya da ihtiyacı var.
Maşrapadaki su ile birlikte Akay Efendi de bitmiş. Maşrapayı yere bırakıp bulunduğu yere çöktükten saliseler sonra gözleri kendiliğinden kapanmış. Kısa bir süre sonra da özü geçmiş Belki bir saat belki bir ay belki bir yıl belki bir asır uyumuş. Uyandığında gözüne çarpan ilk şey çiçeğin yeniden dirilmeye başlayan yaprakları olmuş. Akay Efendi bu duruma çocuklar gibi sevinmiş, sevincini akvaryumdaki balığa “Seni seviyorum Afyon kaymağım.” diye çığlık atarak göstermiş.
O dakikalardan sonra da zararın neresinden dönersen kardır atasözüne uygun olarak doğru ve güzel işler yapmaya başlayan Akay Efendi’ye Allah da yardım etmeye başlamış. Bir süre sonra da karşısına gönlü zengin kalbi güzel biri çıkmış “ Seni seviyorum Akay.” demiş. Evlenmişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.







15 Nisan 2019 Pazartesi


BİR ŞEY

Evvel zaman içinde saman kalbur içinde geçmiş tarihlerin birinde Fettan Dede’nin gözleri kitabında, kulağı torunundaymış.
Torun Sercan, ders kitabından bir şiiri okuyormuş yüksek sesle. Şiir, Şair Esranur Daşpınar’a ait olup şiirin adı da “Mutlu Olursan” imiş.

“Güneş’in mutluluk saçan ışıkları
Çarpar gözünün ta içine
Gökyüzü gibi aydınlanan gözbebeği
Güller açtırıyor insanın yüreğine.

Aynada gördüğün o gözlerin
Işıldaması bile yetiyor insana
Çünkü herşeye rağmen mutlu olursan
Kimse gölge düşüremez hayatına.”

