KIZMAYAN AMA DÜŞÜNEN İNSAN
Yetenek, yalnızlık içinde biçimlenir, karakter ise yaşamın
akışı içerisinde. Karakter yetenekle birleşince meyvelerini verir.
GOETHE
Kocamı hiç böyle görmemiştim desem inanır mısınız? Hele hele bir de on sekiz yıldır evliyiz desem. Dün her zamankinden daha evvel geldi eve. Karşılıklı klâsik sözlerden sonra soyundu dökündü. Üzerinde bir gariplik olduğu belliydi. Sormadım. İstedim ki kendi paylaşsın, gereksinim görürse.
Birer fincan kahve yaptım. Karşılıklı içtik, havadan sudan bahsettim; aynı şekilde karşılık verdi.
Fincanları mutfağa götürdüm. Yıkadım. Döndüğümde giyinmişti. Sordum:
— Ne oldu Tayfun ?
— Biraz dolaşacağım, dedi.
Hava bozuktu. Yağmur da ha yağdı ha yağacaktı. Sesli olarak düşüncelerimi ifade ettim
— Şemsiye mi alırım, dedi.
— Ne zaman dönersin?
— Bilmiyorum Neriman. Gecikirsem merak etme.
— Nereye gidiyorsun?
— Belli bir yer yok. Bir çıkayım da, kafama göre. Bakarsın da beş dakika sonra dönerim.
Mutfakta bir köşem vardır benim. Sevdiğim yazıları, resimleri oraya yapıştırırım. Tayfun’u yolcu edip mutfağa geçince gözüm geçen gün yapıştırdığım yazıya ilişti. Goethe söylemiş:
“Yetenek yalnızlık içinde biçimlenir, karakter ise yaşamın akışı içinde. Karakter yetenekle birleşince meyvelerini verir.”
Sözden çok derin manalar çıkarttım desem doğruyu söylemiş olmam. Goethe söylediyse vardır bir değeri de demiyorum ama, ben bu sözü sevdim. Niyesi de yok. Üç dört cümleyle anlat deseniz onu bile beceremem ama ben bu sözü sevdim.
Makarnayı haşlamıştım. Sosunu da hazırlayayım daha fazla geç kalmadan diye aklımdan geçirdim koyuldum işe.
Saat epeyce oldu. Tayfun yok. Yıllardır böyle bir şey yapmadı. Geç kaldığı günler oldu tabi de habersiz hiç. Cepten arayayım dedim, yanlış anlaşılmaktan endişelendim. Ama burası büyük şehir… Gazetelerde her gün neler okuyoruz. Çoluğu çocuğu, kadını kızı yok ki bunun.
Kafam biraz dağılsın diye televizyonu açtım, kanallar arasında dolaşmaya başladım, ama olmadı, dağılmada kafa. Mutlaka aramalıydım. Sesini duyup rahatlar mıydım? Gelecek mi gelmeyecek mi gelecekse kaçta gelecek?
Telefonun başına gittim, numaraları çevirmeye başlarken kapı çalındı. Ahizeyi yerine koydum. Evet, kapı çalınıyordu, biri kapıyı yumrukluyordu. Gözüm duvardaki saate ilişti, gece yarısını birkaç dakika geçmişti. Zile basılmamıştı, resmen kapı yumruklanıyordu. Bu Tayfun olamazdı, anahtarı vardı. Hem de zile basardı. Kapıya varıp kim o mu desem yoksa polise mi haber versem kararsızlığı içindeyken, Tayfun’un sesini işittim. Kapıya vuran oydu:” Aç lan kapıyı, öldün mü?”
Rahatladım mı, korktum mu, beynimden kara sular mı döküldü? Belki de hepsi. Seğirterek kapıya gittim, açtım. Tayfun ayakta zor duruyordu. Ağzından burnundan köpükler geliyordu adeta. (Belki de bana öyle gelmişti.). Kolundan, elinden falan tutmadım. Kenara çekildim. Düşe kalka salona geçti. Kanepelerden birine kendini attı.
Gözlerini gözlerime dikerek ( Salon kapısında durmuş onu izliyordum.) :
— Gel lan buraya, dedi. Otur bakayım.
Lan! Şimdiye kadar Tayfun’un ağzından böyle bir laf çıktığını anımsamıyorum
Belli ki sorunu benimleydi ( Hitabından dolayı böyle düşündüm) . Belki bir davranışımı yanlış anlamıştı, belki hakkımda bir şeyler işitmişti. Belki de benim düşündüğüm gibi değildi de kendisinde var olan ama gizli kalan bir özellik birden bire özgür kalmıştı. Ya da doğru dürüst, insan gibi konuşamadığı için içkiden kuvvet alabileceğine, aklından geçenleri bir bir söyleyeceğine kendi şartlandırmıştı.
Aslında Tayfun’u hiç böyle de görmemiştim. Evet, ara sıra içtiği olurdu ama…
Karşımda rüyamda görsem inanmayacağım bir manzara vardı.
Elbette ki benim “ Gel lan buraya “ çağrısına icabet etmem, her ne pahasına olursa olsun, olanaksızdı.
Tepki vermedim istemine. Yineledi:
— Gelsene lan buraya…
Sakin ama kararlı bir ses tonu ile, ki bu onu iyi bilirdi;
—Bu evde lan diye birisi yok. Bu nedenle “lan” ın yanına gelmesi olanaksız, dedim.
— Lan dediğim sensin, dedi.
— O senin kuruntun, dedim içimden “ ya sabır” çekerek. İçki bazı şeyleri anımsamana mani oluyorsa anımsatayım. Benim adım Neriman.
Tahmin ettiğim gibi ses tonum, onu biraz kendine getirmişti. Yumuşamaya çalışarak:
— Buraya gel Neriman, dedi.
— Hayır, oraya gelmiyorum, dedim.
— Niye?
—Çünkü ben senin köpeğin değilim. Bana, buraya gel dersen oraya gelmem.
Efelenir gibi oldu:
— Kaşınıyorsun sen. Gebertirim ulan seni.
Böyle sözler de işitmemiştim Tayfun’dan. Birden sihirli bir değnek Tayfun’a dokunmuş onun gizlenmiş kişiliğini su yüzüne mi çıkartmıştı ne?
Yıllar evvel bir kitaptan okuduğum ya da bir filmde izlediğim bir bölüm geldi aklıma birden. Buna benzer bir durum anlatılıyordu. Bir kadın vardı orada da. Onun sözünü anımsayabildiğim kadarıyla sarf ettim:
—Kusacağım şimdi şuraya. Midemi bulandırıyor sözlerin.
Gayri ihtiyari sarf ettiğim sözlerime verecek cevap bulamadı gibi geldi bana bir an. Daha da hiddetlenip üste mi çıkmalıydım, alttan alıp ortamı mı yumuşatmalıydım… Suskunluğu buna karar verememesinden olabilirdi
—Bana bir sigara verebilir misin? dedi.
Ben gibi oda nadiren sigara içerdi. Kalk kendim al demek içimden geldi. Hitabı biraz düzeldi ya, ters cevap vermek istemedim bu sefer. Komidindeki yerinden bir sigara aldım. Çakmakla beraber uzattım. Teşekkür etti.
O, sigarayı yakmaya çalışırken ben de koltuklardan birine oturdum.
Sigarasını yakıp, sigarasından birkaç nefes çektikten sonra:
— Sen de yaksana bir tane, dedi.
— Ben, sigaradan da içkiden de destek almam bilirsin, dedim.
Bilirim der gibisinden, anlayamadığım bir şeyler mırıldandı, uzun uzun başını salladı. Bana söyleyeceklerini toparlamaya çalışıyor gibiydi.
Susuyorduk. Belki o, konuya girebilmek için benim girizgâh yapmamı bekliyordu. Bense konuşmaya başlar başlamaz orayı terk etmenin kararlılığı içerisindeydim. İçki ile konuşabilen insanlara tahammül edemiyordum…
Aradan bir süre geçince, oradan ayrıldım; iyi geceler bile demeden gittim yattım. Bir süre sonra da, tam uyumak üzereyken ben, geldi; yattı.
Ertesi sabah aynı saatte kalktım. Kahvaltıyı her zamanki gibi hazırladım.
Salonda gazeteme bakarken, girdi içeriye. O da her zaman olduğu gibi kalkmış giyinmişti. “ Günaydın!” dedi. Cevap vermedim. Üzerinde durmadı. Mutfağa geçti. Birkaç saniye sonra da seslendi:
—Neriman!”
Cevap vermeden kalktım. Mutfak kapısından kendimi gösterip, buz gibi bir ses ile:
— Efendim, dedim.
—Sen kahvaltı yapmayacak mısın?
—Hayır. Canım istemiyor.
Bu ne afra tafra gibi gibisinden bir harekette bulunmadı.
Tayfun kahvaltısını bitirip mutfaktan çıktığında televizyon seyrediyordum. Her zaman olduğu gibi,” eline sağlık, sağ ol ” dedi. Belli belirsiz “afiyet olsun” dedim.
Bugün kapıya kadar uğurlamayacağımı biliyordu. Kırgınlığım derecesini, yanağıma kondurmak istediği öpücüğe müsaade edip etmememle ölçebileceğini de
19 Nisan 2011 Salı
13 Nisan 2011 Çarşamba
AFERİN
Bakma bana öyle Aylin
Demedi vallah bunca yıldır
Bir kez olsun “ aferin” diye bana.
Avukatlığına soyunup şimdi onun
Şımarmanı istememiş olmalı deme sakın
“İltifatın olmadığı yerde maharet olmaz” derler bilirsin
Soğudum vallah billâh, bundan böyle sıradan biri o benim için!
Bir aferin için mi bu deme sakın ola ki ha
Kimlere “ aferin” demedi gözlerimin önünde
Atla deve ummadım ondan ben ondan be Aylin,
Bir “aferin” duymak istedim ağzından
Esirgedi,
Gene de derim, ayağı taşa takılmasın
Mademki bilmiyor kadir kıymetim
…
Beni anlamadın değil mi?
Senin de canın sağ olsun.
Bakma bana öyle Aylin
Demedi vallah bunca yıldır
Bir kez olsun “ aferin” diye bana.
Avukatlığına soyunup şimdi onun
Şımarmanı istememiş olmalı deme sakın
“İltifatın olmadığı yerde maharet olmaz” derler bilirsin
Soğudum vallah billâh, bundan böyle sıradan biri o benim için!
Bir aferin için mi bu deme sakın ola ki ha
Kimlere “ aferin” demedi gözlerimin önünde
Atla deve ummadım ondan ben ondan be Aylin,
Bir “aferin” duymak istedim ağzından
Esirgedi,
Gene de derim, ayağı taşa takılmasın
Mademki bilmiyor kadir kıymetim
…
Beni anlamadın değil mi?
Senin de canın sağ olsun.
YAZ ŞURAYA
— Ne diyorsam onu yap sen.
— Niye?
— Ne demek niye?
— Niye senin dediğini yapayım?
— Çünkü ben doğru söylüyorum.
— Nereden belli?
— Bırak lafazanlığı. Doğru değil mi şu söz:” En silik yazı bile en kuvvetli hafızadan iyidir.”
—Yani…
— Yanisi manisi yok bunun. Şöyle bir yokla hafızanı.
