27 Ekim 2010 Çarşamba

Güzel Sözler


Her istediğini yapamıyorsan yapabileceğin şeyleri iste.

TERENCE

Şaka çok ciddi bir sanattır.

GEORGE BERNARD SHAW

Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil

CLAVDİUS

Hepimiz için bir dünya vardır. İyilikle kötülük, günahla suçsuzluk bu dünyanın içinde el ele yürür.

OSCAR WİLDE

İnsanın en büyük düşmanı doğrudan doğruya kendisidir.

ÇİÇERO

Talih bilgisizliğimizin ikinci adıdır.

LESLİE STEPHENS

İnsanlar yanlış yapabilirler, yalnız büyük insanlar yanlışlarını anlarlar

FERDİNAND VON KOTZEBUE

İnsan zevkin kölesi değil efendisi olmalıdır.

ARİSTOFANES

Affetmek güçlüyü daha güçlü yapar.

PUBLİLİUS SYRUS

İnsanı büyük ve küçük yapan kendi iradesidir.

SCHİLLER

İtimat edilmek sevilmekten daha büyük iltifattır.

GEORGE MAC DONALD

Kibir insanı mutluluktan uzaklaştırır.

LAMARTİNE

22 Ekim 2010 Cuma

ŞUNDAN ve BUNDAN

-Bak, bir kere, kabul etmek gerekir Sümer, bizden adam olmaz...

—Yahu, biz böyle gelmişiz böyle gideriz... Onun için böyle konuşma.

—Doğrusu... Bilemiyorum.

-Yahu, bilsen ne olacak bilmesen ne olacak bundan sonra? Kabul etmek lazım derim ben... Sende kabul et... Biz, unumuzu elemiş eleğimizi asmış insanlarız.

Çakırkeyif olmuşlardı.

—Evet, öyle öyle belki ama...

-Yoo, bunun aması maması yok; kandırma kendini.

— Ne bileyim hani geçen gün Turgut’u gördüm de.

-???

—Tek dersi kalmış.

—Bırak şimdi şunu... Elli yaşından sonra üniversiteyi bitirip de ne olacak, söyle bana ne olacak?

-...

—Söyle hade... Durma söyle... Ne olacak?

—Evvelsi günde...

—Hı?

-Her şey de beni buluyor (iç geçirerek) Semih Bey’i gördüm.

—Semih Bey?

-Hani canım vardı ya, bir tarihte gelmişti de, bizim almayı düşündüğümüz çiftlik için,”Siz almıyorsanız ben alayım.” Demişti.

-Haaa, o mu? Tamam... Eee?

-İhracata başlamış bu sene. Bilirsin, biz Ercan Ağabey’e ağabey deriz. Ercan Ağabey’de ona ağabey der...

—İhracata başlamış ha?
Gazetelerde resmini görmüştüm geçenlerde, ne yalan söyleyeyim, inanamamıştım.

—İflas eder diyordum ben.

—Turgut’a da bir seneye kalmaz kovarlar okuldan diyordun

Cevap vermedi. Uzandı masanın üzerindeki içki şişelerinden birine. Aldı; açtı. Bıraktı...

Dirseklerini masaya dayadı; eğildi:

—Duydun değil mi? Dedi yavaş bir sesle.” Mümtaz ağabey çıkmış.”

Sürpriz bir haberdi bu Sümer Bey için:

— Yapma yahu?

Sevinmişti.

—Çıkmış ha!

Sordu:

—Geçmiş olsuna gittin mi?

Doğruldu, eski halini aldı Kemal Bey:

- Fakat duyduğuna göre, durumu pek iyi değilmiş, dedi.

Sümer Bey, kendince anlamıştı, uzun uzun başını salladı:

—Tabi ya, yaş yetmiş olmuştur, aşmıştır belki de...

Az evvel açmış olduğu şişeden, bardaklara içki doldururken konuştu Kemal Bey:

—Duyduğuma göre, sıvamış kolları...