Sercan’ın dedesi çevresi çok olan eli kolu uzun bir adammış. Sercan da bunu biliyormuş.
Sercan, şiir bitince kafasını kaşıyarak biraz düşünmüş sonra da dedesinden bir istekte bulunmuş:
— Dede, lütfen Şair Esranur’ın öğretmenlerini bulup da buraya getirir misin?
Dede, bu garip isteğe şaşırmış. Gür ama sevimli kaşlarını çatarak:
— Anlamadım demiş “Şairin öğretmenlerini buraya mı getireyim?”
Sercan, heyecanla,
— Evet, demiş. “Hemen onları buldurt buraya getirt.
— Ne kadar öğretmeni varsa hepsini mi?
— Evet dedeciğim. Şiirde büyük bir yanlış buldum ben.
— Ne kadar büyük?
Sercan kollarını iki yana açmış:
— Çok büyük dede.
Dedenin aklına birkaç olasılık gelmiş ama bir şey dememiş.
— Öğretmenlerini çağırt dede. Bir şeyi öğretmemişler ona.
Dede, ellerliyle dur bir işareti yapmış, Sercan’a yönelerek:
—Yavrum, demiş. “Sen tane tane konuşmayınca ben bir şey anlayamıyorum.”
Sercan, ses tonunu düşürerek dedesine karşılık vermiş:
— Tane tane konuştum ya dede.
— Sana öyle geliyor. Makineli tüfek gibi konuştun
— Makineli tüfek ne dede?
—Şimdi boş ver sen makineli tüfeği de dinle.
Sercan’ın sesi tekrar canlanmış:
— O zaman niye makineli tüfek dedin sen dede?
— Teşbih yapayım dedim yavrum.
— Teşbih ne dede?
—Yavrum teşbihi meşbihi bırak sen şimdi.
— Dede teşbihi anlatmadın şimdi bir de meşbih diyorsun
— Yavrum ben lafın gelişi diyorum.
— Nasıl yani dede?
Fettan Dede, uzatma bunu artık der gibisine,
— Kuzuuuuum demiş.
Sercan da tüm tatlılığıyla dedesine karşılık vermiş:
— Efendim dedeciiiiiiiiğim.
Sercan gözlerini koca koca açarak öyle bir “ efendim dedeciğim” demiş ki dedesi gevrek gevrek gülmekten kendini alamamış. Sercan’ın istediği de buymuş zaten. O da gülmüş. Sonra dedesi olumalta olduğu kitabı sehbanın üzerine bırakarak Selcan’a i sokulmuş ve de onun gözleri içine bakarak şöyle söylemiş:
— Şimdi ben sana sorular soracağım sen de bana sadece evet ya da hayır diyeceksin. Anlaştık mı?
Sercan, el çırparak “ tamam” demiş. Ardın da bağdaş kurup kollarını bağlamış. Gözlerini dedesine dikmiş. Ve de:
— Ben hazırım, demiş.
— Şiiri okudun.
— Evet
— Şiirde koskocaman bir yanlışlık saptadın.
— Evet dede hem de bir şaire yakışmayacak bir yanlışlık saptadım.
— Hani sadece evet ya da hayır diyecektin Sercan.
— O zaman evet diyorum dede. Evet.
— Tamam. Şimdi yanlış anlamadıysam bu yanlışlıktan şairi değil de onu yetiştiren öğretmenlerini sorumlu tutuyorsun.
— Elbette dede, Öğretmemişler. Öğretselerdi şiiri yazan böyle bir yanlışlık yapmazdı. Düşünsene kuzenim bile böyle bir yanlışlık yapmıyor yazılarında dede.
— Güzel Sercan’ım evet ya da hayır desene. Böyle anlaşmamışmış mıydık seninle?
Sercan’ın gözleri parlamış.
—Şiir gibi konuştun dede. Kafiye de yaptın sen değil mi?
Sercan’ın son sözü Fettan Dede’nin hoşuna gitmiş. Böbürlenerek: torununa karşılık vermiş:
— Bir zamanlar ben de şiirle uğraşmıştım hani. Az da olsa kafiye mafiye bilirim yani. Laf aramızda güzel de şiir yazardım gençliğimde.
Fettan Dede, cümlesi bitince Sercan’a “ Şiirlerinden bir tane okur musun bana dedeciğin.” de der gibisinde bakmış ama olmamış. Sercan’ın aklı başka yerdeymiş:
— Dede! Şair Esranur’un öğretmenlerini bulup buraya getirttirirsen onları karşıma ip gibi dizeceğim sonra da şairin yaptığını onların gözlerine gözlerine sokacağım. İyi yapacağım demi dede?
— İyi yapacaksın da Sercan’ım, şair nasıl bir yanlışlık yapmış? Onu bir söylesen bana hı.
Sercan muzaffer bir komutan gibi, gururla kalkmış, dedesinin yanaklarından sesli öpmüş Sonra da coşkuyla,
— Sen olmasaydın ben şıppadak bu yanlışlığı bulamazdım dede, demiş.
Fettan Dede’nin beklemediği bir söz olmuş bu. Meraklanmış ama Sercan’ın sözüne açıklık getireceğini bildiğinden bir şey dememiş.
— Sen dersin ya dede “şey”ler hep ayrı yazılır diye. Şair, şiirinde şeyi bileşik yazmış
Torununun “ Sen dersin ya” sözü dedeyi çok mutlu etmiş. Demek ki söylediklerim torunumun bir kulağından girip ötekinden çıkmıyormuş diye düşünmüş. Bu mutlulukla torunun heyecanına ortak olmak için gözlerini koca koca açmış, biraz da mübalağalı:
—Sen ne diyorsun, demiş.” Şeyleri bitişik mi yazmış şair?”
Dedenin bu tavrı Sercan’ı etkilemiş:
— Evet dede!
Sonra da söylediğini kanıtlamak için Sercan, kitabı almış şiirin bulunduğu sayfayı dedesine uzatmış.
Fettan Dede,
— Şairin yaptığını görüyor musun? Ver bakayım şunu, demiş.
— Ama söz verdin dede, öğretmelerini bulup buraya getireceksin. Bütün öğretmenlerini karşıma dizeceksin. Esranur’u da getireceksin.
Fettan Dede, “ Tamam merak etme, hallederim .” diyerek kitabı almış. Parmaklarından birini gösterilen sayfanın arasına koymuş. Sonra da:
— Lütfen, şu masanın üzerindeki gözlüğümü bana bir uzat bakayım, demiş.
Sercan, koşarak masanın yanına gitmiş, dedesinin gözlüğünü alıp geri dönmüş. Gözlüğü uzatırken de kendinden emin:
— Al dede, demiş, “Kendi gözlerinle gör”.
Fettan Dede, gözlüklerini takmış hızlıca şiire ve şiirin altındaki sorulara bakmış. Aslında, okunulan ders kitabı olduğundan, neyin ne olduğunu tahmin etmiş ama tahminin doğru olup olmadığından emin olmadan da Sercan’a bir şey söylemek istememiş.
Fettan Dede, düşündüğünün doğru olduğunu görünce de gözlüklerinin üzerinden bakarak torununa takılmış:
— Benim gibi bu sözlük de kocadı herhalde be Sercan.
Sercan, bilgiç bilgiç dedesine karşılık vermiş:
— Gözlük kocar mı? Gözlük canlı mı ki!
— Ne bileyim. Bak mesela şurada bir soru var. Bana bir okur musun?
Sercan, dedesinin son cümlesinden şüphelenmiş. Suratı elinde olmadan asılmış. Beyni de, dedesi söylerken ileride belki kullanırım diyerek not ettiği bir sözü “ Bir sözün ya da yazının sonunu varmadan fazla heyecanlanarak fikir beyan etme, mahcup olabilirsin.” sözünü kulağına fısıldanış. Bu, “ Büyük sözü dinlemezsen böyle olur işte” demekmiş bir bakıma.
Selcan, istemeye istemeye de olsa dedesinin işaret ettiği soruyu okumuş. Soru aynen şöyleymiş:
“Yukarıdaki şiirde bilerek yapılan bir yazım yanlışı vardır. Yazım yanlışı yapılan kelimeyi bularak doğrusunu yazınız.”
Sercan, bir dedesine bakmış bir tavana bakmış, bir burnunu kaşımış yüzüne değişik şekiller vermiş sonra kendisini izlemekte olan dedesi ile göz göz gelmemeye dikkat ederek “ Şaka yaptım, şaka yaptım, zaten de uykum geldi benim” deyip odasına koşmuş.