— Yokladım
— Nice nicesi var değil mi? Unutmam dediğin ama unutup gittiğin nice mısralar, nice sözler nice projeler…
— Senin yok mu?
— Canım benim de var elbette.
— O zaman niçin hep “sen sen” diyorsun.
— Öyle falan dediğim yok. Lafın gelişi benimki.
— İşin kolayını bulmuşsun sen. Lafın gelişi, lafın gelişi…
— Sahi bugün ne yapacaksın sen?
— Bugün ne mi yapacağım? Hiç…
— Nasıl yani?
— Basbayağı hiç. Hiç bir şey yapmayacağım. Ya sen?
— Farkında mısın? Hep yerimizde sayıyoruz. Bunun nedeni bugün, yarın, bir ay sonra, bir sene sonra ne yapacağım sorusunu kendimize sormamaktan mı kaynaklanıyor acaba?
— Vay, ara sıra çalışıyor senin mübarek kafa ha.
— Gel bugün bir şey yapalım seninle.
— Ne yapalım?
— Bilmem. Yapalım işte bir şeyler. Mesela, mesela… Mesela.
—Ha ha ha!
— Ne oldu neden manalı manalı güldün dostum?
— Hiç, şey bu soruyu Kâzım’a sorsaydın ne derdi acaba ha?
— Kâzım’a mı?
- …
— Ha şu Kâzım! Nerden geldi aklına şimdi? Vallahi ne adam değil mi?
— Nasıl yani?
— Yani, bizim gibi orasını burasını kaşıyarak, ağzını burnunu eğerek mesela, mesela demezdi, çok fazla düşünmezdi. Şakır şakır bugün şunu, şunu, şunu yapacağım derdi.
— Sahi ya, adamın her şeyi planlı… Hani merhabamız var, o kelimeyi kullanmak istemiyorum.
-…
— Ne o, niye daldın öyle?
— Şimdi, eeee şöyle düşün, koskoca bir okyanus.
— Ee?
— İçinde yelkenliler, gemiler, yatlar…
— Üzerinde katlar.
— Katlar matlar, bozma şimdi havamı.
— Hade bakalım.
— Ama bak lâfebeliği yok tamam mı? Biraz sonra bir soru soracağım sana, hani kıl kıl cevaplamayacaksın.
— Emrin olur ağabey.
— Bak ne dedim az evvel. Havamı alma. Oradan bir yere varacağım. Çok önemli ama…
— Ooooo, önemliyse tamam. Susarız, dinleriz, cevaplarız.
— Sulandırmadan ama lütfen…
— Sulandırmadan.
— Gemiyi bırak şimdi. Yelkenlideyiz.
—Ee!
— Hafif de bir rüzgâr
— Tamam, tamam anladım ne söyleyeceğini?
— Ne söyleyeceğim?
— Canım hemen kızma öyle, yükseltme sesini.
— Hayır, ne söyleyeceğim şimdi? Söyle bir de ben de bileyim.
— O rüzgâr hangimize yardımcı olur diyeceksin?
—Haaaaa…
— Tabiî ki bize yardımcı olmaz Olamaz. İstese de olamaz.
-…
— Dur ya, niçin öyle iç geçirdin?
— Amaçsız, plânsız insana kim, ne yardımcı olabilir ki? Bak orada, o rüzgar, Kâzım’a yardımcı olabilir çünkü o nereye gideceğini oraya gitmesi için neler yapması gerektiğini hep bilmiştir. Ödülünü de, hep ne derdik ona, hâlâ da deriz ya ne demişizdir ona?
— Hep dört ayağın üzerine düşer, kedi gibi.
-…
— Bak, bugün ne yapacağız dedik cevap veremedik. Yarın ne yapacağız?
-…
— Bir hafta sonra…
- ?
— Üç dört yıl sonra emekli oluyoruz. Ne yapacağız?
— Kader nereye sürüklerse… Biliyor musun, belki inanmayacaksın ama geçen gün bu soruyu lâf olsun diye Kâzım’a da sordum ben. Ne dedi biliyor musun?
— Ne dediğini bilmem ama… Bakalım demediğinden adım gibi eminim.
— Demedi.
— Hiç de dememiştir.
— Demedi.
— Ne yapacakmış?
— Bakalım demedi, hiç de demedi bizim gibi.
— Onu anladık da. … Ya neyse tamam, söyleme boş ver ne dediğini.
— Asıl söylenmesi gerekeni söyledim değil mi. Bugün ne yapacağımızı söyleyebilseydik akşam da neler yaptığımızı söyleyebilirdik be.
— Ne söylediğini kendin anladın mı?
— Tamam dostum, bugünlük bu kadar felsefe yeter bize. Bu yaştan sonra şeye kadı olacak değiliz ya.
— Efendim?
— Ne o, o ne bakış öyle?
-…
— Bu yaştan sonra…
-…
— Mutsuzluğun, başarısızlığın, yaşlılığın anahtar kelimeleri mi bu yaştan kelamı, ne dersin?
— Aaaaa, yetti. Ben bu kadar mütalaaya gelemem.
Kalktı, televizyonu açtı. Gözler beyaz cama odaklandı, saatlerce kahkahalardan,”aaa!”da,”oooo!” dan başka da bir şey duyulmadı, kimin kiminle ne yaptığı, kimin kaçıncı sevgilisinden niçin ayrılığı, kimin yat kat aldığı bir güzel öğrenildi.
— Ne diyorsam onu yap sen.
— Niye?
— Ne demek niye?
— Niye senin dediğini yapayım?
— Çünkü ben doğru söylüyorum.
— Nereden belli?
— Bırak lafazanlığı. Doğru değil mi şu söz:” En silik yazı bile en kuvvetli hafızadan iyidir.”
—Yani…
— Yanisi manisi yok bunun. Şöyle bir yokla hafızanı.
— Yokladım
— Nice nicesi var değil mi? Unutmam dediğin ama unutup gittiğin nice mısralar, nice sözler nice projeler…
— Senin yok mu?
— Canım benim de var elbette.
— O zaman niçin hep “sen sen” diyorsun.
— Öyle falan dediğim yok. Lafın gelişi benimki.
— İşin kolayını bulmuşsun sen. Lafın gelişi, lafın gelişi…
— Sahi bugün ne yapacaksın sen?
— Bugün ne mi yapacağım? Hiç…
— Nasıl yani?
— Basbayağı hiç. Hiç bir şey yapmayacağım. Ya sen?
— Farkında mısın? Hep yerimizde sayıyoruz. Bunun nedeni bugün, yarın, bir ay sonra, bir sene sonra ne yapacağım sorusunu kendimize sormamaktan mı kaynaklanıyor acaba?
— Vay, ara sıra çalışıyor senin mübarek kafa ha.
— Gel bugün bir şey yapalım seninle.
— Ne yapalım?
— Bilmem. Yapalım işte bir şeyler. Mesela, mesela… Mesela.
—Ha ha ha!
— Ne oldu neden manalı manalı güldün dostum?
— Hiç, şey bu soruyu Kâzım’a sorsaydın ne derdi acaba ha?
— Kâzım’a mı?
- …
— Ha şu Kâzım! Nerden geldi aklına şimdi? Vallahi ne adam değil mi?
— Nasıl yani?
— Yani, bizim gibi orasını burasını kaşıyarak, ağzını burnunu eğerek mesela, mesela demezdi, çok fazla düşünmezdi. Şakır şakır bugün şunu, şunu, şunu yapacağım derdi.
— Sahi ya, adamın her şeyi planlı… Hani merhabamız var, o kelimeyi kullanmak istemiyorum.
-…
— Ne o, niye daldın öyle?
— Şimdi, eeee şöyle düşün, koskoca bir okyanus.
— Ee?
— İçinde yelkenliler, gemiler, yatlar…
— Üzerinde katlar.
— Katlar matlar, bozma şimdi havamı.
— Hade bakalım.
— Ama bak lâfebeliği yok tamam mı? Biraz sonra bir soru soracağım sana, hani kıl kıl cevaplamayacaksın.
— Emrin olur ağabey.
— Bak ne dedim az evvel. Havamı alma. Oradan bir yere varacağım. Çok önemli ama…
— Ooooo, önemliyse tamam. Susarız, dinleriz, cevaplarız.
— Sulandırmadan ama lütfen…
— Sulandırmadan.
— Gemiyi bırak şimdi. Yelkenlideyiz.
—Ee!
— Hafif de bir rüzgâr
— Tamam, tamam anladım ne söyleyeceğini?
— Ne söyleyeceğim?
— Canım hemen kızma öyle, yükseltme sesini.
— Hayır, ne söyleyeceğim şimdi? Söyle bir de ben de bileyim.
— O rüzgâr hangimize yardımcı olur diyeceksin?
—Haaaaa…
— Tabiî ki bize yardımcı olmaz Olamaz. İstese de olamaz.
-…
— Dur ya, niçin öyle iç geçirdin?
— Amaçsız, plânsız insana kim, ne yardımcı olabilir ki? Bak orada, o rüzgar, Kâzım’a yardımcı olabilir çünkü o nereye gideceğini oraya gitmesi için neler yapması gerektiğini hep bilmiştir. Ödülünü de, hep ne derdik ona, hâlâ da deriz ya ne demişizdir ona?
— Hep dört ayağın üzerine düşer, kedi gibi.
-…
— Bak, bugün ne yapacağız dedik cevap veremedik. Yarın ne yapacağız?
-…
— Bir hafta sonra…
- ?
— Üç dört yıl sonra emekli oluyoruz. Ne yapacağız?
— Kader nereye sürüklerse… Biliyor musun, belki inanmayacaksın ama geçen gün bu soruyu lâf olsun diye Kâzım’a da sordum ben. Ne dedi biliyor musun?
— Ne dediğini bilmem ama… Bakalım demediğinden adım gibi eminim.
— Demedi.
— Hiç de dememiştir.
— Demedi.
— Ne yapacakmış?
— Bakalım demedi, hiç de demedi bizim gibi.
— Onu anladık da. … Ya neyse tamam, söyleme boş ver ne dediğini.
— Asıl söylenmesi gerekeni söyledim değil mi. Bugün ne yapacağımızı söyleyebilseydik akşam da neler yaptığımızı söyleyebilirdik be.
— Ne söylediğini kendin anladın mı?
— Tamam dostum, bugünlük bu kadar felsefe yeter bize. Bu yaştan sonra şeye kadı olacak değiliz ya.
— Efendim?
— Ne o, o ne bakış öyle?
-…
— Bu yaştan sonra…
-…
— Mutsuzluğun, başarısızlığın, yaşlılığın anahtar kelimeleri mi bu yaştan kelamı, ne dersin?
— Aaaaa, yetti. Ben bu kadar mütalaaya gelemem.
Kalktı, televizyonu açtı. Gözler beyaz cama odaklandı, saatlerce kahkahalardan,”aaa!”da,”oooo!” dan başka da bir şey duyulmadı, kimin kiminle ne yaptığı, kimin kaçıncı sevgilisinden niçin ayrılığı, kimin yat kat aldığı bir güzel öğrenildi.
10 Nisan 2011 Pazar
RİCA MİNNET
Rica minnet izin aldım iş yerinden.
Yıllar sonra ilk kez güzel bir hafta sonu yaşayacaktım. Şimdi, nasıl yani diyeceksiniz.