-...

— Fransızca kursuna yazılmış...

—Yani, bildiğimiz Fransızca kursuna?

Kemal Bey, içkisinden bir yudum aldı:

-Yaa, dedi.

—Peki ama niye?

-Yahu, sende hani ,bazen bir soru soruyorsun ki...

—Peki Suat ne diyormuş bu işe? Demiyor muymuş kırkından sonra azanı...

—O mühim değil de, iki dirhem bir çekirdek düşüyormuş yola.

—Yazık be... Üzüldüm bak... Tüh be...

—Tabii ki kolay değil ama gene de işte. Kırk sene yat hapislerde... Demek ki şey oldu ha; şey olmuş?

-(Umduğunu bulmuşların haliyle) Bak... Bak sende öyle sandın.

-...

—Selami’yi tanırsın... O da aynı kursa gidiyor.

—O niye gidiyormuş?

—Çalıştığı yer gönderiyormuş onu da ama...

-...

—Ağabey zehir gibi diyor, hepimizi koydu geçti diyor.

—Yapma yahu?

—İçkisinden bir yudum alarak) Etrafına üşüşenlere, hani, nasıl girdiğini falan soranlara, anlıyorsun ya: “Olan oldu geçen geçti diyormuş.” Geçmiş geri gelmez, mühim olan gelecektir” diyormuş.”Ama geçmişten ders alarak” diyormuş...

—Bilirim onu... Güçlü adamdır; yapar...

Telefon çaldı. Sümer Bey’in yanındaydı telefon, uzandı aldı. Kısa konuştu.

-Sümerli’ydi arayan dedi ahizeyi yerine koyarken.”Biri vardı da.” Suratını buruşturdu.” Tüh be...” dedi. Olmamış, ümitliydim hâlbuki.

İçkisinden bir yudum aldı:

— Hanımın kardeşinin bir işi vardı da, diye açıkladı.

—Hanım dedin de, daha çok kalacak mı annesinin yanında?

—Yarın, yarın dönüyor.

—Öyle ise kalkayım ben, dedi Kemal Bey ve kalktı.

—Dur yahu, dedi Sümer Bey. Şaşırmıştı. Bu da nereden çıktı şimdi?

—Gideyim ben.

Yürümüş kapıya varmıştı. Çakmağı aklına geldi, döndü...

—Yarın karın geliyormuş ya.

—Atsana şu çakmağı sen.

Çakmağı attı Sümer Bey...

—Vallahi ömürsün...

— Başka zaman tamamlarız.

Döndü, kapıyı açtı...

18 Ekim 2010 Pazartesi

…MİŞİM HEP




İstanbul’a gitmek istemişimdir deyince
Aldı karşına, dedi, “ Ne yaptın?”
-İstedim, dedim.
-Uçağı denedin?
-Hayır,
-Mazeret istemiyorum, otobüs?
-Vallahi, uçak için para yoktu, otobüs dersen…
-Kaç kere otostop denedin desem?
-O kadar da düşmedik hani…
-Meseleyi saptırma, deniz yoluyla da gidebilirdin.
-Tamam da…
-Hayır, hep istemişimdir dedin de, yürümeyi denedin mi?
-Aaaaa, daha neler !?
-Aaaaa ya. İstemişsin de, onu yapmamışsın bunu yapmamışsın
-? !

İstanbul’un eski efendilerinden olmasaydı,
Öyle iki çift laf edecekti ki muhakkak
Dediğime diyeceğime bin pişman olacaktım…

12 Ekim 2010 Salı

SALTO İLE BALKABAĞI


Park bankalarının birinde oturuyordu. Birden aklına salto ile balkabağı arsında ne gibi bir münasebet olabileceği geldi.

İlk olarak tanımadığı bank arkadaşına sordu:

—Salto ile balkabağı arasındaki münasebet sizce ne olabilir?