14 Nisan 2019 Pazar


BİR CUVAL ALTIN

Bir varmış bir yokmuş. Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken dağların çok olduğu bir yerleşim yerinde üç gün tellal çıkmış. Mevsim Dede, elmaları için üç günlüğüne bekçilik yapacak birini arıyormuş Üç gün için görevi üstlenecek kişiye de tamı tamına bir çuval altın verecekmiş.
Duyuruyu duyanlardan bazıları buna pek sevinmiş. Koşa koşa Mevsim Dede’ye gidip, “Talibim ben bu işe .” demiş. Mevsim Dede gösterilen ilgiden çok memnun kalmış. Küçük- büyük, çoluk- çocuk, kız -kızan, kadın -erkek, yaşlı- genç demeden gelen her bir kişi ile tek tek görüşmüş, teşekkür etmiş. Sonra da maddeler halinde mevcut durumu belirtmiş, şartlarını sıralamış:
1- Elma bahçemde şu anda 30065 elma var.
2- Üç gün sonra döndüğümde 30065 elmamı eksiksiz isterim.
3- Bir elma bile eksildiyse ceza olarak karın tokluğuna 11 sene üç ay yanımda çakışacaksın.
4- Söylediğin süre çok, çalışamam ben dersen eğer bana 150 aktın ödeyerek cezadan kurtulabileceksin.
5- İşi kabul edersen şayet, bana 99 altın vereceksin güvence olarak. Ben döndüğümde canım isterse bu altınları sana iade edeceğim canım istemezse güle güle diyeceğim.
İşe alınma şartlarını öğrenenlerin tepkileri değişik olmuş Mevsim Dede’ye. Bazıları teşekkür edip yanından ayrılmış. Bazıları kötü kötü söylenmiş. Bazıları Mevsim Dede’nin hasta olduğunu düşünüp teşhisini koymuş. Bazıları da…
Aradan günler geçmiş. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir gün Mevsim Dede’nin kapısı çalmış. Kapıyı çalan küçük bir çocukmuş. Kapı açılır açılmaz bir nefeste:
—Ben şartlarınız kabul ediyorum ancak benimde şartların var, demiş.
Mevsim Dede, güler yüzü ile “hoş geldin” deyip çocuğu önce sakinleştirmiş sonra içeriye almış. Kısa bir sohbetin akabinde de “ Söyle bakalım şartlarını küçük hanım.” demiş.
Seher de tıplı Mevsim Dede gibi şartlarını net ifade etmiş:
1- Elma bahçenize hayvan dostlarımla beraber bekçilik yapacağım.
2- Elma bahçenizdeki elmaları hem teslim alırken hem de teslim ederken beraberce sayacağız. Teslim ederken ben sayamam bu ladar elmayı dersen, teslim alırken de saymaya kalkmayacaksın.
3- Yere düşen elmalar zayi sayılmayacak.
4- Anlaşma şartlarımızı benim bozmamam halinde güvence için aldığınız altınları eksiksiz isterim.
Seher’in gösterdiği özgüven Mevsim Dede’nin pek hoşuna gitmiş. Kalkmış, Seher’im yanına varmış. . Alnından öpmüş:
— Aferin sana kız, demiş. Elini uzatmış. Tokalaşmışlar anlaşmışlar.