Belki birden kafanıza eşimle dostumla piknik yapacağımı düşüneceksiniz. Belki o özel kişi ile el ele deniz kenarında yürüyeceğim kanısına kapılacaksınız. Belki… Sonu yok tabii ki bu belkilerin. Çünkü yapacağımın plâncısı benim. Siz ancak kendi hayal dünyanızda, kendi kültürünüzle, birikiminizle ve yaşam felsefenizle yorum getirebilirsiniz o kadar.
Ukala tiplerden hoşlanmazsanız, az evvel ifade ettiğim düşünceleri ukalalık olarak yorumlayabilir, bundan sonra dile getireceklerimi okumayabilirsiniz. Bu sizin en doğal hakkınız. Benim nasıl ki dilediğimi dilediğim şekilde ifade etme özgürlüğüm var ise sizin de benim ifade edeceklerimi okumama hakkınız var. Saygı duyarım. Bilmem bana katılacak mısınız, bu, saygı duyma sözü de son zamanlarda moda oldu. Herkes birbirine saygı duyarım diyor:
— Söylediklerine saygı duyuyorum.
—Yaptıklarını tasvip etmiyorum; ama saygı duyuyorum.
— Bir şey demiyorum size, saygı duyuyorum beyefendi/hanımefendi.
Saygı duymaya bu kadar hevesli olanlardan birine, biri çıksa da “Niçin saygı duyuyorsun?”dese ne cevap verir merak ediyorum doğrusu.
Ben bir şair değilim. Ama bazen ilham gelir, ilhamın getirdiklerini da geri çevirmem. İşte şu anda ilham geldi. Geleni geri çevirmek olmaz. Bakalım ne der ne derse güzel der:
Ben talip olmadım bu işe
Öneri sizdendi
Ellerimi ovuşturmadım
Haykırmadım hazırım diye
Hatta kendimce bir üslupla
Kırmamadan sizi
Affımı istirham ettim,
O kadar ısrar ettiniz ki neden bilmem
Kasıt ararsınız belki de
Kızamazsınız bana
Saygılarım satırlara.
Buyurunuz birkaç sual size:
— Beğendiniz mi? ( Eh, fena değil.)
— Ne demek istiyorum şiirimde? ( Yani şey, bu şiirde sen anlatmak istiyorsun ki…)
— Bende bir şeyler var mı, ne dersiniz? ( Bunu cevaplamak bana düşmez.)
Efendim, istirham ediyorum; yumunuz gözlerinizi. Hayal gücünüzü zorlayınız. Gözlerinizin önüne kadınlar getiriniz, erkekler getiriniz, çocuklar getiriniz sürü sürü ve bunlardan bazılarını ( Yukarıdaki sorulara yukarıdaki gibi cevap vereceklerini düşündüklerinizi) tutup öne çekiniz. Şiirsel düşüncenize ( ne demekse) güveniyor musunuz; bunlar gerçekten aradığınız insanlar mı; seçiminiz doğru mu, onların şu anda hiçbir açıklama yapılmadan bir adım öne çekilmeleri hem onlarda, hem oraya çekilmeyenlerde ne gibi fırtınalar yarattı? Şu anda “ Sen de bitten yağ çıkarmaya çalışıyorsun.” diyenlerden misiniz?
Sahi, bitten yağ çıkartmak diye bir deyim ( söylem daha mı doğru acaba?) var mıydı? Varsa doğru yerde, doğru şekilde kullandım mı? Görüyor musunuz başıma gelenleri… Pimpiriklinin biriyim zaten, taktım bu deyimi (tekrar vurguluyorum, varsa) kafama. Var mıydı böyle bir deyim, varsa yerinde ve doğru kullanmayarak dilimize bir kötülük de ben mi ettim. Böyle bir deyim yoksa ( o zaman ben üretmiş, uydurmuş, oluyorum) tutacak mı?
Sen, ya sabır çekerek ellerini kütürdeten, “ Ne diyor bu adam (adam olduğumu nereden biliyorsun?) ya…” diyorsun benim için değil mi? Müsaade buyurunuz açıklayayım (not: Az evvelki cümlelerimi hikâyemin sonunda tekrar kullanacağım.)
Yarım saattir canım öyle bir çay istiyor ki. Eşime söylesem ( yukarıdaki paragrafa açıklık getirmesin diye karıma ya da kocama demiyorum) muhakkak ki yapar. Metin’e söylesem o da yapar. Arzu’ya söylesem… Aman Allahlım! Bak, Allah için, yapmam demez demesine de bir süre sonra siz “ is-te-mi-yo-rum; vaz-geç-tim” diye haykırırsınız. Söylediğimin doğru olduğunu görmek istiyorsanız benden size müsaade Arzu’yu bulunuz ve ondan bir şey isteyiniz.
Kimin söylediğini anımsamıyorum (Hatırlamıyorum deseydim daha mı iyi olurdu acaba?) biri bir işin yapılmasını istemiyorsan işi başkasına havale et demiş. Çay işini başkasına havale etmektense kendim demleyeyim en iyisi
. Bu düşünceyle yazıma ara verip mutfağa gittim. Çaydanlık ocağın üzerindeydi ve sıcaktı. Su mu kaynatılmıştı çay mı demlenmişti. Korkarak kontrol ettim. Sonuç...
Çay eski değildi
. Şimdi akla gelen ikinci soru, içilip bitirilmiş miydi yoksa demlenmesi mi bekleniyordu? Üçüncü soru evdekilerce içme eylemi nihayetlendirilmişse niçin bana da teklif edilmemişti. Teklif edilmemesinin de iki nedeni olabilirdi kanımca: Ya bana değer verilmiyordu bu evde artık, ya da yazı yazdığım bilindiği için kafamın dağılmasından endişe edilmişti. Kapı çalınsaydı da “Çaaay!” denilseydi kafam dağılır mıydı? Kızar mıydım öneri getirenlere? Memnun mu yoksa namemnun mu olurdum? Hemen bunlar geldi aklıma “dem”e bakarken. Hem rahatladım, hem üzüldüm. Rahatladım çünkü böyle düşünmelerini adam yerine koymama olasılığına tercih ettim. Üzüldüm çünkü nasıl anlatsam şimdi, niçin kızmamdan endişe etmişlerdi? Hoşuma gitmeyen bir şey söyledikleri zaman kızdığım düşüncesi kafalarında yerleşmişse bazı şeyleri benimle paylaşmıyorlar demekti ki bu, ne büyük bir tehlike… Nice büyük felaket kızılacak endişesiyle yaşanılmış bir olumsuzluğun güvenilecek kişilerle paylaşılmamasından doğmuyor mu?
Bir anda, hemen bir fikir geldi aklıma. Bardaklar aldım raftan (dört bardak), tepsiye koydum çayları doldurdum bardaklara. Salona geçtim:
—Çaylar, dedim. Var mı isteyen?
Oğlum:
— En açığını bana bırak, dedi.
Kızım:
— Ben istemiyorum, dedi ve de “Ne zaman?” denilmiş gibi ekledi” Belki sonra…”
Eşim:
— Ben isterim, dedi. Yanına da iki bisküvi olsaydı.
Çayları dağıtıp odama geçtim. Kasetçalara (Eski adı teyp mi idi? Kelimelerin adı zamanla niye değişir ki?) Neşet Ertaş’tan bir kaset koydum. Sazlı sözlü oyun havaları. Oynanmaz mı? Kalktım oynamaya başladım. İçeri girerken kapıyı örtmeyi unutmuşum, kızım koşarak girdi içeri. Başladı bana eşlik etmeye. Oğlum da oturduğu yerden elleri ile tempo tutuyordu.
On beş dakikalık bir boşalımdan sonra odamda tekrar yalnız kaldım.
Verlaine’nin hoş bir sözü vardır: Yanlış anımsamıyorsam şöyledir:”Düzyazı yürüyüştür, şiir danstır.”
Dansımı yaptım biliyorsunuz ( Yazdım değil mi?), düzyazımı nihayetlendirmedim. Taş çatlasa 30 dakika içinde bunu gerçekleştirmem gerekiyor. Yani yazımı nihayetlendirinceye kadar yeni bir mola hakkım yok. Bak, şu anda, sen” “Gene ukalalık yapıyorsun. “diyor olabilirsin ( Olabilirsiniz demediğim için kızmadınız inşallah…). “Belki yazın bitti, belki iki cümle, belki iki kelime düşüncelerini aktarman, bir başka ifade ile hikâyene nokta koyman için yeterli.”
— Olabilir mi?
— Elbette.
— Böyle olunca da bu yarım saatlik süre içerisinde değil bir, yüz defa bile mola verebilir misin?
— O kadar değil de, verilebilir tabi.
— O zaman niçin yeni bir mola hakkım yok diyorsun?
— Senaryoyu sen yazdın, sen yorumluyorsun.
Yukarıdaki olası konuşmadan sonra hâlâ oluşturmaya çalıştığım şu öyküyü okutabiliyorsam size kendimi başarılı addediyorum. Çünkü iyi yazı, benim kanımca, sonuna kadar kendini okutabilen yazıdır. Öyle ya da böyle olması ayrıntıdır, tartışılabilir.
Ya sabır diyerek ellerinizi kütürdeterek okuduysanız da başarıdır, zevkle okuduysanız da başarılıdır, başka şeyler düşünerek okuduysanız da başarıdır. Bunun aksini söylemek, kıskançlıktan öte bir anlam ifade etmez. Ama şu sıralarda neler düşünüyorsanız, ne gibi güzel cümleler (!) sarf ediyorsanız onu bilmem.
Rica minnet izin aldım iş yerinden.
Yıllar sonra ilk kez güzel bir hafta sonu yaşayacaktım. Şimdi, nasıl yani diyeceksiniz.
Belki birden kafanıza eşimle dostumla piknik yapacağımı düşüneceksiniz. Belki o özel kişi ile el ele deniz kenarında yürüyeceğim kanısına kapılacaksınız. Belki… Sonu yok tabii ki bu belkilerin. Çünkü yapacağımın plâncısı benim. Siz ancak kendi hayal dünyanızda, kendi kültürünüzle, birikiminizle ve yaşam felsefenizle yorum getirebilirsiniz o kadar.
Ukala tiplerden hoşlanmazsanız, az evvel ifade ettiğim düşünceleri ukalalık olarak yorumlayabilir, bundan sonra dile getireceklerimi okumayabilirsiniz. Bu sizin en doğal hakkınız. Benim nasıl ki dilediğimi dilediğim şekilde ifade etme özgürlüğüm var ise sizin de benim ifade edeceklerimi okumama hakkınız var. Saygı duyarım. Bilmem bana katılacak mısınız, bu, saygı duyma sözü de son zamanlarda moda oldu. Herkes birbirine saygı duyarım diyor:
— Söylediklerine saygı duyuyorum.
—Yaptıklarını tasvip etmiyorum; ama saygı duyuyorum.
— Bir şey demiyorum size, saygı duyuyorum beyefendi/hanımefendi.
Saygı duymaya bu kadar hevesli olanlardan birine, biri çıksa da “Niçin saygı duyuyorsun?”dese ne cevap verir merak ediyorum doğrusu.