—Saçmalamayınız, dedi adam

***
Fazıl Bey’le çay bahçelerinin birinde buluştu.

—Buranın çayına bayılıyorum doğrusu dedi Fazıl Bey.

—Hakikaten öyle, diye onu destekledi Gündüz Bey.

Bir süre sustular. Sonra, Gündüz Bey:

—Sahi dedi, salto ile balkabağı arasındaki münasebet nedir?

-“Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” dedi Fazıl Bey.

Gündüz Bey’in hoşlanmadığı söylemlerden biriydi bu. Surat astı... Ayrılıncaya kadar.

***

Gündüz bey Erdinç Bey’in evine gittiğinde Erdinç Bey, her zaman olduğu gibi koltuğuna gömülmüş kitabını okuyordu.


Gündüz Bey’i buyur etti, bir süre şundan bundan konuştular. Sonra, Gündüz Bey sualini tevcih etti:


—Salto ile balkabağı arasındaki ilişki sence ne olabilir?

Erdinç Bey bir süre Gündüz Bey’in suratına dik dik baktı. Sonra:

—Bana bak Gündüz Bey, dedi. İyi hoş adamsın severim seni ama...

Az evvel bıraktığı kitabı aldı:

—Şu gördüğün kitabı akşama kadar bitirmem lazım. Ama sinirlerim bozuk olmazsa

bitirebilirim ben bu kitabı.

Kalktı odanın içerisinde dolanmaya başladı.

—Salto ile balkabağı arasındaki neymiş. Tövbe Yarabbi... Tövbe... Her şeyde beni bulur be!

Kapıyı açtı.

-Hadeee, yine beklerim yine, müsait bir zamanda gel, dedi Gündüz Bey’e.

***

Zihni Bey, bir süre düşündükten sonra:

—Sen istersen bir hafta sonra gel. Ben bir hafta sonra salto ile balkabağı arasında münasebet varsa, bu münasebetin ne şekilde şey ettiğini söylerim. Yoksa mesele yok zaten, dedi.

-...

—Şimdi söyle Gündüz... Mersinli Musa diye bir ahbabım var benim. Fevkalâde güreşçi... Yarın erkenden ona gider salto ile ilgili ne varsa salto ile ilgili öğrenilmesi icap eden her neyse onu öğrenir, bir kenara not ederim.


-...

—Eve gelir gelmez de, Diyarbakır’da ziraatçı bir arkadaş var, onu arar balkabağı ile ilgili nebiliyorsan hemen bana yaz derim.


-...

—Bir taraftan da ben, kütüphanelere gider bu iki konu ile alâkalı veriler toplarım. Ve...


-...

— Bunları sentez eder...

Gündüz Bey ter içinde kalmıştı. Kalktı...

—Çok teşekkür ederim çok zahmet verdim, dedi

Zihni Bey’in “Dur nereye gidiyorsun “ demesine fırsat vermeden de, Zihni Bey’in evini terk etti.



***
-Salto ile balkabağı arasındaki ilşki bence, Feyzullah Bey’in kedisi ile Ayten Hanımın geyiği arasındaki ilişkidir, dedi Murat Bey.


—Gündüz Bey, böyle bir cevap beklemiyordu. Şaşırdı...

—Ne?

—Evet, salto ile balkabağı arasındaki iliki; Feyzullah Bey’i şeyi ile Ayten hanımın keçisi arasındaki ilişkidir.


—Saçmalıyorsun ama.

—Niye? Niye saçmalıyorum?

Murat Bey’in karısı da oradaydı, araya girdi, kavgayı önledi...

***

Behsat Bey uzun uzun güldü soruyu duyunca.

-İlahi sen çok yaşa emi, dedi Gündüz Bey’e.

Bir süre susutuktan sonra da sürdürdü sözlerini:

-Ömür adamsın Gündüz Bey, böyle şeylerde hep senin aklına gelir...

Gözlerinden yaşlar akıncaya kadar güldü...

Gündüz Bey’i uğurlarken bile güldü.