Seher’in hayatta anneannesinden başka kimsesi yokmuş. Her zaman olduğu gibi o akşam da anneannesi “Hoş geldin güzel kızım” diyerek ona kapıyı açmış. Yanaklarından öpmüş. Allah ne verdi ise akşam yemeğini yemişler. Seher, “Eline sağlık anneanneciğim çok güzel olmuş.” deyip onun gönlünü almış. Sonra da bugün yaptıklarını anneannesine anlatmış. Onun söylediklerini dinlemiş. Önerilerini almış. Aldığı önerileri süzgeçten geçirmiş.
Ertesi gün tan ağarmadan kalkmış Seher. Başkaları gibi bir banyomuz bile yok diye söylenmeden leğende banyosunu yapmış, giyinmiş. Allah’a dua etmiş: “ Allah’ım “ demiş. “ Alacağım kararların, yaptığım işlerin hayırlı olması için bana yardım et. . Ben aklımın erdiğince gücümün yettiğince çalışıyor, her şeyin iyi ve güzel olması için elimden geleni yapıyor gerisini sana bırakıyorum. Yardımlarını benden esirgeme.”
Danışan dağ aşmış danışmayan yolda kalmış…
Seher, anneannesinin önerisi doğrultusunda Keramet Dayı’ya danışmak için evden çıkmış. Kapıda bir eşek varmış.
Eşek:
—Adım Zırva, demiş.” Keramet Dayı’ya gitmek istiyorsan gel götüreyim seni.” Göz açıp kapayıncaya kadar Keramet Dayı’nın yanına varmışlar.
Keramet Dayı, güzel karşılamış Seher’i. Anlattıklarını dinlemiş. Söyleyecekleri bitince de:”
— Tamam da güzel kızım, demiş. Benim sana verecek bir altınım bile yok.”
Seher:
—Ben sizden altın istemiyorum ki, demiş. “ Altından daha değerli bir şey var sizde. Siz akıllısınız ve deneyimlisiniz. Bana akıl verip yol gösterebilirsiniz. Ben sizden altın değil akıl ve öneri almak için geldim.”
Keramet Dayı Seher’in sözlerini takdirle karşılamış, Seher’e akıl vermiş önerilerini söylemiş.
Keramet Dayı’nın verdiği akıl da öneriler de Seher’in aklına yatmamış. İtirazını yapmış konu hakkındaki düşüncelerini söylemiş. Keramet Dayı, büyük bir olgunluk içerisinde Seher’i dinlemiş. Önerilerinin benimsenmemesinden alınmamış. Çileden çıkıp, bacak kadar boyunlan bana karşı mı çıkıyorsun, benim önerilerimi değersiz mi buluyorsun, dememiş. Seher’i kovmamış. Ona,
—Senin aklından geçenler ne? diye sormuş.
Seher anlatmış. Keramet Dayı, Seher’in söylediklerini değerlendirdikten sonra:
—Tamam öyleyse.” demiş. “ Bir dene bakalım. Benim görebildiğim kadarıyla aklından geçenleri denemende bir sakınca yok.”
Keramet Dayı’dan alacağını alan Seher düşündüğünü gerçekleştirmek için vakit yitirmeden kolları sıvamış.
Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuş. Keramet Dayı toparlanırken Seher geri dönmüş. Keramet Dayı daha bir şey sormadan:
—Bir altın bile bulamadım” diye hayal kırıklığını dile getirmiş. “Kapı kapı dolaştım ama kimse değil 99 altın bir arlın bile vermedi borç olarak.
Keramet Dayı:
—Tüm evleri dolaştın mı? diye sual etmiş.
Seher, iç geçirerek “ Evet!” demiş ama Keramet Dayı’nın bildiği bir şey varmış.
Keramet Dayı, çocuğun gözleri ile gözlerini örtüştürerek:
—Bir ev bile atlamadığından eminsin değil mi yavrum? demiş.
Seher önce “Zaten kimse bir şey vermedi.” diye söylenmiş sonra da kime niçin uğramadığını açıklamış:
—Bizim evin yanında yaşlı bir nine var ama o zaten veremez. Onun yemeğini
bile bazen biz veriyoruz. Evinde de doğru dürüst bir şey yok Sadece ona uğramadım.
Keramet Dayı, Seher’in omzuna sevgi ile dokunmuş, tatlı tatlı konuşmuş:
— Fakat demiş “ O şu anda çok üzgün olabilir.”
— Niye?
— Burası o kadar büyük bir yer değil. Senin kapı kapı dolaşıp yardım istediğini duyduysa kendisine uğranılmaması onu kırmış olabilir.