Ben bir şair değilim. Ama bazen ilham gelir, ilhamın getirdiklerini da geri çevirmem. İşte şu anda ilham geldi. Geleni geri çevirmek olmaz. Bakalım ne der ne derse güzel der:
Ben talip olmadım bu işe
Öneri sizdendi
Ellerimi ovuşturmadım
Haykırmadım hazırım diye
Hatta kendimce bir üslupla
Kırmamadan sizi
Affımı istirham ettim,
O kadar ısrar ettiniz ki neden bilmem
Kasıt ararsınız belki de
Kızamazsınız bana
Saygılarım satırlara.
Buyurunuz birkaç sual size:
— Beğendiniz mi? ( Eh, fena değil.)
— Ne demek istiyorum şiirimde? ( Yani şey, bu şiirde sen anlatmak istiyorsun ki…)
— Bende bir şeyler var mı, ne dersiniz? ( Bunu cevaplamak bana düşmez.)
Efendim, istirham ediyorum; yumunuz gözlerinizi. Hayal gücünüzü zorlayınız. Gözlerinizin önüne kadınlar getiriniz, erkekler getiriniz, çocuklar getiriniz sürü sürü ve bunlardan bazılarını ( Yukarıdaki sorulara yukarıdaki gibi cevap vereceklerini düşündüklerinizi) tutup öne çekiniz. Şiirsel düşüncenize ( ne demekse) güveniyor musunuz; bunlar gerçekten aradığınız insanlar mı; seçiminiz doğru mu, onların şu anda hiçbir açıklama yapılmadan bir adım öne çekilmeleri hem onlarda, hem oraya çekilmeyenlerde ne gibi fırtınalar yarattı? Şu anda “ Sen de bitten yağ çıkarmaya çalışıyorsun.” diyenlerden misiniz?
Sahi, bitten yağ çıkartmak diye bir deyim ( söylem daha mı doğru acaba?) var mıydı? Varsa doğru yerde, doğru şekilde kullandım mı? Görüyor musunuz başıma gelenleri… Pimpiriklinin biriyim zaten, taktım bu deyimi (tekrar vurguluyorum, varsa) kafama. Var mıydı böyle bir deyim, varsa yerinde ve doğru kullanmayarak dilimize bir kötülük de ben mi ettim. Böyle bir deyim yoksa ( o zaman ben üretmiş, uydurmuş, oluyorum) tutacak mı?
Sen, ya sabır çekerek ellerini kütürdeten, “ Ne diyor bu adam (adam olduğumu nereden biliyorsun?) ya…” diyorsun benim için değil mi? Müsaade buyurunuz açıklayayım (not: Az evvelki cümlelerimi hikâyemin sonunda tekrar kullanacağım.)
Yarım saattir canım öyle bir çay istiyor ki. Eşime söylesem ( yukarıdaki paragrafa açıklık getirmesin diye karıma ya da kocama demiyorum) muhakkak ki yapar. Metin’e söylesem o da yapar. Arzu’ya söylesem… Aman Allahlım! Bak, Allah için, yapmam demez demesine de bir süre sonra siz “ is-te-mi-yo-rum; vaz-geç-tim” diye haykırırsınız. Söylediğimin doğru olduğunu görmek istiyorsanız benden size müsaade Arzu’yu bulunuz ve ondan bir şey isteyiniz.
Kimin söylediğini anımsamıyorum (Hatırlamıyorum deseydim daha mı iyi olurdu acaba?) biri bir işin yapılmasını istemiyorsan işi başkasına havale et demiş. Çay işini başkasına havale etmektense kendim demleyeyim en iyisi
. Bu düşünceyle yazıma ara verip mutfağa gittim. Çaydanlık ocağın üzerindeydi ve sıcaktı. Su mu kaynatılmıştı çay mı demlenmişti. Korkarak kontrol ettim. Sonuç...
Çay eski değildi
. Şimdi akla gelen ikinci soru, içilip bitirilmiş miydi yoksa demlenmesi mi bekleniyordu? Üçüncü soru evdekilerce içme eylemi nihayetlendirilmişse niçin bana da teklif edilmemişti. Teklif edilmemesinin de iki nedeni olabilirdi kanımca: Ya bana değer verilmiyordu bu evde artık, ya da yazı yazdığım bilindiği için kafamın dağılmasından endişe edilmişti. Kapı çalınsaydı da “Çaaay!” denilseydi kafam dağılır mıydı? Kızar mıydım öneri getirenlere? Memnun mu yoksa namemnun mu olurdum? Hemen bunlar geldi aklıma “dem”e bakarken. Hem rahatladım, hem üzüldüm. Rahatladım çünkü böyle düşünmelerini adam yerine koymama olasılığına tercih ettim. Üzüldüm çünkü nasıl anlatsam şimdi, niçin kızmamdan endişe etmişlerdi? Hoşuma gitmeyen bir şey söyledikleri zaman kızdığım düşüncesi kafalarında yerleşmişse bazı şeyleri benimle paylaşmıyorlar demekti ki bu, ne büyük bir tehlike… Nice büyük felaket kızılacak endişesiyle yaşanılmış bir olumsuzluğun güvenilecek kişilerle paylaşılmamasından doğmuyor mu?
Bir anda, hemen bir fikir geldi aklıma. Bardaklar aldım raftan (dört bardak), tepsiye koydum çayları doldurdum bardaklara. Salona geçtim:
—Çaylar, dedim. Var mı isteyen?
Oğlum:
— En açığını bana bırak, dedi.
Kızım:
— Ben istemiyorum, dedi ve de “Ne zaman?” denilmiş gibi ekledi” Belki sonra…”
Eşim:
— Ben isterim, dedi. Yanına da iki bisküvi olsaydı.
Çayları dağıtıp odama geçtim. Kasetçalara (Eski adı teyp mi idi? Kelimelerin adı zamanla niye değişir ki?) Neşet Ertaş’tan bir kaset koydum. Sazlı sözlü oyun havaları. Oynanmaz mı? Kalktım oynamaya başladım. İçeri girerken kapıyı örtmeyi unutmuşum, kızım koşarak girdi içeri. Başladı bana eşlik etmeye. Oğlum da oturduğu yerden elleri ile tempo tutuyordu.
On beş dakikalık bir boşalımdan sonra odamda tekrar yalnız kaldım.
Verlaine’nin hoş bir sözü vardır: Yanlış anımsamıyorsam şöyledir:”Düzyazı yürüyüştür, şiir danstır.”
Dansımı yaptım biliyorsunuz ( Yazdım değil mi?), düzyazımı nihayetlendirmedim. Taş çatlasa 30 dakika içinde bunu gerçekleştirmem gerekiyor. Yani yazımı nihayetlendirinceye kadar yeni bir mola hakkım yok. Bak, şu anda, sen” “Gene ukalalık yapıyorsun. “diyor olabilirsin ( Olabilirsiniz demediğim için kızmadınız inşallah…). “Belki yazın bitti, belki iki cümle, belki iki kelime düşüncelerini aktarman, bir başka ifade ile hikâyene nokta koyman için yeterli.”
— Olabilir mi?
— Elbette.
— Böyle olunca da bu yarım saatlik süre içerisinde değil bir, yüz defa bile mola verebilir misin?
— O kadar değil de, verilebilir tabi.
— O zaman niçin yeni bir mola hakkım yok diyorsun?
— Senaryoyu sen yazdın, sen yorumluyorsun.
Yukarıdaki olası konuşmadan sonra hâlâ oluşturmaya çalıştığım şu öyküyü okutabiliyorsam size kendimi başarılı addediyorum. Çünkü iyi yazı, benim kanımca, sonuna kadar kendini okutabilen yazıdır. Öyle ya da böyle olması ayrıntıdır, tartışılabilir.
Ya sabır diyerek ellerinizi kütürdeterek okuduysanız da başarıdır, zevkle okuduysanız da başarılıdır, başka şeyler düşünerek okuduysanız da başarıdır. Bunun aksini söylemek, kıskançlıktan öte bir anlam ifade etmez. Ama şu sıralarda neler düşünüyorsanız, ne gibi güzel cümleler (!) sarf ediyorsanız onu bilmem.
6 Nisan 2011 Çarşamba
4 Nisan 2011 Pazartesi
AFERİN
Bakma bana öyle Aylin
Demedi vallah bunca yıldır
Bir kez olsun “ aferin” diye bana.
Avukatlığına soyunup şimdi onun
Şımarmanı istememiş olmalı deme sakın
“İltifatın olmadığı yerde maharet olmaz” derler bilirsin
Soğudum vallah billâh, bundan böyle sıradan biri o benim için!
Bir aferin için mi bu deme sakın ola ki ha
Kimlere “ aferin” demedi gözlerimin önünde
Atla deve ummadım ondan ben ondan be Aylin,
Bir “aferin” duymak istedim ağzından
Esirgedi,
Gene de derim, ayağı taşa takılmasın
Mademki bilmiyor kadir kıymetim
…
Beni anlamadın değil mi?
Senin de canın sağ olsun.
Bakma bana öyle Aylin
Demedi vallah bunca yıldır
Bir kez olsun “ aferin” diye bana.
Avukatlığına soyunup şimdi onun
Şımarmanı istememiş olmalı deme sakın
“İltifatın olmadığı yerde maharet olmaz” derler bilirsin
Soğudum vallah billâh, bundan böyle sıradan biri o benim için!
Bir aferin için mi bu deme sakın ola ki ha
Kimlere “ aferin” demedi gözlerimin önünde
Atla deve ummadım ondan ben ondan be Aylin,
Bir “aferin” duymak istedim ağzından
Esirgedi,
Gene de derim, ayağı taşa takılmasın
Mademki bilmiyor kadir kıymetim
…
Beni anlamadın değil mi?
Senin de canın sağ olsun.
1 Nisan 2011 Cuma
1 NİSAN
“Firkete oyası” gibisin dedi
İlk kez mi birinden iltifat duyuyordum ne
“ Oya” var ya içinde Güngör’cüğüm
Yağlarım eridi bir hoş oldum
“ Hayır” ı da sevmem bilirsin
Her dediğini yaptırttı,
Amiyane olacak ama
Adeta posamı çıkarttı
Bir firkete oyası ile
Efendim
“ Bu kadar şey olamazsın mı?” diyorsun
Değilim zaten
Zokayı yuttun
Bugün 1 Nisan
“Firkete oyası” gibisin dedi
İlk kez mi birinden iltifat duyuyordum ne
“ Oya” var ya içinde Güngör’cüğüm
Yağlarım eridi bir hoş oldum
“ Hayır” ı da sevmem bilirsin
Her dediğini yaptırttı,
Amiyane olacak ama
Adeta posamı çıkarttı
Bir firkete oyası ile
Efendim
“ Bu kadar şey olamazsın mı?” diyorsun
Değilim zaten
Zokayı yuttun
Bugün 1 Nisan
31 Mart 2011 Perşembe
YERİN KULAĞI VARMIŞ
Sözü emirdi
Emir demiri keserdi
Topladı toplayacaklarını meydana
Dedi: Beni çekiştirirmişsiniz gizli açık
Bir bardak suda boğmak için bendenizi
Fırsat kollarmışsınız,
Aha buradayım…
Dinlemeye hazırım sizi
Boşaltın içinizdekileri
Ürettiklerinizi de dökün
“Mış”larınza “miş”lerinize açıklık getireyim,
Huzura kavuşun
Herkes birbirine baktı,
Çenelere kilit vurulduğu belli idi,
Beş dakika çıt çıkmadı,
Çıkacağı da yoktu
En esip gürleyenin bile o an düşündüğü,
Vallahi, yerin kulağı varmış olmalıydı.