***

—Abdullah Bey, siz bilirsiniz: Salto ile balkabağı arasındaki münasebet ne olabilir?

—Şimdi Gündüz Bey, salto ile balkabağını arasındaki ilişkiden bahsetmeden önce, Riyazi Mehmet’ten bahsetmek isterim ben. Riyazi Mehmet...

Riyazî Mehmet’i anlattı Abdullah Bey, bir saate yakın Riyazî Mehmet’i anlattı.

***

Serhat Bey’i telefonla aradı Gündüz Bey, karşılık hal hatır sorulduktan sonra Gündüz Bey:

-Sana bir şey soracaktım da dedi...

Her zamanki nezaketiyle Serhat Bey:

—Estağfurullah, dedi. Buyurunuz.

—Şey, salto ile balkabağı...

Sözünü tamamlayamadı.

—Aferin be, dedi Serhat Bey. Sesi bayağı sert çıkmıştı. “Cidden aferin.”

Gündüz Bey gördüğü tepkiye şaşırdı.

— Balkabağı ha, balkabağı...

— Gündüz Bey yanlış anlaşılmaktan her zaman korkardı:

—Şey…

—Yazık sana be! Sensin balkabağı, sen kendin ile bul kafayı...

—Bir dakika Serhat Bey... Beni yanlış anladın galiba.

Gündüz Bey sözünün devamını getiremedi, telefon kapanmıştı.

***

Aynı soruyu Muammer’e sordu.

Muammer altı yaşındaydı.

—Salto ne demek Gündüz Amca?

—Sen boş ver şimdi onu, soruma cevap ver.

—Peki, balkabağı ne demek?

-Eeeeeee,dedi Gündüz Bey.

Çekti gitti.


***

4 Ekim 2010 Pazartesi

ÜVEY ANNE



Öyle bir insandı ki o
Sımsıcaktı içi
Kızardı yeri geldiğinde,
Elinin tersini de gösterirdi zaman zaman
Bilirdi ki ne hâli varsa görsün demek
Sevdiğine yapabileceği en büyük kötülük
Bilirdi ki el bebek gül bebek demek güzel de
Yarın, el insanı öyle demeyecek…

Şirin görünme sevdasında olmadı o hiç,
Sevilmeyi elbette istedi de
Sevilmeyince kırılmadı hiç…

Gün geldi ağlandı göğsünde
Gün geldi sıkı sıkı sarılındı ellerine
Gün geldi haksızlık edildi bile bile

O, üvey anneydi.
Allah rahmet eylesin…

3 Ekim 2010 Pazar

YALAN



Duydum ki münhalmış yüreğin “ Nesrin”im
Derim ki, gel bir kez daha deneyelim
Bir şans daha ver gel bu mütefekkire sen
Sözüm söz, hezimet olmayacak dün gibi bu da(!)

Deryadan da derin olacak sevgimiz bak!
Bir de takviye sözüme, giderse hoşuna bak;
“Kalp neyle doluysa, dudaklardan o dökülürmüş der” Goethe
Benden de imza altına
Bu kaçıncı masal deme ne olur,
“Geçti Bor’un pazarı deme” ne olur

Dersen mi?
Akıllanmışsın derim, alnından öperim…

27 Eylül 2010 Pazartesi

KORKAK



Görmüş geçirmiş adam
Dedi:
- Korkar mısın?


Taşı sıksa suyunu çıkartırdı
Serde erkeklik de var ya
Burdu bıyıklarını
Dedi:
- Asla!



Yazık, oysa
Tek bir imza kalmıştı ortaklığa
“Asla” yerine “ gerektiğinde” deseydi
Ve de inansaydı da buna yürekten…

25 Eylül 2010 Cumartesi

BABAMA BİR ŞEYLER OLDU!