— Tamam da onun parasının da altının da olmadığını ben biliyorum.
— O başka o başka.
— Birde ona mı uğrayıp sorsaydım keşke?
— Onu atlaman onu üzmüş olabilir diye düşünüyorum ben. Beni insan yerine koymadı diye aklından geçirebilir.
Seher, Keramet Dayı’nın bir bildiği olsa gerek deyip:
—Tamam o zaman, demiş. “Şimdi giderken ona da uğrarım ondan da altın isterim.”
Gerçekten de Seher eve dönerken bahsettiği nineye de uğramış, olup bitenleri anlatmış ve demiş ki:
—Varsa bana doksan dokuz altın yoksa birkaç altın o da yoksa satıp altına çevirebilmem için bir şeyler verebilir misiniz? Elmaları teslim edince borcumu hemen öderim. Söz veriyorum.
Nine, güzlüklerini çıkartmış. Gözlük camlarını silmiş. Bu arada Seher de “Bende altın ne arar, benim durumumu bilmiyor nusun benimle dalga mı geçiyorsun sen? ” diye kızacağını düşünerek korkuyormuş ama çok şaşırtıcı bir şey olmuş. Nine:
—Mevsim Dede’ye git, yarın öğle köy kahvesinin önünde altınları vereceğini söyle. Başka da bir şey sakın ola ki söyleme.” demiş
Seher, duyduklarına inanamamış. “ olur ” deyip oradan ayrılmış Mevsim Dede’ye haberi vermek için koşmaya başlamış Kahvehanenin önünden geçerken Mevsim Dede’yi masalardan birinde çay içerken görmüş. Yanına yaklaşmış. “ Yarın öğlen altınları buraya getireceğim. “demiş, Demesi ile birlikte de oradakilerin şaşkın bakışları arasında onların soru sormasına olanak da bırakmadan oradan uzaklaşmış. Altınların öğle üzeri kahvehanenin önünde olacağı haberini ertesi günü öğleye kadar herkes duymuş. Çoluk çocuk kadın kız herkes kahvehanenin etrafını hınca hınç doldurup beklemeye başlamışlar. Derken köşede sırtında küçük bir çuval olduğu halde nine belirmiş. Ninenin yanında da örgülü saçları ile Seher varmış. Merak doruk yapmış, nefesler tutulmuş.
Nine, kalabalığı görünce çok sevinmiş. Onları ortalayıp durmuş ve demiş ki:
—Çocuklarım, bu çuvalın içi altınlarla dolu. Dedelerden ebelerden bana kaldı ama benim bırakabileceğim kimsem yok. O nedenle ben de düşündüm taşındım bu altınları sizlere dağıtmaya karar verdim. Şimdi hepinize üçer beşer altın dağıtacağım. Helâlı hoş olsun.
Herkes bu habere çok sevinmiş, Altınlar dağıtılmaya başlayınca sevinçleri daha da artmış.
Göz açıp kapayıncaya kadar altınlar dağıtılmış. Çuvalın boşaldığını gören Mevsim Dede bulunduğu yerden öfke ile bağırmış:
—Benim doksan dokuz altınım nerede?
Nine, Mevsim Dede’nin bu anımsatmasından sonra dizlerini dövmüş. Kafasına vurmuş:
—Ah ah ah, demiş. Yaşlılık işte nasıl da unuttum. Önce senin altınlarınım verecek kalanları dağıtacaktım ben amma…
Mevsim Dede, sesini biraz daha yükseltmiş:
— O beni ilgilendirmez. Ben altınlarımı isterim. Söz verdin, haber gönderdin.
Kalabalıktan homurdananlar olmuş. “ Ben bana verileni vermem.” diyenler olmuş. “ Şimdi kadın bu altınları istemesin mi?” deyip bir bahane ile oradan ayrılanlar olmuş.
Nine, koynundan bir kese çıkartınca, ninenin şaka yaptığını sananlar rahatlamışlar. Nine, hemen orada bulunan küçük bir kayanın üzerine çıkmış. Seher’i yanına çağırmış. Keseyi hemen yanı başındaki söğüt ağacının bir dalına asmış. Sonra da orada bulunanlara bir şeyler söyledikten sonra, sözlerini şöyle bitirmiş:
—Şimdi, bu yürekli kızın ve benim sizin yardımlarınıza ihtiyacımız var. Dağılırken içinizden gelir de şu keseye birer altın koyarsanız, 99 altını tamamlayabilirseniz, Seher mutlu olur, ben de yalancı konumuna düşmemiş olurum.