Sözü emirdi
Emir demiri keserdi
Topladı toplayacaklarını meydana
Dedi: Beni çekiştirirmişsiniz gizli açık
Bir bardak suda boğmak için bendenizi
Fırsat kollarmışsınız,
Aha buradayım…
Dinlemeye hazırım sizi
Boşaltın içinizdekileri
Ürettiklerinizi de dökün
“Mış”larınza “miş”lerinize açıklık getireyim,
Huzura kavuşun
Herkes birbirine baktı,
Çenelere kilit vurulduğu belli idi,
Beş dakika çıt çıkmadı,
Çıkacağı da yoktu
En esip gürleyenin bile o an düşündüğü,
Vallahi, yerin kulağı varmış olmalıydı.
25 Şubat 2011 Cuma
BABAMA BİR ŞEYLER OLDU!
— Bir yere mi gideceksin baba? dedi İsmail Bey.
Baba Galip Bey, cevap vermek için kımıldanırken Şahika girdi salona:
— Herkese benden günaydınlar, dedi. Kahvaltı masasına geçip oturduktan sonra da ortaya sordu:
— Annem nerde beyler?
İsmail Bey:
— Size kahvaltı hazırlıyorlar büyük hanım, dedi on dört yaşındaki kızına.
Şefika, bozuntuya vermedi, zor duyulur bir sesle:
— Bize diyecektin herhalde baba, dedi.
Cevap verilmesine olanak vermeden de dedesine döndü:
—Bir yere mi gidiyorsun dedecik?
Galip Bey, oğlunun aksine Şefika ‘nın değişik üslubundan hoşlanırdı. Gülümseyerek cevap verdi:
— Az evvel baban da aynı şeyi dedi, nereden çıkarttınız bir yere gideceğimi?
— Anlayalım dede, yoksa ha, dedi Şefika. Uzandı dedesinden yanak aldı.
İsmail Bey, kendini tutamadı bu sefer. Sesini yükselterek:
— Kızım sen kime çektin Allah’ını seversen, dedi. Ne biçim konuşuyorsun dedenle?
Galip Bey torununa sahip çıktı:
— Sana çekmiş. Sabah sabah kızı fırçalıyorsun gene. Hem ne var yani olamaz mı?
Saniye hanım, çaydanlıkla içeriye girerken söze karıştı:
— Sabah sabah sohbet mi ediyorsunuz kavga mı ?
İsmail Bey, kızının koluna tatlı sert dokunarak:
— Kızım çaydanlığı bari al annenin elinden.
Saniye Hanım, tatsızlık istemiyordu:
— Getirdim canım ne olacak, dedi. Varma kızın üstüne. Çayları doldurmaya hazırlanırken de kayınpederine hitaben “ Hayrola baba” dedi. “ Bir yere mi gidiyorsun?
Galip Bey ellerini iki yana açarak :
— Buyurun buradan yakın dedi. Nereden çıkarttınız bir yere gideceğimi? Sözleştiniz mi hepiniz?
— Hani ne bileyim özene bezene tıraş olmuşsun. Banyo da yaptın kalkınca. Takımlarını da giymişsin.
Galip Bey’in az evvelki neşesi kayboldu Sesini biraz daha yükselterek sohbete son noktayı koydu:
— Biri ile buluşacağım var mı diyeceğiniz. Gelirse, buluşacağım, gelmezse size de yok bana da. yok tamam mı? Tatmin oldunuz mu?
*** …
İsmail Bey saat on bire doğru aradı karısını. Kızdı:
— Neredesin yahu. Sabahtan beri kaçıncı arayışım bu.
Karısının cevabı da sert oldu:
— Nerede olacağım, buralardayım.
— Nasıl buralardasın?
— Basbayağı buralardayım işte.
— Tamam tamam. Babamdan haber var mı?
— Nasıl yani?
— Ne demek nasıl yani Saniye? Geldi mi?
— Bir yere mi gitmişti ki?
— Dışarı çıkmadı mı?
— Çıktı.
— E onu diyorum işte. Çıktı da geldi mi?
— Öf be İsmail, ben de bir şey var sandım. Rahat bırakın adamcağızı.
— Ne yapıyoruz ki adamcağıza, merak ettik. Suç mu insanın babasını merak etmesi?
— Daha on dakika oldu çıkalı. Ocakta yemek var. Var mı merak ettiğin başka bir şey?
—Yok yok tamam. Ha, bir gelişme olursa beni ara tamam mı?
—Tamam tamam ararım güle güle.
Saniye hanım, yavaşça telefonu kapattı.” Bunların hepsi deli” diye kendi kendine söylendi. “Merak edilecek bir şey olsa merak etmezler.”
Mutfağa gitti. Akşam için yeşil fasulyeleri çıkartmıştı. Yıkamak için elden geçirmeye koyuldu.
***
Galip Bey, çok sinirli döndü eve. Kimse ona bir şey soramadı. Kimsenin de sesi çıkmadı.
Herkes, yatıncaya kadar televizyonun karşısında sus pus oturdu. Bir aralık Şefika “ Gelmedi herhalde “ diyecek gibi oldu, dedesinin bilindik öksürüğü ile sustu.
Galip Bey, geçen ayın yirmi dokuzunda yetmiş altı yaşına girmişti. Oğlu, gelini ve toruna kendisine küçük hediyeler almışlardı. Gerek oğlunun gerekse gelininin aldığı hediyelere” ne gerek vardı” dercesine teşekkür etmiş, Şefika’nınkine ise içten gülerek karşılık vermişti. Galip Bey karısını on dört yıl önce kaybetmişti. O günden bugüne burada yaşıyordu. Ev kendisinindi. Oğlu ve gelini kendisine çok iyi davranıyorlar, adeta gözlerinin içine bakıyorlardı ama Galip Bey mutsuzdu. Mutlusuzluğunun hıncını kasıtlı olmasa da zaman zaman evdekilerden çıkartıyor, hayatı hem kendine hem de çocuklarına zehir ediyordu.
İsmail Bey, pijamalarını giyerken:
— Görüyor musun şu kadının yaptığını, dedi karısına
— Gelmedi herhalde değil mi? dedi karısı.
— Ne bileyim gelmedi mi yoksa kavga mı ettiler.
İsmail Bey nadiren sigara içerdi. Bir tane yaktı, yatağın kenarına ilişti:
— Oysa sabahleyin ne kadar mutluydu.
— İğneleyici sözleri bile bir hoştu değil mi?
— Bir ağzını ara bakalım neler oldu? Yani istiyorsa evlendiririz de.
— Evlenmeye kalkınca engel olmayacaktık, değil mi?
— Ne bileyim. Oldu işte.
— Nasıl tanışmışlar?
— Bir şey söylemedi.
— Bilmediğimiz bir kadın. Keşke o Sultan denilen kadınla evlenmesine olur verseydik.
— On yaşında bebesi de olurdu şimdi.
—Şahika’nın kime çektiği belli oluyor şimdi ha. Bu yaşta ne çocuğu be kadın?
— Niye, olamaz mı? Sedat Bey, seksen yaşında çocuk sahibi oldu.
—Yani seninle de şöyle bir konuşmaya gelmiyor be kadın. Haydi, söndür de ışığı yatalım. Sabah ola hayrola demiş atalarımız…
***
Galip ertesi gün sabah ezanı ile uyandı. Kimseye haber vermeden, abdest alıp evden çıktı. Namazını camide kıldı. Meseleyi bilen Fadıl Bey’le ayaküstü konuştu, “ Olsaydı iyi olurdu.” Dedi Fadıl Bey. Onun, “ Belki bir aksilik çıkmıştır da onun için arayamamıştır “ sözü de aklına yattı.” Dünkü saatte bir daha git istersen oraya” tavsiyesi makul geldi. “ Zaten bir şey beklemiyorum ki, olursa diye düşündüydüm ama ne gidecem” dediyse de ona, ondan ayrıldıktan sonra dinlene dinlene epeyce bir yürüdükten sonra oraya gitti. Parkın önüne varınca köstekli saatine baktı. Saatin 13.30 olmasına daha iki saat vardı. Bereket versin ki hava parkta iki saat oturmaya müsaitti.
Galip Bey, iki saat kadar oturdu parkta. Çaycı Mehmet’ten bir çay aldı. Çayla beraber bir de sigara tellendirdi. . Hafta da üç sigara içerdi. İlkini haftanın ilk günü kullanmış oldu. Saat 13.30 olsu, 13.42 oldu.
Yavaş yavaş kalkmaya hazırlanırken, umduğu sesi yanı başında duydu:
— Merhaba amcacığım!
Heyecanla döndü, hafifçe de doğrularak karşılık verdi Gözleri gülmüştü:
— Merhaba, hoş geldin!
— Kusura bakmayın dün gelemedim, bugünde hani içimden bir ses gelmemi söyledi sanki buraya.
— Estağfurullah olur böyle. Hem söz vermemiştiniz ki. Belki demiştiniz, belki olur demiştiniz. Olmadıysa da mühim değil zaten, taş attım da kolum mu yoruldu…
— Öyle de olsa… Bulamasaydım üzülürdüm. Çünkü yarın ayrılıyorum, telefonunuzda yok hani, haber vereyim.
— Gidiyorum dediniz, Hayırdır inşallah. Ne tarafa?
— Altı aylığına İsveç’e gideceğim. Buradan ayrılınca belli oldu. İşlemler falan, Dün onun için gelemedim. Özür dilerim…
— Zararı yok evladım. Aman öyle olsun. İngiltere’de ölü sayısı seksene çıkmış diyorlar doğru mu?
Genç kadın, bir an duraksadı. Olayı anımsadı. Galip Bey’in dünyada olup bitenleri takip etmesi hoşuna gitti.
— Terör bu amcacığım, dedi. Çaresizce başını iki yana salladı :”Kimi nerede ne zaman vuracak belli olmuyor ki…”
—Doğru, doğru, dedi Galip Bey, başını genç kadının söylediklerini onaylarcasına aşağı yukarı birkaç kez salladı:
Genç kadın, Galip Bey’e doğru biraz eğildi:
— Ee Galip amca.
-…
— Sormuyorsun hiç, ne oldu diye.
Galip Bey biran gözlerini kıstı, bekledi:
— Senin sesin ve tavrın sanki olmuş gibi.
— Olsa sevinir misin?
— Vallahi doğruyu söylemek gerekirse bir şey diyemem şimdi. Olsa da altından kalkabileceğimden emin değilim. Malum.
— Eski topraksın sen. Nice gençleri cebinden çıkartırsın. Hele hele çağımız gençlerini.
Galip Bey, utanır gibi oldu. Belli belirsiz “ Estağfurullah” dedi.
— Peki, olmasa üzülür müsünüz?
— Canın sağ olsun yavrum.
Galip Bey, genç kadının nezaketen oturmadığını düşündü.
— Otursana kızım, dedi. Hafifçe de kımıldandı. Yer senden sağlam.