— Bir yere mi gideceksin baba? dedi İsmail Bey.
Baba Galip Bey, cevap vermek için kımıldanırken Şahika girdi salona:
— Herkese benden günaydınlar, dedi. Kahvaltı masasına geçip oturduktan sonra da ortaya sordu:
—Annem nerde beyler?
İsmail Bey:
—Size kahvaltı hazırlıyorlar büyük hanım.
Şefika, bozuntuya vermedi, zor duyulur bir sesle:
— Bize diyecektin herhalde baba, dedi.
Cevap verilmesine olanak vermeden de dedesine döndü:
—Bir yere mi gidiyorsun dedeciğim?
Galip Bey, oğlunun aksine Şefika ‘nın değişik üslubundan hoşlanırdı. Gülümseyerek cevap verdi:
— Az evvel baban da aynı şeyi söyledi, nereden çıkarttınız bunu?
— Anlayalım dede, yoksa ha…
İsmail Bey, kendini tutamadı bu sefer. Sesini yükselterek:
—Kızım sen kime çektin Allah’ını seversen, dedi. Ne biçim konuşuyorsun dedenle?
Galip Bey torununa sahip çıktı:
—Sana çekmiş. Sabah sabah kızı fırçalıyorsun gene. Hem ne var yani olamaz mı?
Saniye hanım, çaydanlıkla içeriye girerken söze karıştı:
— Sabah sabah sohbet mi ediyorsunuz kavga mı, Allah’ınızı severseniz?
İsmail Bey, kızının koluna hafifçe dokunarak:
—Kızım çaydanlığı bari al annenin elinden.
Saniye Hanım, tatsızlık istemiyordu:
— Getirdim canım ne olacak, dedi. Varma kızın üstüne. Çayları doldururken de Galip Bey’e “ Hayrola baba” dedi. “ Bir yere mi gidiyorsun?
Galip Bey azıcık sesini yükselterek:
—Buyurun buradan yakın dedi. Nereden çıkarttınız bir yere gideceğimi? Sözleştiniz mi hepiniz?
—Hani ne bileyim özene bezene tıraş olmuşsun. Banyo da yaptın kalkınca. Takımlarını da giymişsin.
Galip Bey’in az evvelki neşesi kayboldu Sesini biraz daha yükselterek sohbete son noktayı koydu:
—Biri ile buluşacağım var mı diyeceğiniz. Gelirse, buluşacağım, gelmezse size de yok bana da. Yok oldu
merakınız. Tatmin oldunuz mu?
***… …
İsmail Bey saat on bire doğru aradı karısını. Kızdı:
— Neredesin yahu. Sabahtan beri kaçıncı arayışım bu.
Karısının cevabı da sert oldu:
—Nerede olacağım, buralardayım.
—Nasıl buralardasın?
—Basbayağı buralardayım işte.
—Tamam tamam. Babamdan haber var mı?
—Nasıl yani?
—Ne demek nasıl yani Saniye? Geldi mi?
—Bir yere mi gitmişti?
—Dışarı çıkmadı mı?
—Çıktı.
-Eee onu diyorum işte. Çıktı da geldi mi?
— Öf be İsmail. Ben de bir şey var sandım. Rahat bırakın adamcağızı.
—Ne yapıyoruz ki adama, merak ettik. Suç mu insanın babasını merak etmesi?
— Daha on dakika oldu çıkalı. Ocakta yemek var. Var mı merak ettiğin başka bir şey?
—Yok yok tamam. Haa, bir gelişme olursa beni ara tamam mı?
—Tamam tamam ararım güle güle.
Saniye hanım, yavaşça telefonu kapattı.” Bunların hepsi deli” diye kendi kendine söylendi. “Merak edilecek bir şey olsa merak etmezler.”
Mutfağa gitti. Akşam için yeşil fasulyeleri çıkartmıştı. Yıkamak için elden geçirmeye koyuldu.
*** …
Galip Bey, eve çok sinirli döndü eve. Kimse ona bir şey soramadı. Kimsenin de sesi çıkmadı.