Ve de nine oradan ayrılmak için hareketlenmiş. O anda da bir rüzgâr ortaya çıkmış, her yanı toz bulutu kaplamış göz gözü görmez olmuş. Kısa bir zaman içerisinde de alan boşalmış.

Altınları alanlardan bazıları keseye birer altın atmış mı, attılarsa atılan altın sayısı yeterli sayıyı bulmuş mu bilinmez ama ninenin altınları sihirliymiş. Çoğu zaman olduğu gibi açgözlülük yapanların, almayı bildiği halde vermeyi bilmeyenlerin, hep bana hep bana diyenlerin altınları birkaç saat içerisinde teneke parçasına dönüşerek değersizleşmiş. Keseye altın atmayı becerebilenlerin altınları ise yaptıkları iyilik oranında gün gün artmış. İyilik yapanlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.





12 Nisan 2019 Cuma


İKİ EKMEK BİR ŞİŞE SÜT

Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarların birinde Suat Bey değil de Bay Suat denilen biri yaşarmış. Zaman zaman boş gezenin boş kalfası olmuş zaman zaman un edinmiş, şeker edinmiş, su edinmiş, yağ edinmiş helva yapmış ama her defasında yaptığı helvalar elinde kalmış. Bay Suat biraz patavatsızmış. Biraz vurdumduymazmış. Hiç mi hiç kitap okumadığından, büyüklerinin nasihatlerine de hep kulak tıkadığından, tenkitlere de değer vermediğinden kendisini pek geliştirememiş. Birkaç kelime ile kendini anlat deseler vereceği cevap “ mutsuz ve yalnız “ olurmuş. Düşünmeyi de pek sevmediğinden Bay Suat, bunun niçin böyle olduğuna bir türlü akıl sır erdiremezmiş.

Yeni taşındığı evin tam karşısındaki küçük bakkal dükkânı ile onun yaşlı ama dinç sahibi Güler Dede, Bay Suat’ın sinirini bozar olmuş. Güler Dede, dükkânını, hava henüz ışımadan açıyor gecenin geç vaktinde de kapatıyormuş. Bir gün üç gün beş gün derken bir sabah Bay Suat bu duruma daha fazla tahammül edememiş hışımla evden çıkıp bakkal dükkânına gitmiş. Selam bile vermeden bakkalın yaşlı sahibine çıkışmış:
— Derdin ne senin ihtiyar? Bu saatte dükkânda mı açılır be?
Bay Suat, bakkal sahibinin cevap vermesine olanak bırakmadan, biraz da alaylı bir ses tonu ile devam etmiş sözlerine:
— Dur tahmin edeyim. Yalnızsın.
Cevabı bakkalın papağanı vermiş:
— Hayır. Karısı var, çocukları var, torunları var. Daha da önemlisi dostları var.
Bay Suat, bir papağana bir yaşlı bakkala bakmış. Sonra da papağana dönerek
— O zaman o kadar çekilmez ki evden kovuyorlar, demiş dudak bükerek.
— Değil.
— O zaman çok mutsuz.
— Sen öyle san.
— O zaman ne?
— Biraz sonra Sami gelecek. Bakkal Güler mutlu olacak, şükredecek.
Bay Suat, bu sözler üzerine yaşlı bakkala dönüp sormuş:
— Sami de kim?
Güler Dede, elindeki süpürgeyi bırakmış sonra da yürekten:
— Allah’ın bana verdiği bir armağan, demiş.
Papağan yine konuşmuş:
— İki ekmek bir süt. İki ekmek bir süt.
Bay Suat, Güler Dede’ye “ Ne diyor bu?” der gibisinden bakmış. Tam bu sırada da Sami bakkalın kapısından içeriye girmiş. Ağır adımlarla papağanın yanına varıp gülümsemiş.
Papağan:
— Günaydın Sami, demiş. “Hoş geldin.”
Sami, önce birkaç kez el çırpmış sonra göz ucuyla önce Bay Suat’a sonra da yaşlı bakkala bakmış.
Güler Dede de bu arada bir poşete iki tane ekmek ile bir şişe süt koymuş. Tatlı ve sıcak bir ses tonu ile poşeti Sami’ye uzatmış:
— Afiyet olsun Sami.
Sami, gülümsemiş. Kendince esas duruşa geçmiş. Zor anlaşılır bir sesle de:
— Sağ ol, demiş.
— Köpeğini de kedini de benim için sev.
—Tamam.
Sami, bakkaldan çıkarken Bay Suat garip bir şaşkınlık içerisindeymiş. Yüzünde acayip bir ifade varmış. Kendini tutamayıp:
— Bu aklı kıt insan için bu saatte buradayım deme sakın bana, demiş Güler Dede’ye.
— Poşeti alırken gözlerinde oluşan o ışığı o mutluluğu fark etmedin herhalde?
— Git be adam, deli misin nesin? Hani parasını verse bir derece diyeceğim de.
Papağan kanat çırpmış:
— Veren el alan elden üstündür. Her şey para değil. Bakkal Güler mutlu, Sami mutlu ben mutlu
Bay Suat, “ Siz işin kolayını bulmuşsunuz” diye söylenerek kapıya doğru yönelmiş. Tam kapıdan çıkarken papağan azarlar gibi konuşmuş:
— Hoşça kalın desene Allaha ısmarladık desene, insan huyu için hayvan tüyü için sevilir. Akşam da gelip bir şeyler öğrensene.
Bay Suat durmuş, dönmüş. Tam bir şey diyecekken Güler Dede:
— Seni sevdi benim bir tanem, demiş papaganı kastederek.
Bay Suat, Güler Dede’nin yüzüne bir süre boş boş baktıktan sonra, kinayeli bir biçimde karşılık vermiş:
— Belli oluyor, belli oluyor.
Ve sonra Bay Suat papağanın yanına gitmiş, parmakları ile kafese dokunup papağana göz kırpmış sonra da ona “ bay bay” demiş, demiş ama dediğine diyeceğine de pişman olmuş.
— Bay bay da ne ola? Hoşça kal desene. Allaha ısmarladık desene. Anlamlı söz edip güzel işler etsene.
Papağanın bu sözleri Bay Suat’ın asabını iyice bozmuş. Tüm bedeninden ter boşanmış. Alnındaki terleri elinin tersi ile silerek dükkândan hızla çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Birde bakmış ki zaman su gibi akıp gitmiş. Dönmüş dolaşmış kendini yeniden Güler Dede’nin bakkalının önünde bulmuş

Güler Dede ile Fevziye Hanım dükkânın önünde bir yandan tatlı tatlı sohbet ediyorlar bir yandan da çaylarını yudumluyorlarmış. Bay Suat yanlarına yaklaşmış, Yaşlı bakkal’ın kulağına eğilmiş Fevziye Hanım’ı işaret ederek patavatsızlığını kanıtlamak istercesine:
— İhtiyar, senin karı da fena değilmiş ha? Kaçırırlar diye korkup da seni aramaya mı gelmiş, demiş.
Bay Suat bu sözü fısıldayarak demiş ama papağan söylenileni duymuş. Senden adam olmaz der gibisinden derin bir of çekmiş

Fevziye Hanım da Bay Suat’a dönerek taşı gediğine koymuş:
— Şu dünyada ne patavatsızlar ne gıcıklar ne ukalalar var diyecekti ama Güler Bey’i üzmek istemedi kötü söz ederek. Ne de olsa bir beyefendinin papağanı. Ben, Güler Bey’in eşi değil otuz yıllık ahbabıyım.”

Bay Suat bozulmuş. Kadında da ne kulak varmış be, diye içinden geçirmiş. Bugün yaşadıklarından “ mutsuz ve yalnız ” saptamasının nedenine yanıt olabilecek ipuçlarını yakalamış, azıcık da olsa düşündüğünden. Bu da onu hem heyecanlandırmış hem de sevindirmiş çünkü o bile biliyormuş ki, sorun bilinirse soruna çözüm de bulunabilir.

Güler Dede’nin yaşı yüz yirmiye merdiven dayamasına rağmen bu kadar yaşam dolu, bu kadar hoşgörülü bu kadar sevecen, bu kadar iyiliksever olmasının nedenlerinden biri de zaman zaman da olsa yaşamında yaptığı küçük, hoş değişikliklermiş. Bunu bilen masal dünyası çorbada benim de tuzum bulunsun misali gökten üç elma yerine üç şiir düşürmüş bu sefer. Güler Dede buna çok sevinmiş. Şiirleri bir çırpıda okumuş. Biraz daha gençleşmiş. Güç kazanmış. Yaşama biraz daha bağlanmış. Esranur Daşpınar’ın “ Mutluluğu Yaymak İçin” şiirini oradakilerle de paylaşarak oradakileri de mutluluğuna ortak etmek istemiş:

Mutlu olmak ve
Herkesi sevmek…

Neşeli olmak ve
Çok sevilmek…

Sevmek ve
Herkesi mutlu etmek…
Herkese hediyeler vermek
Birkaç hoş lakırdı etmek
Şiirler okumak ve şarkılar söylemek
Ya da bolca dans etmek…

Hiçbiri olmuyorsa bir tebessüm etmek

Aslında, mutlu olmak ve mutluluğu yaymak için
Ne kadar da çok sebep var!
****

güzel söz: TİLKİ TUZAĞA LANET OKUR, KENDİNE DEĞİL ( BALCAZ)