Genç Kadın, gözlerinin içi parlayarak geçen gün tesadüfen tanıştığı Galip Bey’e hayranlıkla baktı. Banka oturdu. Sevgi ile elini Galip Bey’in omzuna attı.
Galip Bey:
— Olursa aşım suyu olmazsa başım suyu diye bir söz vardır bizim oralarda kızım, dedi.
— Karnesini bir alsın, dediler. Malum, haftaya karne alacaklar.
— Ha!
— Siz telefon numaranızı ya da adresinizi verirseniz Mevlüt’ün karnesinde de matematik gene zayıf olursa düşünecekler sizi.
— Anladım
— Vallahi ben hepsini söyledim, Burada tesadüfen tanıştığımızı, emekli bir matematik öğretmenizi olduğunuzu.
Genç Kadın, Galip Beyin ellerinden tuttu. Galip Bey, utandı mahcup oldu.
— Sağ ol evladım, dedi. Hani sen dedin de böyle biri var, ders verir misin diye. Paranın önemli olmadığını da söyledin değil mi?
Genç kadının adı Aysun’du. Yardımcı doçentti. Çantasını açtı. Çıkarttığı kâğıt parçasını kalem ile birlikte Galip Bey’e uzattı. Gülümseyerek:
— Şu kâğıda adını soyadını telefon numaranı ve adresini yazıver amcacığım, dedi.
Galip Bey, kâğıdı aldı. Bir süre bekledi sonra da kâğıdı biraz da utanarak iade etti:
—Gözlüğümü yanıma almamışım çıkarken yavrum, dedi. Yutkundu “Sana zahmet olacak ama ben söylesem de sen yazıversen ha.”
— Bir yere mi gideceksin baba? dedi İsmail Bey.
Baba Galip Bey, cevap vermek için kımıldanırken Şahika girdi salona:
— Herkese benden günaydınlar, dedi. Kahvaltı masasına geçip oturduktan sonra da ortaya sordu:
— Annem nerde beyler?
İsmail Bey:
— Size kahvaltı hazırlıyorlar büyük hanım, dedi on dört yaşındaki kızına.
Şefika, bozuntuya vermedi, zor duyulur bir sesle:
— Bize diyecektin herhalde baba, dedi.
Cevap verilmesine olanak vermeden de dedesine döndü:
—Bir yere mi gidiyorsun dedecik?
Galip Bey, oğlunun aksine Şefika ‘nın değişik üslubundan hoşlanırdı. Gülümseyerek cevap verdi:
— Az evvel baban da aynı şeyi dedi, nereden çıkarttınız bir yere gideceğimi?
— Anlayalım dede, yoksa ha, dedi Şefika. Uzandı dedesinden yanak aldı.
İsmail Bey, kendini tutamadı bu sefer. Sesini yükselterek:
— Kızım sen kime çektin Allah’ını seversen, dedi. Ne biçim konuşuyorsun dedenle?
Galip Bey torununa sahip çıktı:
— Sana çekmiş. Sabah sabah kızı fırçalıyorsun gene. Hem ne var yani olamaz mı?
Saniye hanım, çaydanlıkla içeriye girerken söze karıştı:
— Sabah sabah sohbet mi ediyorsunuz kavga mı ?
İsmail Bey, kızının koluna tatlı sert dokunarak:
— Kızım çaydanlığı bari al annenin elinden.
Saniye Hanım, tatsızlık istemiyordu:
— Getirdim canım ne olacak, dedi. Varma kızın üstüne. Çayları doldurmaya hazırlanırken de kayınpederine hitaben “ Hayrola baba” dedi. “ Bir yere mi gidiyorsun?
Galip Bey ellerini iki yana açarak :
— Buyurun buradan yakın dedi. Nereden çıkarttınız bir yere gideceğimi? Sözleştiniz mi hepiniz?
— Hani ne bileyim özene bezene tıraş olmuşsun. Banyo da yaptın kalkınca. Takımlarını da giymişsin.
Galip Bey’in az evvelki neşesi kayboldu Sesini biraz daha yükselterek sohbete son noktayı koydu:
— Biri ile buluşacağım var mı diyeceğiniz. Gelirse, buluşacağım, gelmezse size de yok bana da. yok tamam mı? Tatmin oldunuz mu?
*** …
İsmail Bey saat on bire doğru aradı karısını. Kızdı:
— Neredesin yahu. Sabahtan beri kaçıncı arayışım bu.
Karısının cevabı da sert oldu:
— Nerede olacağım, buralardayım.
— Nasıl buralardasın?
— Basbayağı buralardayım işte.
— Tamam tamam. Babamdan haber var mı?
— Nasıl yani?
— Ne demek nasıl yani Saniye? Geldi mi?
— Bir yere mi gitmişti ki?
— Dışarı çıkmadı mı?
— Çıktı.
— E onu diyorum işte. Çıktı da geldi mi?
— Öf be İsmail, ben de bir şey var sandım. Rahat bırakın adamcağızı.
— Ne yapıyoruz ki adamcağıza, merak ettik. Suç mu insanın babasını merak etmesi?
— Daha on dakika oldu çıkalı. Ocakta yemek var. Var mı merak ettiğin başka bir şey?
—Yok yok tamam. Ha, bir gelişme olursa beni ara tamam mı?
—Tamam tamam ararım güle güle.
Saniye hanım, yavaşça telefonu kapattı.” Bunların hepsi deli” diye kendi kendine söylendi. “Merak edilecek bir şey olsa merak etmezler.”
Mutfağa gitti. Akşam için yeşil fasulyeleri çıkartmıştı. Yıkamak için elden geçirmeye koyuldu.
***
Galip Bey, çok sinirli döndü eve. Kimse ona bir şey soramadı. Kimsenin de sesi çıkmadı.
Herkes, yatıncaya kadar televizyonun karşısında sus pus oturdu. Bir aralık Şefika “ Gelmedi herhalde “ diyecek gibi oldu, dedesinin bilindik öksürüğü ile sustu.
Galip Bey, geçen ayın yirmi dokuzunda yetmiş altı yaşına girmişti. Oğlu, gelini ve toruna kendisine küçük hediyeler almışlardı. Gerek oğlunun gerekse gelininin aldığı hediyelere” ne gerek vardı” dercesine teşekkür etmiş, Şefika’nınkine ise içten gülerek karşılık vermişti. Galip Bey karısını on dört yıl önce kaybetmişti. O günden bugüne burada yaşıyordu. Ev kendisinindi. Oğlu ve gelini kendisine çok iyi davranıyorlar, adeta gözlerinin içine bakıyorlardı ama Galip Bey mutsuzdu. Mutlusuzluğunun hıncını kasıtlı olmasa da zaman zaman evdekilerden çıkartıyor, hayatı hem kendine hem de çocuklarına zehir ediyordu.
İsmail Bey, pijamalarını giyerken:
— Görüyor musun şu kadının yaptığını, dedi karısına
— Gelmedi herhalde değil mi? dedi karısı.
— Ne bileyim gelmedi mi yoksa kavga mı ettiler.
İsmail Bey nadiren sigara içerdi. Bir tane yaktı, yatağın kenarına ilişti:
— Oysa sabahleyin ne kadar mutluydu.
— İğneleyici sözleri bile bir hoştu değil mi?
— Bir ağzını ara bakalım neler oldu? Yani istiyorsa evlendiririz de.
— Evlenmeye kalkınca engel olmayacaktık, değil mi?
— Ne bileyim. Oldu işte.
— Nasıl tanışmışlar?
— Bir şey söylemedi.
— Bilmediğimiz bir kadın. Keşke o Sultan denilen kadınla evlenmesine olur verseydik.
— On yaşında bebesi de olurdu şimdi.
—Şahika’nın kime çektiği belli oluyor şimdi ha. Bu yaşta ne çocuğu be kadın?
— Niye, olamaz mı? Sedat Bey, seksen yaşında çocuk sahibi oldu.
—Yani seninle de şöyle bir konuşmaya gelmiyor be kadın. Haydi, söndür de ışığı yatalım. Sabah ola hayrola demiş atalarımız…
***
Galip ertesi gün sabah ezanı ile uyandı. Kimseye haber vermeden, abdest alıp evden çıktı. Namazını camide kıldı. Meseleyi bilen Fadıl Bey’le ayaküstü konuştu, “ Olsaydı iyi olurdu.” Dedi Fadıl Bey. Onun, “ Belki bir aksilik çıkmıştır da onun için arayamamıştır “ sözü de aklına yattı.” Dünkü saatte bir daha git istersen oraya” tavsiyesi makul geldi. “ Zaten bir şey beklemiyorum ki, olursa diye düşündüydüm ama ne gidecem” dediyse de ona, ondan ayrıldıktan sonra dinlene dinlene epeyce bir yürüdükten sonra oraya gitti. Parkın önüne varınca köstekli saatine baktı. Saatin 13.30 olmasına daha iki saat vardı. Bereket versin ki hava parkta iki saat oturmaya müsaitti.
Galip Bey, iki saat kadar oturdu parkta. Çaycı Mehmet’ten bir çay aldı. Çayla beraber bir de sigara tellendirdi. . Hafta da üç sigara içerdi. İlkini haftanın ilk günü kullanmış oldu. Saat 13.30 olsu, 13.42 oldu.
Yavaş yavaş kalkmaya hazırlanırken, umduğu sesi yanı başında duydu:
— Merhaba amcacığım!
Heyecanla döndü, hafifçe de doğrularak karşılık verdi Gözleri gülmüştü:
— Merhaba, hoş geldin!
— Kusura bakmayın dün gelemedim, bugünde hani içimden bir ses gelmemi söyledi sanki buraya.
— Estağfurullah olur böyle. Hem söz vermemiştiniz ki. Belki demiştiniz, belki olur demiştiniz. Olmadıysa da mühim değil zaten, taş attım da kolum mu yoruldu…
— Öyle de olsa… Bulamasaydım üzülürdüm. Çünkü yarın ayrılıyorum, telefonunuzda yok hani, haber vereyim.
— Gidiyorum dediniz, Hayırdır inşallah. Ne tarafa?
— Altı aylığına İsveç’e gideceğim. Buradan ayrılınca belli oldu. İşlemler falan, Dün onun için gelemedim. Özür dilerim…
— Zararı yok evladım. Aman öyle olsun. İngiltere’de ölü sayısı seksene çıkmış diyorlar doğru mu?
Genç kadın, bir an duraksadı. Olayı anımsadı. Galip Bey’in dünyada olup bitenleri takip etmesi hoşuna gitti.
— Terör bu amcacığım, dedi. Çaresizce başını iki yana salladı :”Kimi nerede ne zaman vuracak belli olmuyor ki…”
—Doğru, doğru, dedi Galip Bey, başını genç kadının söylediklerini onaylarcasına aşağı yukarı birkaç kez salladı:
Genç kadın, Galip Bey’e doğru biraz eğildi:
— Ee Galip amca.
-…
— Sormuyorsun hiç, ne oldu diye.
Galip Bey biran gözlerini kıstı, bekledi:
— Senin sesin ve tavrın sanki olmuş gibi.
— Olsa sevinir misin?
— Vallahi doğruyu söylemek gerekirse bir şey diyemem şimdi. Olsa da altından kalkabileceğimden emin değilim. Malum.
— Eski topraksın sen. Nice gençleri cebinden çıkartırsın. Hele hele çağımız gençlerini.
Galip Bey, utanır gibi oldu. Belli belirsiz “ Estağfurullah” dedi.
— Peki, olmasa üzülür müsünüz?
— Canın sağ olsun yavrum.
Galip Bey, genç kadının nezaketen oturmadığını düşündü.
— Otursana kızım, dedi. Hafifçe de kımıldandı. Yer senden sağlam.
Genç Kadın, gözlerinin içi parlayarak geçen gün tesadüfen tanıştığı Galip Bey’e hayranlıkla baktı. Banka oturdu. Sevgi ile elini Galip Bey’in omzuna attı.
Galip Bey:
— Olursa aşım suyu olmazsa başım suyu diye bir söz vardır bizim oralarda kızım, dedi.
— Karnesini bir alsın, dediler. Malum, haftaya karne alacaklar.
— Ha!
— Siz telefon numaranızı ya da adresinizi verirseniz Mevlüt’ün karnesinde de matematik gene zayıf olursa düşünecekler sizi.
— Anladım
— Vallahi ben hepsini söyledim, Burada tesadüfen tanıştığımızı, emekli bir matematik öğretmenizi olduğunuzu.
Genç Kadın, Galip Beyin ellerinden tuttu. Galip Bey, utandı mahcup oldu.
— Sağ ol evladım, dedi. Hani sen dedin de böyle biri var, ders verir misin diye. Paranın önemli olmadığını da söyledin değil mi?
Genç kadının adı Aysun’du. Yardımcı doçentti. Çantasını açtı. Çıkarttığı kâğıt parçasını kalem ile birlikte Galip Bey’e uzattı. Gülümseyerek:
— Şu kâğıda adını soyadını telefon numaranı ve adresini yazıver amcacığım, dedi.
Galip Bey, kâğıdı aldı. Bir süre bekledi sonra da kâğıdı biraz da utanarak iade etti:
—Gözlüğümü yanıma almamışım çıkarken yavrum, dedi. Yutkundu “Sana zahmet olacak ama ben söylesem de sen yazıversen ha.”
21 Şubat 2011 Pazartesi
NE YAPTIN BUGÜN?
Saatini tam anımsayamıyorum ama akşam ezanının hemen sonrasıydı. Yanımda oturan genç adam yarım saat kadar telefonda konuştu. Zaman zaman kahkahalar attı, zaman zaman sesini yükseltti, zaman zaman da romantikleşti.
Bir sigara yakıp yanımda uzaklaşırken konuştuklarından aklımda kalan sadece, ”Ne yaptın bugün?”sözü oldu.
Aynı soruyu, bir harf değiştirerek, yüksek sayılabilecek bir sesle kendime sordum:
“ Ne yaptım bugün?”
Cevapsız geçen saniyelerden sonra yineledim:
“ Ne yaptım bugün?”
Bugün, kalktığımda öğlen ezanı okunuyordu. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hanıma kahvaltı hazırlattım. Sabahki çayı ısıttığı için karımı fırçaladım, para istedi, ağzıma geleni saydım. Akabinde de kapıyı çarpıp çıktım. Kahvehaneye uğradım, arkadaşlarla memleket sorunlarını tartıştık, hükümetlerin yıllardır halledemedikleri tümı sorunları şipşak hallettik. Saat üçte oradan ayrılırken hanıma vermediğim paranın fazlasını garsona gülümseyerek verdim.
***
“ Ne yaptım bugün?”
“ Hiç…”
***
Bir yerde okumuştum belki de dinlemiştim.Aklıma yatmış olacak ki denileni de yapmışım. Kendime bir reçete yazmış, bundan böyle neler yapacağımı madde madde sıralamışım. Hatta bazılarına not düşmüşüm pazartesi ye kadar bitecek, ayın 23’ünde kat ettiğim aşama değerlendirilecek gibi. Can sıkıntısından evin orasını burasını karıştırırken bir yerlerden az yapraklı küçük bir defter buldum akşama doğru.
Ne güzel şeyler yazmışım. Bir başkasına okusaydım muhtemelen” Bu güzel şeyleri senin için sıralayan muhterem mütehassıs kim?” diye sorar, akabinde de “Adresini bana da ver.” derdi. O kadar güzel, o kadar mantıklıymış ki yazdıklarım. Söylemek istediğim, o gün yazdıklarım birer ütopya değildi. Azıcık, minnacık gayretlerle listeye aldıklarımın hepsini gerçekleştirebilirmişim.
Şimdi diyeceksiniz ki:” Ee de iyi hoş da düşünmüşsün yazmışsın da sonuç.”
Sonuç, sıfıra sıfır elde var sıfır.
Yani, o günden bu güne bir arpa yolu al alamamışım.
Hastalıkları saptamışım, çözüm yolları da üretmişim.
Mesela bakın, maddelerin birine şöyle yazmışım:
* Uzun zamandır, birkaç kere ima yollu da söyledi, Nezahet’le sırf gezmek için dışarı çıkmadık.. Birkaç gün önce değişik bir yüz ifadesi ile dışarı baktığını görünce usulca dışarı baktım. Üstteki Ayhan Bey’le Nurhayat Hanım… Karşıki parka oturuyorlar. Ellerinde de birer haşlanmış mısır. Belli ki… Bu hafta sırf gezmek için Nezahat dışarı çıkarılacak.
Son cümlenin altını çizmişim. Nezahat o zaman Tarık’a hamileydi. Tarık şimdi iki buçuk yaşında mı üç yaşında mı ne… Hala, sırf gezmek için dışarı çıkartacağım Nezahat’ı.
Hani, muallim vazifesini yapmayan talebeye sorar ya:
— Neden yapmadın?
Talebe de başını eğer susar. Mazeretim yok demektir bu. İsteseydim yapardım ama yapmadım işte. Tembellik ettim.
Benimki de o hesap. Sorunu saptamışım, teşhisi de doğru koymuşum, yazdığım reçete derdime deva olacak cinsten. Reçetem hastalıkla örtüşmüş. Örtüşmüş de kaç para. Yaşama geçirmedikten sonra yerinde saymaya müşahede etmek hiç de sürpriz değil. Şikâyetler aynı. Reçete yazmak gerekse yazılacak olanlar yazılmış olanlarla harfi harfine örtüşecek. Uygulamak mecburiyetinde olan sarı çizmeli Mehmet Ağa sanki.
Bakkal Veysi Dayı için de bir saptama yapmışım oraya.
Veysi Dayı’ya borç çoğaldı demişim. Veremeyeceğimden değil, ihmalden. Dün de ellerimde paketlerle büyük marketten aldığım torbalarla önünden geçtim. Selam verdim, olgun adam tabi, güler yüzle selamımı aldı. Bu hafta hem borcumu kapatacağım hem de ekmek dışında bir şeyler alacağım peşin para ile.
Bundan böyle, marketten aldığım poşetleri bakkalın önüne koyup, adamla dalga geçer gibi, bir ekmek, bir sigara, bir sakız alıp sonra da not al sonra veririm denilmeyecek diye yazmışım. Yazmışım… Yıllar sonra defteri bulup oraya yazdıklarımı okuyunca anımsadım. Ee, diye soruyorsanız…
Veysi Dayı’nın bakkalı hala ayakta. Dün de elimde paketlerle bakkalın önünde durdum, bir şişe süt aldım ve o muhterem insanla dalga geçer gibi birkaç gün sonra veririm dedim.
Reçeteye yazdıklarım epeyce çokmuş. Bazılarını gerçekleştirsem hayatımda yüz seksen derece değişiklik olabil irdirdi belki. Olması için yazmışım zaten. Mesela, mesela Şeref’e ya gidilecek ya telefon edilecek demişim. Benim için ne kadar mühimmiş ki kırmızı kalemle de daire içine almışım. Hatta hemen yarın demişim. Ve de bunu da yapmazsan “ yuf sana Ersen” demişim.
Şeref’i hala ne ziyaret edebildim ne de arayabildim. Hani bugün, yarın yapman gerekenleri bir kâğıda yaz deseler 1.madde olarak Şeref aranılacak derim büyük bir olasılıkla.
Demek ki “demek” karın doyurmuyor. Yuf sana Ersin…
Parayı cüzdanda taşımak gibi bir âdetim olmadığından ceplerimi karıştırdım, dürüp dürüp tıkıştırdığım paraları çıkarttım, bir yerlerde bir şeyler yiyip içecek kadar para vardı. Kafa dengi arkadaşlarımın nerede olabileceklerini düşünürken gözlerim bir an karşıdan gelmekte olan kadının içi gülen gözleriyle birleştirdim. Mutlu olduğu her halinden aşikârdı.
Yanında bir erkek, belki kocası, belki erkek arkadaşı belki akrabası, belki bir ahbabı, vardı. Algılayınca silkinip kendime geldim. Yanlarında iki de çocuk… Oğlan olan “anne, anne” diyerekten kadına bir şeyler anlatıyor erkek de tatlı tatlı gülümsüyordu. Muhtemelen bu bahar akşamında akşam gezisine çıkmışlardı. Belki biraz daha yürüdükten sonra evlerine dönecekler, belki bir yerlerde oturup bir şeyler yiyecekler, belki de kafalarına göre takılıp beraber olmanın hazzını yaşayacaklardı. Belki de biraz sonra birine telefon edip “ Biz akşam gezisine çıktık, işiniz oksa hade sen de gelin” diyeceklerdi.
Nezahat’i bu hafta sırf gezmek için dışarıya çıkartacağım, demişim. Üç ile eli ikiyi nasıl çarparım akıldan. Nezahat bu hafta dışarıya çıkarılacak diye yazalı bu kadar hafta olmuş demek ki…
Şimdi, “ İşlerim çok yoğun, akşamları da eve geç dönüyorum, ben de istemez miyim onunla ara sıra dışarı çıkmak.” desem ya da “Hem, bir dışarı çekelim desek dünya para, yazık değil mi? Sinemaya, tiyatroya gideceğimiz para ile neler alır evimize değil mi ya?” desem inanır mısınız söylediklerime?
“İyi güzel de Veysel Bakkal’da her şey bulunmuyor ki, hem birazda pahalı…” desem “ Geç bunları… “ demez misiniz?
Ve de, “ Tamam, yıllardır beni hep arar Şeref. Ziyaretime gelir, bir yere giderken “Sen de gel” der. Belli ki “Bir kere de ben” demediğimden küstü en azından -bir alo demediğim sürece aramayacağı aşikâr- hep niyetleniyorum bir şey oluyor kaynıyor, desem.
İşte, Melih ile Yakup her zamanki masalarındalar. Muhtemelen birkaç saat sonra masaları kalabalıklaşacak, şenlenecek. Alışkanlık ne meret şey değil mi? Aklım defterle deftere yazdıklarımla meşgul olarak ayaklarım farkında olmadan beni buraya getirmiş. Onlarda beni fark ettiler, nerede kaldın der gibilerinden işarette bulundular.
Nezahet, pencerenin önündedir belki şimdi. Kocasıyla akşam gezisine çıkan bir kadına takılıdır gözleri. Belki, Ersin’le yan yana yürümeyeli ne kadar da çok oldu diyordur. Belki, sabahleyin bir çorap parası vermedi ama biraz sonra arkadaşlarının içki parasını verecek diye içi cız ediyordur.
Bakkal Veysel Dayı, veresiye defterini karıştırıyordur, gözleri benim ismime takılmıştır. Bana bir süt parasını, ekmek parsını verirken bile nazlanıyorsun da Ersin diye serzenişte bulunuyordur.
Şerefin parmakları telefonun tuşlarındadır beni aramak için ama beyni “Yo!” diyordur. Bir kere de o beni arasın canım. Hem, bir özür borcu var. O borcu yerine getirmeden olmamalı…”
Kinayeli, anlat anlat heyecanlı oluyor demeyin. Size inat, şimdi şeytanın bacağını kıracağım Şeref’e alo diyeceğim.
O ne, Melih’in sesi bu. “Haydi, Ersin!” diyor. Arkadaşı bekletmek olmaz, Şeref’e yarın telefon ederim. Hatta hem telefon eder hem de ziyarete giderim.
Köşeden yaşlıca bir adamla koluna girmiş bir kadın çıktı. Ellerinde birer külah dondurma akşamın serinliğinde yanımdan geçtiler, gittiler.
Saatini tam anımsayamıyorum ama akşam ezanının hemen sonrasıydı. Yanımda oturan genç adam yarım saat kadar telefonda konuştu. Zaman zaman kahkahalar attı, zaman zaman sesini yükseltti, zaman zaman da romantikleşti.
Bir sigara yakıp yanımda uzaklaşırken konuştuklarından aklımda kalan sadece, ”Ne yaptın bugün?”sözü oldu.
Aynı soruyu, bir harf değiştirerek, yüksek sayılabilecek bir sesle kendime sordum:
“ Ne yaptım bugün?”
Cevapsız geçen saniyelerden sonra yineledim:
“ Ne yaptım bugün?”
Bugün, kalktığımda öğlen ezanı okunuyordu. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hanıma kahvaltı hazırlattım. Sabahki çayı ısıttığı için karımı fırçaladım, para istedi, ağzıma geleni saydım. Akabinde de kapıyı çarpıp çıktım. Kahvehaneye uğradım, arkadaşlarla memleket sorunlarını tartıştık, hükümetlerin yıllardır halledemedikleri tümı sorunları şipşak hallettik. Saat üçte oradan ayrılırken hanıma vermediğim paranın fazlasını garsona gülümseyerek verdim.
***
“ Ne yaptım bugün?”
“ Hiç…”
***
Bir yerde okumuştum belki de dinlemiştim.Aklıma yatmış olacak ki denileni de yapmışım. Kendime bir reçete yazmış, bundan böyle neler yapacağımı madde madde sıralamışım. Hatta bazılarına not düşmüşüm pazartesi ye kadar bitecek, ayın 23’ünde kat ettiğim aşama değerlendirilecek gibi. Can sıkıntısından evin orasını burasını karıştırırken bir yerlerden az yapraklı küçük bir defter buldum akşama doğru.
Ne güzel şeyler yazmışım. Bir başkasına okusaydım muhtemelen” Bu güzel şeyleri senin için sıralayan muhterem mütehassıs kim?” diye sorar, akabinde de “Adresini bana da ver.” derdi. O kadar güzel, o kadar mantıklıymış ki yazdıklarım. Söylemek istediğim, o gün yazdıklarım birer ütopya değildi. Azıcık, minnacık gayretlerle listeye aldıklarımın hepsini gerçekleştirebilirmişim.
Şimdi diyeceksiniz ki:” Ee de iyi hoş da düşünmüşsün yazmışsın da sonuç.”
Sonuç, sıfıra sıfır elde var sıfır.
Yani, o günden bu güne bir arpa yolu al alamamışım.
Hastalıkları saptamışım, çözüm yolları da üretmişim.
Mesela bakın, maddelerin birine şöyle yazmışım:
* Uzun zamandır, birkaç kere ima yollu da söyledi, Nezahet’le sırf gezmek için dışarı çıkmadık.. Birkaç gün önce değişik bir yüz ifadesi ile dışarı baktığını görünce usulca dışarı baktım. Üstteki Ayhan Bey’le Nurhayat Hanım… Karşıki parka oturuyorlar. Ellerinde de birer haşlanmış mısır. Belli ki… Bu hafta sırf gezmek için Nezahat dışarı çıkarılacak.
Son cümlenin altını çizmişim. Nezahat o zaman Tarık’a hamileydi. Tarık şimdi iki buçuk yaşında mı üç yaşında mı ne… Hala, sırf gezmek için dışarı çıkartacağım Nezahat’ı.
Hani, muallim vazifesini yapmayan talebeye sorar ya:
— Neden yapmadın?
Talebe de başını eğer susar. Mazeretim yok demektir bu. İsteseydim yapardım ama yapmadım işte. Tembellik ettim.
Benimki de o hesap. Sorunu saptamışım, teşhisi de doğru koymuşum, yazdığım reçete derdime deva olacak cinsten. Reçetem hastalıkla örtüşmüş. Örtüşmüş de kaç para. Yaşama geçirmedikten sonra yerinde saymaya müşahede etmek hiç de sürpriz değil. Şikâyetler aynı. Reçete yazmak gerekse yazılacak olanlar yazılmış olanlarla harfi harfine örtüşecek. Uygulamak mecburiyetinde olan sarı çizmeli Mehmet Ağa sanki.
Bakkal Veysi Dayı için de bir saptama yapmışım oraya.
Veysi Dayı’ya borç çoğaldı demişim. Veremeyeceğimden değil, ihmalden. Dün de ellerimde paketlerle büyük marketten aldığım torbalarla önünden geçtim. Selam verdim, olgun adam tabi, güler yüzle selamımı aldı. Bu hafta hem borcumu kapatacağım hem de ekmek dışında bir şeyler alacağım peşin para ile.
Bundan böyle, marketten aldığım poşetleri bakkalın önüne koyup, adamla dalga geçer gibi, bir ekmek, bir sigara, bir sakız alıp sonra da not al sonra veririm denilmeyecek diye yazmışım. Yazmışım… Yıllar sonra defteri bulup oraya yazdıklarımı okuyunca anımsadım. Ee, diye soruyorsanız…
Veysi Dayı’nın bakkalı hala ayakta. Dün de elimde paketlerle bakkalın önünde durdum, bir şişe süt aldım ve o muhterem insanla dalga geçer gibi birkaç gün sonra veririm dedim.
Reçeteye yazdıklarım epeyce çokmuş. Bazılarını gerçekleştirsem hayatımda yüz seksen derece değişiklik olabil irdirdi belki. Olması için yazmışım zaten. Mesela, mesela Şeref’e ya gidilecek ya telefon edilecek demişim. Benim için ne kadar mühimmiş ki kırmızı kalemle de daire içine almışım. Hatta hemen yarın demişim. Ve de bunu da yapmazsan “ yuf sana Ersen” demişim.
Şeref’i hala ne ziyaret edebildim ne de arayabildim. Hani bugün, yarın yapman gerekenleri bir kâğıda yaz deseler 1.madde olarak Şeref aranılacak derim büyük bir olasılıkla.
Demek ki “demek” karın doyurmuyor. Yuf sana Ersin…
Parayı cüzdanda taşımak gibi bir âdetim olmadığından ceplerimi karıştırdım, dürüp dürüp tıkıştırdığım paraları çıkarttım, bir yerlerde bir şeyler yiyip içecek kadar para vardı. Kafa dengi arkadaşlarımın nerede olabileceklerini düşünürken gözlerim bir an karşıdan gelmekte olan kadının içi gülen gözleriyle birleştirdim. Mutlu olduğu her halinden aşikârdı.
Yanında bir erkek, belki kocası, belki erkek arkadaşı belki akrabası, belki bir ahbabı, vardı. Algılayınca silkinip kendime geldim. Yanlarında iki de çocuk… Oğlan olan “anne, anne” diyerekten kadına bir şeyler anlatıyor erkek de tatlı tatlı gülümsüyordu. Muhtemelen bu bahar akşamında akşam gezisine çıkmışlardı. Belki biraz daha yürüdükten sonra evlerine dönecekler, belki bir yerlerde oturup bir şeyler yiyecekler, belki de kafalarına göre takılıp beraber olmanın hazzını yaşayacaklardı. Belki de biraz sonra birine telefon edip “ Biz akşam gezisine çıktık, işiniz oksa hade sen de gelin” diyeceklerdi.
Nezahat’i bu hafta sırf gezmek için dışarıya çıkartacağım, demişim. Üç ile eli ikiyi nasıl çarparım akıldan. Nezahat bu hafta dışarıya çıkarılacak diye yazalı bu kadar hafta olmuş demek ki…
Şimdi, “ İşlerim çok yoğun, akşamları da eve geç dönüyorum, ben de istemez miyim onunla ara sıra dışarı çıkmak.” desem ya da “Hem, bir dışarı çekelim desek dünya para, yazık değil mi? Sinemaya, tiyatroya gideceğimiz para ile neler alır evimize değil mi ya?” desem inanır mısınız söylediklerime?
“İyi güzel de Veysel Bakkal’da her şey bulunmuyor ki, hem birazda pahalı…” desem “ Geç bunları… “ demez misiniz?
Ve de, “ Tamam, yıllardır beni hep arar Şeref. Ziyaretime gelir, bir yere giderken “Sen de gel” der. Belli ki “Bir kere de ben” demediğimden küstü en azından -bir alo demediğim sürece aramayacağı aşikâr- hep niyetleniyorum bir şey oluyor kaynıyor, desem.
İşte, Melih ile Yakup her zamanki masalarındalar. Muhtemelen birkaç saat sonra masaları kalabalıklaşacak, şenlenecek. Alışkanlık ne meret şey değil mi? Aklım defterle deftere yazdıklarımla meşgul olarak ayaklarım farkında olmadan beni buraya getirmiş. Onlarda beni fark ettiler, nerede kaldın der gibilerinden işarette bulundular.
Nezahet, pencerenin önündedir belki şimdi. Kocasıyla akşam gezisine çıkan bir kadına takılıdır gözleri. Belki, Ersin’le yan yana yürümeyeli ne kadar da çok oldu diyordur. Belki, sabahleyin bir çorap parası vermedi ama biraz sonra arkadaşlarının içki parasını verecek diye içi cız ediyordur.
Bakkal Veysel Dayı, veresiye defterini karıştırıyordur, gözleri benim ismime takılmıştır. Bana bir süt parasını, ekmek parsını verirken bile nazlanıyorsun da Ersin diye serzenişte bulunuyordur.
Şerefin parmakları telefonun tuşlarındadır beni aramak için ama beyni “Yo!” diyordur. Bir kere de o beni arasın canım. Hem, bir özür borcu var. O borcu yerine getirmeden olmamalı…”
Kinayeli, anlat anlat heyecanlı oluyor demeyin. Size inat, şimdi şeytanın bacağını kıracağım Şeref’e alo diyeceğim.
O ne, Melih’in sesi bu. “Haydi, Ersin!” diyor. Arkadaşı bekletmek olmaz, Şeref’e yarın telefon ederim. Hatta hem telefon eder hem de ziyarete giderim.
Köşeden yaşlıca bir adamla koluna girmiş bir kadın çıktı. Ellerinde birer külah dondurma akşamın serinliğinde yanımdan geçtiler, gittiler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)