Herkes, yatıncaya kadar televizyonun karşısında sus pus oturdu. Bir aralık Şefika “ Gelmedi herhalde “ diyecek gibi oldu, dedesinin öksürmesiyle de sustu.
Galip Bey, geçen ayın yirmi dokuzunda yetmiş altı yaşına girmişti. Oğlu, gelini ve toruna kendisine küçük hediyeler almışlardı. Gerek oğlunun gerekse gelininin aldığı hediyelere” ne gerek vardı” dercesine teşekkür etmiş, Şaika’ninkine ise içten gülerek karşılık vermişti. Galip Bey karısını on dört yıl önce kaybetmişti. O günden bugüne burada yaşıyordu. Ev kendisinindi. Oğlu ve gelini kendisine çok iyi davranıyorlar, adeta gözlerinin içine bakıyorlardı, ama Galip Bey mutsuzdu. Mutlusuzluğunun hıncını kasıtlı olmasa da zaman zaman evdekilerden çıkartıyor, hayatı hem kendine hem de çocuklarına zehir ediyordu. İsmail Bey, pijamalarını giyerken:
— Görüyor musun şu kadının yaptığını, dedi.
— Gelmedi herhalde değil mi? dedi Saniye Hanım.
— Ne bileyim gelmedi mi yoksa kavga mı ettiler.
İsmail Bey nadiren sigara içerdi. Bir tane yaktı, yatağın kenarına ilişti:
—Oysa sabahleyin ne kadar mutluydu.
—İğneleyici sözleri bile bir hoştu değil mi?
—Bir ağzını ara bakalım neler oldu. Yani istiyorsa evlendiririz de.
—Evlenmeye kalkınca engel olmayacaktık, değil mi?
—Ne bileyim. Oldu işte.
— On yaşında bebesi de olurdu şimdi.
—Şahika’nın kime çektiği belli oluyor şimdi ha. Bu yaşta ne çocuğu?
—Niye, olamaz mı? Sedat Bey, seksen yaşında çocuk sahibi oldu.
—Yani seninle de şöyle bir konuşmaya gelmiyor ha. Haydi, söndür de ışığı yatalım. Sabah ola hayrola demiş atalarımız…
***
Galip ertesi gün sabah ezanı ile uyandı. Kimseye haber vermeden, abdest alıp evden çıktı. Nazmını kıldı camide. Meseleyi bilen Fadıl Bey’le ayaküstü konuştu, “ Olsaydı iyi olurdu.” dedi. Onun, “ Belki bir aksilik çımıştır da onun için arayamamıştır “ sözü aklına yattı.” Dünkü saatte bir daha git istersen oraya” tavsiyesi makul geldi. Fadıl Bey’e, “ Zaten bir şey beklemiyorum ki, olursa diye düşündüydüm ama, ne gidecem” dediyse de ondan ayrıldıktan sonra dinlene dinlene epeyce bir yürüdükten sonra oraya gitti.. Parkın önüne varınca köstekli saatine baktı. Saatin 13.30 olmasına daha iki saat vardı. Bereket versin ki hava parkta iki saat oturmaya müsaitti.
Galip Bey, iki saat kadar oturdu parkta. Çaycı Mehmet’ten bir çay aldı. Çayla beraber bir de sigara içti. Hafta da üç sigara içerdi. İlkini haftanın ilk günü kullanmış oldu. Saat 13.30 olsu, 13.42 oldu.
Yavaş yavaş kalkmaya hazırlanırken, beklediği sesi yanı başında duydu:
— Merhaba amcacığım!
Heyecanla döndü, hafifçe de doğrularak karşılık verdi
— Merhaba, hoş geldin!
— Kusura bakmayın dün gelemedim, bugünde hani içimden bir ses gelmemi söyledi sanki buraya.
— Estağfurullah olur böyle. Hem söz vermemiştiniz ki. Belki demiştiniz, belki olur.
— Öyle de olsa… Bulamasaydım üzülürdüm. Çünkü yarın ayrılıyorum, telefonunuzda yok hani, haber vereyim.
— Gidiyorum dediniz, Hayırdır inşallah. Ne tarafa?
— Altı aylığına İsveç’e gideceğim. Buradan ayrılınca belli oldu. İşlemler falan, Dün gelemedim.
— Zararı yok evladım. Aman öyle olsun. İngiltere’de ölü sayısı seksene çıkmış diyorlar doğru mu?
— . Terör bu amca. , kimi nerede ne zaman vuracak belli olmuyor ki…
—Doğru, doğru.
-Eeee Galip amca.
-…
— Sormuyorsun hiç, ne oldu diye.
Galip Bey biran gözlerini kıstı, bekledi:
—Ben seni kırmamak için bir şey demedim ama senin sesin ve tavrın sanki olmuş gibi.
— Olsa sevinir misin?
— Valla doğruyu söylemek gerekirse bir şey diyemem şimdi. Olsa da altından kalkabileceğimden emin değilim. Malum.
— Eski topraksın sen. Nice gençleri cebinden çıkartırsın. Hele hele çağımız gençlerini.
Gelip Bey, utanır gibi oldu. Belli belirsiz “ Estağfurullah” dedi.
— Peki, olmasa üzülür müsünüz?
— Beklentim olmadığından üzülmem herhalde. Otursana kızım. Yer senden sağlam.
Genç Kadın, gözlerinin içi parlayarak geçen gün tesadüfen tanıştığı Galip Bey’e hayranlıkla baktı.
— . Olursa aşım suyu olmazsa başım suyu diye bir söz vardır bizim oralarda kızım.
— Karnesini bir alsın, dediler. Malum, haftaya karne günü.
- Haaaa.
— Siz telefon numaranızı ya da adresinizi verirseniz Mevlüt’ün karnesinde de matematik gene zayıf olursa düşünecekler sizi.
— Anladım
— Vallahi ben hepsini söyledim, Burada tesadüfen tanıştığımızı, emekli bir matematik öğretmenizi olduğunuzu.
Genç Kadın, Galip Beyin ellerinden tuttu. Galip Bey, utandı mahçup oldu.
— Sağ ol evladım, dedi. Hani sen dedin de böyle biri var, ders verir misin diye. Paranın önemli olmadığını da söyledin değil mi?
Genç kadının adı Aysun’du. Yardımcı doçentti. Çantasını açtı. Çıkarttığı kâğıt parçasını kalem ile birlikte Galip Bey’e uzattı. Gülümseyerek:
— Şu kâğıda adını soyadını telefon numaranı ve adresini yazıver amcacığım, dedi.
Galip Bey, kâğıdı aldı. Bir süre bekledi sonra da kâğıdı biraz da mahcup bir ifade ile iade etti:
—Gözlüğümü yanıma almamışım çıkarken. Sana zahmet olacak ama ben söylesem de sen yazıversen.

17 Eylül 2010 Cuma

ARAYIŞ


Tutuvermek kulpundan kupanın
Sevgi isteyene dolu dolu
Dolu dolu kupalarla
Sevgi isteyene de sevgi
Zulüm isteyene de sevgi
Satmak isterim, yok mu alan?


İsterim almak acılarınızı
Ve paylaşıvermek lokmamı
Kader birliği etmek isterim
Senin ile de dostum
Uzatıverirsen elini


Tutuvermek kulpundan kupanın
Dolu dolu muhabbet
Betikler eşliğinde
Akif’le, Yunus’la ve Hacib’le
Ve de en önemlisi senin ile!


Senin felsefende de bulmak isterim
Dışlanmış bile olsan bir şeyler
O cevheri arayıp bulmak isterim
Almak isterim
Ve isterim ki
Tutuvermek kulpundan kupanın
Karşılıklı;
Sevgi ile dolu ise dikivermek onu
Kin ile dolu ise döküvermek onu
İsterim ki kenetlenivermek…

9 Eylül 2010 Perşembe




RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN