2 Ocak 2021 Cumartesi

 

DUA

 

Tarihini de saati de unutmam mümkün değil.11 Mart... Saat 11.30 ile 12 arası. Günlerden cuma.

Adam, kelimeleri cümleleri art arda sıralıyor. Doktorun önüne çekler uzatıyor, rakamlar yazıyor.

Ağlıyor, yalvarıyor. Zaman zaman ellerine sarılıyor, zaman zaman da ayaklarına kapanıyor.

Adamın gözyaşları sel! Doktor çaresiz. Ben ve yanımdaki dostum şaşkın.

Zaman zaman telefona sarılıyor, doktor mani oluyor.

— Yarım saate kadar helikopter indireyim bahçeye, diyor.” Bir saate kadar özel uçağı beş doktorla hava alanında hazır duruma getireyim “

Belli ki pek çok şeyi gerçekleştirebilecek durumda.

— Yapabileceğimiz bir şey mutlaka olmalı Rauf, diyor doktora. Yalvarıyor, yakarıyor, ağlıyor bağırıyor, belli ki yüreği yanıyor.

Doktorun insanüstü gayretleri biraz olsun etkisini gösteriyor. Adam sakinleşir gibi oluyor

- Ragıp, dostum, inan hastanemizin en iyi cerrahları en iyi hemşireleri ameliyathanede. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

—Amerika’ya götüreyim

- Ragıp,  şu an beklemekten başka yapacak bir şey yok

- Yaşayacak ama değil mi?

- Bilmiyorum, hastanemize getirildiğinde... Durumu çok ağır... Bunu bilmen gerekiyor.i Allah'tan ümit kesilmez denilen bir durum.

— Yapılabilecek hiçbir şey yok mu?

— Arkadaşlar ellerinden geleni yapıyorlar inan bana.

— Avrupa’nın en iyi doktorlarını birkaç saatte buraya yığabilirim.

— Biliyorum.

— Öyleyse niye tamam demiyorsun?

— Bak, sağ çıkarsa ameliyattan

Çıldırmışa dönüyor adam.

- Sağ çıkarsa ne demek Rauf. Kalbime mi indireceksin benim.

- ...

— Özür dilerim ama.

Bir şeyler söylemeye çalıştım, sesimi duyuramadım.

— Durumu çok ağır Zaten yani arabadan çıkartıp buraya gelinceye kadar birkaç kez kalbi durmuş. Doktor arkadaşlar bir şeyler yapmış.

— Peki, kaza nasıl olmuş? Altındaki cip dünyanın en iyi cipiydi. Yepyeniydi daha.

— Boş ver bunları şimdi dostum.

— Yalnız mıymış?

— İki kişi deha getirdiler, onları yaşatamadık.

— Yapılabilecek bir şeyler olmalı ama.

— Var.

— Söyle o zaman. Para pul, dünyanın en iyilerini buraya getireyim. Yetmezse isim ver, tüm servetimi önüne sereyim.

— Dua...

— Ne?

— Biz çıkalım arkadaşlarla, sen içinden geldiği gibi oğlun için dua et. Şu an yapabileceğin tek şey bu.

Dışarı çıktık. Rauf Doktor, derin bir iç çekti, kapıyı kapattı. Sözün tükendiği andı artık. Söyleyecek bir sözüm de yoktu gücümde. Allahaısmarladık der gibi Rauf'a dokundum. O da bir şey demedi, başını salladı "güle güle" manasında.

Dışarı çıkınca, arkadaşımla göz göze geldik. İkimizde konuşacak durumda değildik belki. Belki ikimizin de yalnız kalmaya gereksinimi vardı. Ayrıldık...

Bir cankurtaran geldi hastaneye. Onun arkasından bir tane daha geldi...

Elimde olmadan derin bir iç geçirdim. Nasıl bir iç geçirmiş olmalıyım ki yanımdan geçmekte olan biri, yüzüne baktı, kim bilir neyin var der gibisinden baş salladı.

Belgin'in uçağı on beş dakika kadar önce Avustralya'ya gitmek için havalandı İstanbul'dan... Şu anda onun için dua etmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok.

Babaannemi iki yıl evvel kaybettik. Rahmetli olduğunda 98 yaşındaydı. Kendimi bildim bileli, babama, anneme, kardeşlerime özellikle de biz kapıdan çıkarken dua eder " güle güle gidin güle güle gelin güler yüzler bulun." derdi. Bunu duyardık da, kim bilir başka neler derdi:

Belki, Allah kötüye denk getirmesin, derdi.

Belki, Rabbim görünmez kazalardan belalardan korusun derdi.

Belki, verdiğin sadakalar yüzü gözü hürmetine ayağın taşa takılmasın, derdi.

Belki zihin açıklığı dilerdi, belki her şeyimizin yolunda gitmesini isterdi.

Dualarının faydası bize mi yoksa ona mı oldu bilmem ama en basit ifade ile dini inancı pek de olmayan Rauf arkadaşımın hiç tanımadığım yüreği kavrulmakta olan o babaya söylediği kelime bir gerçeği mi yansıtmakta yoksa öylesine ağızdan çıkan bir söz müydü?

— Dua!

Otobüs durağına iki bank koymuşlar. Hayret, bomboş. Kendimi çok yorgun hissettim birden. Oturdum birine.

Hay Allah. Arabam da hastanenin otoparkında kaldı. Daha doğrusu yaşadıklarım unutturdu. Arkadaş da anımsatmadı.

Elinde iki koltuk değneği ile epeyce de bir zorlanarak yürüyen yaşlı bir adam köşeden döndü. Gençken görsem, bu halde niye sokağa çıktın be adam der söylenir miydim acaba? O adam yerine başka biri çıksaydı şu anda önümden geçmiş olurdu. Onun buraya erişmesi belki yarım saati bulacak...

Hastaneye mi gidiyor acaba? Niye bir taksiye binip gelmemiş ki? Bunun oğlu kızı yok mu, girselerdi koltuğuna?

Aklım hala o sözcükte. "Dua"

Duadan başka yapılabilecek bir şey kalıyor mu bazen?

Yıllar önce bir olaya şahit olmuştum. Belki farkında olarak belki farkında olmayarak binlerce şahit olmuşumdur da belki bu aklıma geldi işte.

Genç bir delikanlı ile genç bir kız yürürlerken yan yana ( üzerlerindeki giysiler liseli olduklarını gösteriyordu.) yanlarında, iki üç gençten başka bir ifade gerekir ama iki üç genç belirdi. Kızın yanındaki gence omuz vurarak kızdan biraz uzaklaştırdılar. Sonra içlerinden biri, net duydum, " Niye bu kadar yakışıklısın lan sen." diye bağırdı. Ve üçü birden delikanlıya saldırdılar.

Saniyeler içinde delikanlı kanlar içinde yere yığıldı.

Babaannemin, " Allah kötüye denk getirmesin." temennisi ve duası, aklımda kalıcı izler bırakacak olan kötü bir olay yaşamama set oldu mu acaba?

İnsanoğlu bazen ne kadar çaresiz kalıyor değil mi? Dua, o andaki çaresizlik durumunda ya da olası çaresizlik anlarında ona kuvvet, kuvvet veriyor mu diyeceğim ama...

Cep telefonum uyarma hatırlatma sinyali verdi. Açıp baktım, üç saat sonraki önemli bir randevuyu anımsatıyordu.

Bu durakta niye kimse yok sahi? Bu durak... Kafamı kaldırdım, durak levhası sökülmüş. Belli ki durak kullanım dışı kalmış.

Ezel Hanım ile buluşacağım. Bürosu on sekizinci katta. Taksiye bineceğim. Şoförün iyi olması için dua etmekten başka çarem var mı? Şoför iyi çıktı diyelim, bu sabah gazete de okudum sarhoş bir şoförün kullandığı bir araç köprüden uçup alt yoldan geçmekte olan bir özel otonun üzerine düşmüş. Biri çocuk iki kişi ölmüş.

Ezel Hanım'ın bürosu on sekizinci katta. Mecburen asansörle çıkacağım. Üçüncü kata vardığımda ya da dördüncü kata binada yangın çıkmayacağını asansörün olduğu yerde kalmayacağını kim iddia edebilir?

Mecburen herkes gibi ben de taksiye bineceğim, asansöre bineceğim, şunu yapacağım bunu yapacağım. İpler nereye kadar elimde olacak. Kişileri, olayları, kendimi nereye kadar kontrol etme olanağı var ki? Direksiyonu başkasına bıraktığım anda yapabileceğim tek şey dua etmek değil mi? Kötüye gidişin durması için, kötüye denk gelmemek için, şansın yanımda, yanında olması için. Kemin def edilmesi için dua etmek, durup beklemekten ya da her şeyi kendi seyri içinde takibini izlemekten az da olsa iyi değil mi?

Genç bir kadınla, yanında genç kız bir yanıma yaklaşıyor. Bir adres soruyorlar. Anımsar gibiyim ama emin değilim. Şuradan yürüyün şöyle dönün ışıkları geçin diyeceğim ama dedim ya emin değilim. " Kusura bakmayın anımsayamadım." diyorum. Büyük bir olasılıkla biraz sonra birisine daha soracaklar, sordukları kişi belki bilmediği halde aklınca bir yeri tarif edecek.. Bu kadın ve bu kız için doğru kişiye adres sormaları için dua etmekten başka yapılabilecek bir şey var mı?

Kız, annesinin koluna giriyor. Şu dakikalarda dünyanın bin bir yerinde kim bilir kaç anne kaç baba oğluna ya da kızına tecrübelerini aktarıyordur. Onlara nasihat veriyordur, aman oğlun şunu yapma aman dikkatli ol.

Oğlan ya da kız da çok asi değilse demeyelim de iyi yetiştirilmişse diyelim şöyle diyordur.

— Merak etme anneciğim.

— Sen hiç kaygılanma baba. Gözün arkanda kalmasın. Ben ne yapacağımı bilirim.

Ben yapacağımı bilirim diyen evladının arkasında her an olamaz ki anne baba.

O anne babanın bazıları günün bir saatinde televizyonun başına geçtiklerinde ya da gazeteyi ellerine aldıklarında " annem söylemişti, babam uyardım " diyerek gözyaşı döken bir kişinin haberi ile karşılaştığında oğlu ya da kızı için dua etmekten başka bir çaresi var mı?

Karşıdan gelen genç adam oğluma ne kadar da benziyor. Birden gözümde tüttü.

Cep telefonunun cebimden çıkartıyorum. Oğlumun telefon numarasını çeviriyoruz. İşte açtı, sesini duymak ne güzel.

Havadan sudan konuşuyoruz.

Konuşmamız biterken,

- Kendine iyi bak, diyorum. Duanı üzerimizden eksik etme.

Şaşırdı. Belki de ilk defa " dua" sözünü bu anlamda benden duydu. Beklide ilk defa " Babam ihtiyarlamaya başladı galiba" diye aklından geçirdi.

1 Ocak 2021 Cuma

 

 

POĞAÇA

 

         Bir ses ile beyinledi. Uyumuştu, başı da öne düşmüştü. Saniyelik iş.

         Başını kaldırdı sesten dolayı. Karşısında on beş, on altı bilemediniz on sekiz yaşında bir kız vardı. . Tatlı tatlı gülümsüyordu. Elinde bir tepsi vardı. Üzerinde de bir tabak, bir su bardağı da çay.

         “ Annem poğaça yapıyordu da, burnunuza kokmuştur diye gönderdi.”

         Şaşkındı adam. . Kırk yıl düşünse aklıma böyle bir şey gelmezdi de.  Donup kalmıştı. Tepkisizliği kızcağızı be yapacağını bir duruma sokmuştu. Elinde tepsi kalakalmıştı zavallıcık. Teşekkür ederek uzanıp alma gibi bir eylemde bulunmadığımdan ötürü anlık bir tereddüdün akabinde biraz yanaştı, üzeri peçete ile kapatılmış plastik tabağı ve çay dolu bardağı tepsiden alarak dikkatli bir şekilde oturmakta olduğu bankın üzerine, yanına bıraktı. Gözlerinin içine bırakarak:

         “ Afiyet olsun” dedi.

         Kızın arkasından bile bakmadı. Bakamadı. Kendine gelmeye çalışıyordu.

         Gevher Bey, kendini biraz toparlayınca, yan tarafına döndü. Peçeteyi kaldırdı. Tabakta üç poğaça vardı ve sıcaktılar. Belli ki yeni yapılmışlardı. Mis gibi de kokuyorlardı. Çay da tertemiz bir bardaktaydı ve tavşankanıydı.

         Gevher Bey, ayıp bir şey yapıyormuş gibi etrafına bakındı. Kimse yoktu.  Poğaçanın nereden geldiğini tahmin edebilmek için etrafına bakındıysa da netice alamadı.  Saat yedi olmuştu, yani yanan elektriklerden de tahmin etmesi de olanaksızdı. Hava sıcak olduğundan da pek çok dairenin balkonlara bakan kapıları açıktı.

         Gevher Bey, birkaç kez kalkıp oturdu. Karar veremiyordu. Poğaçaları yemeli  çayı içmeli miydi? Onları orada olduğu gibi bırakıp oradan ayrılmalı mıydı? Ya, poğaçaların  ve çayın içine bir şey katmışlarsa. Bu olasılık da aklına geldi, gelince onları oraya getiren kızın tatlı sesini, tatlı gülümsemesini anımsadı, kendi kendine kinayeli “aferin sana Gevher” dedi. “Olgunlaşacaksın da ben de göreceğim.”

         Gevher Bey’in babası geçen ayın 17’sinde rahmete kavuşmuştu. Namazında niyazında bir adamdı. Özellikle sabah namazını mutlaka camide kılardı. Onun ölümünden sonra Gevher Bey de babası gibi sabahları camiye gider olmuştu. Geçen hafta cami çıkışında şu anda oturmakta olduğu parkın önünden geçerken kendisini fena hissetmiş parkın içine girerek banklardan birine oturmuştu. Ondan sonraki günde cami çıkışında parka uğramış, bir süre sağına soluna bakındıktan sonra bu bankı gözüne kestirmiş ve yarım saat kadar kalmış, tespih çekmiş geçmiş günleri anımsayarak kâh hüzünlenmiş kâh neşelenmişti. İşte o günden sonra da her cami çıkışında buraya gelip yarım saat kırk beş dakika kadar oturmak âdeti olmuştu. Bu durum ona iyi de gelmeye başlamıştı.

         Parkın üst girişinden belediyenin temizlik işçisi girdi. Girer girmez de süpürme işine girişti, suratsız bir hali vardı. Süpürgeyi, birilerini cezalandırmak istercesine kullanıyordu.

         Bir köpek koşarak kapının birinden ötekinden çıktı. Arkasından bir köpek daha…

         Bir delikanlı, parkın girişinde biraz durdu, parkı mı süzdü, gideceği yere karar verememenin tereddüdünü mü yaşadı belli değil. Bir sigara yaktı. Yürümeye başladı. Gevher Bey'in yanından geçerken:

         “ Selamünaleyküm” dedi. “ Günaydın” da dedi.

         Gevher bey zor duyulur bir sesle selamı aldı.

         “ Aleykümselâm oğlum.”

         “ Afiyet olsun.”

         “ Buyur al bir tane.”

         Delikanlı durdu. Döndü. Poğaçalardan birini aldı, ağzına attı. Eliyle “ eyvallah” işareti yaparak gitti.

         Miyavlayınca kediyi de fark etti Gevher Bey. Biraz ilerideki ağacın dibindeydi. Geldiğinden beri mi oradaydı belli değil. Belli olan “ yiyecek” istiyordu. Poğaçanın birini aldı, böldü, kediye atacakken duraksadı. Ya ikramı yapan şu anda kendisine bakıyorsa? Empati kurarak hadiseyi düşündü, ne kadar hoş olmadık bir durumdu. Ama, yarısını ağzına atar yarısını verirse ikramda bulunanın hoşuna bile gidebilirdi. Düşündüğünü gerçekleştirdi. Poğaçanın yarısını ağzına attı yarısını kediye. Kedi, poğaçayı kokladı sonra da poğaçayı ağzına alarak oradan uzaklaştı. Beki de yavrusu vardı, ona götürüyordu, ya da kendince bir düşüncesi. Gevher Bey, böyle düşündü, duygulandı gözleri doldu. Bir yerlere gitti. Yapmış olduğu gezinti esnasında da poğaçaları yedi farkında olmadan, çayı da içti. Boşalan çay bardağını aldı ayağa kalktı. Oraya mı bırakıp gitseydi, bankın altına mı koysaydı, yoksa eve götürüp yarın, sahibi gelir alır diye umsa mıydı?

         Bankın üzerine bırakmaya karar verdi, Nasıl olsa sahibi görüyordu burayı, kendisinin gittiğini görünce neticeyi görmek için muhakkak ki gelirdi. Tabağın üzerine bardağı kapattı. Ağır adımlarla evin yolunu tuttu.

         Evde, karısı “ Allah kabul etsin!” diyerek kapıda karşıladı Gevher Bey'i her zaman olduğu gibi. Gevher Bey de “ Allah razı olsun” dedi. Ayakkabılarını çıkartıp terliklerini giydi. Boy aynası hemen oradaydı. Karşısına geçti. Kendini süzmeye başladı. Önden baktı, arkadan baktı yandan baktı, üzerindekileri çekiştirerek baktı.

         Suzan Hanım, salon kapısından içeri girmek üzereyken fark etti kocasının yaptıklarını. Bir anlık tereddütten sonra döndü;

         “ Hayrola Gevhe!  Ne yapıyorsun?”

         “ Aynaya baktım da. “

         “ Niye? “

         “ Ne demek niye?  Benim bildiğim aynaya bakılır hanım.”

         “ Bakılır da dışarıya çıkmıyorsun ki. Hem senin dışarı çıkarken bile aynaya baktığın vaki değildir.”

         Suzan Hanım, kocasına doğru birkaç adım attı:

         “ Biri bir şey mi dedi kıyafetine. Sen önce aynaya bak falan mı diyen oldu?”

         Gevher Bey, karısına döndü:

         “ Benim acınacak bir halim falan mı var Suzan?” dedi.

         Suzan Hanım’ın beklemediği bir soruydu bu. Hem soruya hem sorunun amacına bir anlam veremedi.

         “ Gelirken giderken biri bir şey mi dedi sana??” dedi tekrar. Ses tonu biraz değişmişti. Muamma dolu sözler, tavırlar Suzan Hanım'ı her zaman rahatsız ederdi.

         Gevher Bey, salona doğru yürüdü, karısının yanından geçerken onun omzuna dokundu:

         “ Anlatırım sonra” dedi.

         Suzan Hanım,

         “ Haydi” diye karşılık verdi kocasına. “ Elini falan yıka kahvaltı hazır. “

         “ Ben kahvaltı yapmayacağım bugün.”

         Suzan Hanım, mutfak kapısından içeri girmek üzereydi sözü işittiğinde. Bu da vaki değildi. Durdu, döndü:

         “ Kahvaltı yapmayacak mısın?”

         Gevher salon koltuklarından birine oturmuştu. Suzan Hanım, onu görebileceği kadar yürüdü. Gevher Bey'de onu gördü:

         “ Evet” dedi. “Ama bir bardak çay içerim “diyecekti ondan da vazgeçti.

         Suzan, Hanım, rengi solmuş taburesini pek severdi.  Geçen yıl ölen görümcesinden hatıraydı. Sağına soluna bakındı, odaları dolaştı, balkonda buldu onu. Dünkü yağmurdan dolayı hala nemliydi ama aldırmadı Eline aldı, salona geçti, kocasının karşısına koydu. Üzerine de oturdu:  Başını sallayarak sordu:

         “ Ne oldu?”

         Gevher Bey,  istenilen cevabı anladı ama anlamamış gibi  yaptı. Sordu:

         “ Ne ne oldu?”

         “ Giderken böyle değildin.”

         “…

         “ Ya giderken, ya camide, ya camiden gelirken bir şey olmuş.”

           ...

         “ Beni yormada anlat hade.”

         Gevher Bey, karısının gözleri içine baktı, gülümsedi:

         “ Beni okumaktan, beni biraz olsun benimle bırakmaktan hiç vazgeçmeyecek misin?”

         “ ...

         “ Ruh halimi yürüyüşümden mi anlıyorsun, saçımdan mı anlıyorsun çözemedim ben bu muammayı.”

         “...

         “ Sen olmasan ben ne ...”

         Gevher Bey, sustu. Suzan Hanım’ ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Gayriihtiyari sesini yükseltti.

         “ Ne oldu şimdi?”

         “...

         “ Seni ağlatacak ne söyledim şimdi ben? “

         Suzan Hanım, burnunu çekti. Burnunu elinin tersi ile sildi. Gülümsedi. Kocasının,bu hareketlerine “ ya sabır çekerek” sevgi ile güleceğini iyi biliyordu. Yanılmadığını gördü, ruh hali de değişti. Kocasının sağ elini avuçları içine aldı.

         “ Anlat” dedi. “ Ne oldu?”

         “ Kahvaltını yaptın mı?”

         Suzan Hanım, kocasının elini bıraktı. Ellerini dizlerine koydu:

         “ Yaptım. Sen gelmeden tıka pasa, çatlayıncaya patlayıncaya kadar yedim, içtim.”

         Gevher Bey'in içine bir sevgi, bir mutluluk, bir neşe geldi: Kalktı:

         “ Beni lafa tutma “ dedi. Başıyla mutfağı işaret ederek de sözlerini tamamladı,

         “ Masadaki nimetleri kızdıracağız. “ Çay da zift gibi olacak Kalk”

         Mutfağa geçtiler. Gevher bey, masaya oturdu. Dilimlenmiş ekmeklerden bir parça kopardı, üzerine yağ sürdü ağzına attı. Suzan Hanım, demlik altına bakıp söylendi:

           Lafa tuttun beni, hiç su kalmamış çaydanlıkta.”

         “ Bir bardak vardır herhalde.” Çay bardağını uzattı: “ Doldur şunu.”

         Suzan Hanım:

         “ Sen bekleyeceksin” dedi.  Kendine bir bardak zar zor çay doldurdu sonra da çaydanlığa su. Oturdu, çayına şeker atacakken kocası müdahale etti:

           Şekerini attım ben. Karıştırdım da.”

         “ Eferin sana” dedi yöresel ağızla“  Suzan Hanım. Çayından bir yudum aldıktan sonra da ekledi: “ Anlat!”

          Gevfer Bey, bir şeyi uzun uzun ballandıra ballandıra anlatmaktan haz edenlerden değildi:

         “ Camiden gelirken, bir soluklanayım diye her zaman oturduğum parktaki banklardan birine oturmuştum, genç bir kız birkaç poğaça ile büyük bardakta bir çay getirdi. Annesi yapmışmış da, burnuma kokar diye göndermiş...”

         “ Yani?”

         “ Yanisi manisi yok. Bu kadar işte.”

         “ Şimdi banka oturdun.”

         “ Evet.”

         “ Yanına genç bir kız geldi.”

         “ Evet.”

         “ Sana üç dört poğaça ile bir bardak çay getirdi.”

         “ Aynen öyle.”

         Suzan Hanım,  bardağından bir yudum çay aldı:

         “ Şimdi ne var bunda onu anlayamadım ben.”

         “ Anlayamayacak ne var bunda Suzan?

         “ Yani, sen geldiğinden beri buna mı bozuk çalıyorsun.”

         “ Ne bileyim, bayram değil seyran değil enişte beni niye öptü gibi geldi bana. Çay altı kaynamadı mı daha?.”

         “ Sen artık yaşlanma moduna girmişsin.”

         Gevher Bey, kalktı. Çayını doldururken de sordu:

         “ O ne kız?”

         “ Ne bileyin işte. Duyuyorum televizyonda  melevizyonda.”

         “ Ya kötü bir şeyse.”

         “Orasını bilmem.”

         “ Bardağını uzat, senin çayını da doldurayım.”

         “ Boşa yanmasın altı. Çaydanlığı getir şuraya.”

         Gevher Bey, çay dolu bardağı masanın üzerine bıraktı. Sonra karısının çayın doldurdu. Çaydanlığı da masanın üzerine koydu. Masaya otururken de,

         “ Hayır ola?” dedi.

         “ Ne hayrolası.”

         “ Gözlerin bir başka bakıyor.”

         “ Aferin be. “

         “ Ne yaptım ki. İlk defa mı çayını dolduruyorum.”

         “ Sana demedim.”

         Gevher Bey, şaşırdı.

         “ Bana demedin mi? Kime dedin öyleyse?”

         “ O kıza.”

         “ Hangi kıza.”

         “ Anasına da bravo. Tanımak isterdim. Osmanlı kadınıymış. Maşallah.”

         “ – Hanım sultaaaan! Ne oluyor? Geldi mi gelenler gene. Kime maşallah. Kim Osmanlı kadınıymış?”

         “ Sana poğaça getiren kız diyorum.”

         “ ...

         “ O saatte kalkmış, giyinmiş. Hade onları geçelim, “ Deli misin anne, elin herifine  “ dememiş, senin tavrına bozulmamış...

         “ Allah hayrını versin be Suzan. Ben ne görüyorum sen ne görüyorsun.”

         “ Valla bir oğlum olsa bu kızı gözüm kapalı alırım.”

         Gevher Bey, uzun uzun karısının yüzüne baktı.

         Suzan Hanım,   masanın üzerindekilerden bazılarını topladı. Kocası gözlerini dikmiş kendisine bakıyordu hala.

         “ Niye öyle suratıma bakıp duruyorsun?  Beğenirsen alacak mısın?” dedi.

         “ Samimi söyle, hiç içine kurt murt düşmedi mi?”

         “ Ne kurdu düşecek ki?”

         “ Vallahi mi düşmedi?”

         “ Ne oldu ki?”

         “ Ne oldu diyorsan düşmemiş belli de...

         Gevher Bey, boşalan çay bardağını karısına doğru uzattı:

         “ Şuna bir bardak çay daha doldursana.  Biraz açık koy ama...”

         Suzan Hanım, bardağı aldı çayı doldurdu. Kocasının önüne iterken sordu:

         “ İçime kurt düşürecek bir şey mi yaptın?”

         Gevher Bey, çayından bir yudum aldıktan sonra:

         “ Ne bileyim hani, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmüş gibi olmayayım ama,

         “...

         “ Kıskanırsın falan diye düşünmüştüm hani.”

         “ Kıskanmak mı, niye?”

         “ Poğaça falan gönderildi ya. Hani ne bileyim aklına başka bir şey falan gelir diye düşünmüştüm.”

         Suzan Hanım, anladı. Gevrek gevrek güldü:

         “ Talibin varsa, bir dakika durmayabilirsin. Geç onları artık.”

         Gevher Bey, çay bardağını eline aldı. İyice soğuduğu belliydi, bardakta kalanı bir dikişte içti:

         “ Yani, senin gözünde miadımı doldurdum mu?

         “ Neye sayarsan say.”

         “ O zaman benim için de aynı şey geçerli bak. Bak, ilk sen söyledin ona göre. Kadın bana göz möz koyduysa karışmam. “

         “...

         “ Bakma öyle bana hiç. Madem beni gözden çıkarttın.

         “ Bak hele...

         “ Bak helesi melesi yok. Sen kendin dedin, alan varsa git demeye getirdin.”

         “ Maşallah bakıyorum dünden razısın ama kendi kendini kandırma, kim ne etsin bu yaştan sonra seni. Benden başka senin kahrını çeken olur mu be adam?”

         “ Senin kahrını çeken olur mu?”

         “ Valla doğruyu söylemek gerekirse senin de benim de olmaz. “

         “ Şimdi ben ne yapacağım onu söyle sen?

         “ Neyi ne yapacaksın?

         “ Yarın namaz çıkışında o banka oturacak mıyım?  Ne bileyim alıştıydım, iyi de oluyordu. Hay Allah hayrını versin be kadın, nereden çıkardın şu poğaçayı?”

         “ Atalar boşa dememiş… İyilik de yaramıyor insana.

         “ Hayır, otursam bir türlü oturmasam bir türlü…”

         “ …

         “ Niye büyüttün sen bu kadar bu işi?

         “ Bana acımış falan olabilir mi?”

         Suzan Hanım sinirlendi, sesini yükselterek:

         “ Yani kadın şu söylediklerini duysa yemin eder bir daha kimseye bir şey vermemeye. İçinden gelmiş vermiş. Ne olmuş yani.

         “ Ama bayram değil seyran… Ya bana acıdı.”

         Suzan Hanım kocasının ağzından sözü aldı:

         “ Ya da sana göz koydu. Bak birkaç gün git, mutlaka yanına gelecek,  şundan bundan konuşarak evli mi bekâr mı olduğunu öğrenecek.”

         “ Öyle mi dersin?”

         “ Bekârım de…”

         “…

         “ Ya da yok yok, karımla aram iyi değil de. Boşanacağız de. Bugünlerde bu daha modaç”

         “…

         “ Biraz gönlünü eğlendirirsin sonra da karım benden boşanmıyor dersin, olur biter.”

         “ …

         “ Ne bakıyorsun öyle bön bön…”

         “ Sen bunları ciddi mi söylüyorsun?”

         “ Haydi, kalk sofradan. Benim kafamın tasını arttırma. La havle vela kuvvete illa billahil aliyyül aziym…

         Gevher Bey,  ağzıyla eline fermuar çekti, bu sohbeti daha fazla sürdürmenin iyi olmadığını düşünerek; kalktı:

         “ Yardım edeyim mi sofranı toplamana?” dedi Gevher Bey. Karısı ile göz göze geld bunu derken. i. Karısının gözleri, “ Biraz daha burada kalırsan, birkaç kelime daha edersen. tadından yenmez olacak şimdi.” der gibiydi.” Anladı; ayaklarının ucuna basaraktan mutfaktan ayrılıp salona geçti.

31 Aralık 2020 Perşembe

  

BİR TÜRKÜ SÖYLEYECEĞİM

Grup kendi kendine oluşmuştu.

Yatsı namazından hemen sonra, caminin hemen altındaki küçük parkta buluşuyorlar hal yerenliği ediyorlardı. Zaman içerisinde cami cemaatinden olmayanlardan bazıları da aralarına dâhil olmuştu.

Tarık Bey:

—Selamünaleyküm ağalar, dedi.

—Aleykümselâm, dediler.

—Termosta çay getirdim sizlere bugün. Plastik bardak da var.

Elindeki torbayı yavaşça yere bırakan Tarık Bey, fötr şapkasını da hafifçe geri itti.

Mahir Bey neşelilerdendi:

— Oh oh, dedi, ellerini ovuşturdu “Gel şöyle yanıma.”

Kemal Bey, tanısın tanımasın hitap ettiği herkese “ hocam” derdi,

—Bizi mahcup ediyorsun Tarık hocam. Hep eli kolu dolu geliyorsun böyle.

Hep değildi ama ara sıra ikramlık bir şeyler getirdiği olurdu Tarık Bey’in. Mahcup olur gibi oldu:

—Aman efendim, lafımı olur.

—Sıraya koyalım bunu.

Mesut bey, kımıldanarak itiraz etti.

—İlkokul mu da burası sıraya koyacağız. Bugün onun içinden gelir, öteki gün benim içinden gelir, bir başkasının içinden gelmez; yemek içmek için gelmiyoruz ki buraya

Mahir bey, torbadan termosu ve bardakları çıkarmıştı İlk çayı doldururken lafa karıştı:

—Aynı akşam hepimizin içinden gelirse ne olacak? Diyelim ki yarın akşam sözleşmiş gibi hepimiz çikolatalı pasta getirdik. Farzımuhal diyorum hani.

Kemal Bey, doldurulan ilk bardağı almak için uzanırken,

—Dağıtırız, dedi. Bakın…

Çevredeki insanları işaret edecekti… Kendilerinden başka kimse.  Manasızca, durumun

anlaşılmasından korktu, lâfı değiştirdi: “Havalar da pek güzel gidiyor maşallah!”

Mahir Bey, bir an Kemal Bey’in ismini anımsayamadı

—Hayrola ağa kız istemeye mi geldik, dedi.

Mahir Bey’in ses tonu kulaklara hoş geldi, gülüştüler Mahir Bey’e “ İlahi” diyen de oldu “ Ne herifsin be” diyen de

Gruptan ilk ayrılan her zaman olduğu gibi Servet Bey oldu. Onun evi ötekilere göre uzaktı.  Yaşça da en büyükleriydi.  Vakit geçsin diye geze geze buraya gelir gruba katılır sonra da ağır ağır evine giderdi. Geçtiği sokaklar da tekin değildi pek.

Çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla tenha sokaklara girimce ya da canı pek bunalımca türkü söylerdi. Sesi güzeldi. Müzik kulağı da vardı.

Bir hafta kadar evvel 2.sokak girişinde birdenbire aklına eski bir türkü gelmiş,  belli belirsiz tekrar ederek epeyce bir yürümüştü:” Can maral can evleri yakın yârim/ vay lele le çık sallan bakım yârim/can maral can uzun boyan göz değer/ Vay lele le hamayıl takın yârim…”

O günden bugüne 2.sokak girişine gelince bu türküyü yineleniyordu. Bu yaşa rağmen yılların bu türküsünü anımsayabilmesi moralini yükseltmişti. Bunun için de söylüyordu. Burada bu türküyü söylemezse aklından çıkıvereceğinden de endişe ediyordu her nedense.

Dün olduğu gibi, evvelsi gün de olduğu gibi türkü bitmek üzere iken gözü yine ona takıldı Yine,  yıkık dökük bir evin giriş merdivenlerinde öylece oturuyordu. Yine başını elleri arasına almıştı.

Yaşlı mıydı genç miydi karanlıkta pek seçilmiyordu ama oradaydı işte... Evvelsi günden de önce orada mıydı acaba? Başka biri görmüş de yorumlamış olabilir miydi?

Servet Bey, yanına gidip iki çift laf etsem mi acaba diye düşündü, düşününce de heyecanlandı. Göz ucuyla da onu gözetleyerek ağır adımlarla onunla aynı hizaya kadar geldi ama onun kendisine baktığını göremedi. Görseydi, en azından bir “ Allah’ın selamını verip” tepkisini sınayacaktı.

“Servet oğlum, yarın da görürsen mutlaka bir merhaba de. Belki bir yardımım dokunur” dedi kendi kendine Servet Bey.  Teşbihini çıkardı, ellerini arkaya bağladı biraz da hızlandı.

Servet Bey’in burnuna birden bir içki kokusu geldi. İrkildi. Kokunun kaynağını öğrenmek için durmuştu ki, yanı başında biri belirdi.

—Saat kaç olmuş babalık? Bir baksana saatin varsa, dedi.

Servet Bey, oldum olası sarhoşlardan haz etmezdi. Soru sorana bakmamaya çalışarak, köstekli saatini çıkardı, yanında taşıdığı el feneri ile baktı, söyledi.

— Eyvallah dedi sarhoş adam. Sonra da ekledi “ Nereden geliyon nereye gidiyon bu saatte?”

— Parkta biraz oturduk da, eve gidiyorum oğlum.

—      Sonra?

      Sarhoşlardan korkardı da Servet Bey. Bir an evvel oradan uzaklaşmak için:

—      Haydi, iyi geceler sana, hoşça kal, dedi.

Sarhoş adam, bir an sendeledi, Servet Bey’in kolundan tutup düşmekten kurtuldu

—      Adın ne senin dede?

Servet Bey, adını söylemedi. “ Hoşça kal” de gibisinden bir işaret yapıp yürüdü. Birkaç adım attı. Müdahale yapılmayınca da adımlarını hızlandırdı. Birkaç bina ötede yer alan binaların birinin kapısının önünde oturanlar vardı. Çay içiyorlardı. Servet Bey rahatladı. Evine de pek bir şey kalmamıştı zaten.

“ Can maral- evleri yakın yârim.”

Servet Bey’den ter boşandı Sarhoş adan, az evvel söylediği türküden dili dolana dolana sözcükler söylüyor arkasından geliyordu.

Sarhoş adan, bir anda Servet Bey’in önüne geçti Servet Bey’i durdurdu. . Çay içenler arasında kadınlar da vardı.  Onları işaret ederek:

      — Yüreğin yetiyorsa bu kadınlara da laf atsana, dedi.

       Çay içenler şaşırdı. Servet Bey’in beti benzi attı.

  Sarhoş adam, Servet Bey’in kollarından tutup kaldırdı, topluluğun önüne götürüp koydu: Topluluğa döndü:

      —Bu mahallenin namusunu da mı ben koruyacağım, dedi.  Beş parmağını açarak, geldikleri yer işaret etti :” Haftalardır can maral falan filan ” deyerek, tespih çekerek, bıyık bükerek gözleri görmeyen, kulakları duymayan Yeliz Ana’yı rahatsız ediyor bu utanmaz herif.”

     Melih, delikanlı geçinenlerdendi. Yeliz Ana’nın adını bile duymamış olmasına rağmen, ayağa fırlayıp haykırdı:

— Yeliz Ana’yı rahatsız mı ediyor, teneşire el sallayan bu kart horoz?

Gruptakilerden biri Melih’in halasıydı, suratını buruşturarak Melih’in kolundan yapışıp azarladı:

— Otur oturduğun yerde.

Yan evin balkonundaki Murat Bey hem sinirlendi hem de endişelendi. Yüksek sesle oradakileri uyarma ihtiyacı hissetti:

—Cezasını siz vermeye kalkmayın. Polise haber verin. Maşa varken elinizi ateşe sürmeyin. 

Bazı evlerin elektrikleri yandı, bazı evlerin pencerelerinde balkonlarında insanlar belirdi.

Birkaç cümle ile birinin lafa karışması, hazır kıta gibi bazı insanların bir anda balkonlara, pencerelere çıkması sarhoş adamı şaşırttı. İçkinin verdiği etkiyle de keyiflendirdi.

Servet Bey’in kalbi sıkıştı. Beti benzi de attı.

Sarhoş adan, derin bir nefes aldı. Tuzsuz Deli Bekir’e öykünerek bir harekette bulundu, bir şeyler daha söylemek için ağzını açtı ama midesi müsaade etmedi, midesindekilerden bir kısmını Servet Bey’in üzerine bir kısmını sokağın ortasına boşalttı.

Meraklılardan ağzını kapatarak gülenler oldu, iğrenerek kaçanlar oldu, Servet Bey’in talihsizliğine üzülenler olduğu gibi, kendi haline şükredenler olmadı değil.

Sarhoş Adam, elinin tersi ile ağzını sildi. Birkaç kere öksürdü. Gözlerini kırpıştırdı. Sonra, Servet Bey’in omzuna birkaç kere dokundu hoşça kal gibisinden bir harekette bulundu. Yalpaya yalpalaya yürüyerek oradan uzaklaşırken de bir türkü tutturdu kendince:

“ Ben gidiyorum baylere

   Hem baylere baylere

   Benden selam söyleyin

    Ah beni soran beylere

26 Aralık 2020 Cumartesi

 


ŞOK

Arayıp da bulamayacağı bir olay oldu. Üzerinde dahi durulmayacak bir şey için sesini yükseltti. Amacı nişanlısına hava atmaktı.  Okay, sesi yüksek çıkan münakaşayı kazanır savına  yürekten inananlardandı.

       Sezgin Bey arabası ile önünü kesen  ve dahi arabasından inerek yanına gelerek kükreyen “ Ehliyeti kasaptan mı aldın lan?” diye bağıran Okay’a baktı.  Bir an için ne yapacağını bilemediyse de saniyeler içerisinde toparlandı.  Belli ki karşısında belasını isteyen biri vardı, ya sabır çekti.“ Hayırdır? Ne oldu?” gibi sorular sormadı, bir hata yapmış gibi,  “ Çok özür dilerim . Biraz dalgınım da!” dedi.

       Okay , sesini daha da yükselterek,

     -Ne özürü ö……, dedi Yap hatayı sonra özür. Olmaz öyle şey.”

        Sezgin Bey tahmin yürüttü:  Bir önceki trafik ışıklarında kırmızı yandığı için beklediği bir anda , hızla gelen bir araba korna çalarak arkasında durmuş,  sürücüsü “       Ne duruyorsun yürüsene”  der gibisinden el kol hareketlerinde bulunmuş bu arada da yeşil ışık yanmasından ötürü Sezgin Bey hareket etmişti. Muhtemelen bu adam o adamdı.

       Okay’ın  nişanlısı  otomobilden indi. Yanlarına geldi. “ Haydi hayatım geç kalacağız. Boş ver” dedi. Okay’ın kolundan tutup çekti.

       Okay, yanındaki kadını umursamadan,  Sezgin Bey’e  küfür etti bununla da yetinmedi, “ “Şükret ki yetişmem gerekli bir yer var yoksa seni doğduğuna pişman ederdim”  deyip onu tehdit etti, akabinde de arabasına binip arabayı çalıştırdı.  Korna çalarak hızlı bir şekilde uzaklaşırken de çirkin bir küfür daha salladı ,” Böyleleri ancak bundan anlar şekerim” dedi nişanlısından  yanağından bir makas aldı.

       Küfürler ve tavır Okay’ın nişanlısının midesini bulandırdı,” Böyle bir adamla ben yapamam” diye düşündü ondan ayrılma kararı aldı.

19 Aralık 2020 Cumartesi

 

 

PÖH ÖRDEK

Bir varmış bir yokmuş. Eğri çayın kenarında yaşayan Murat adlı bir adam varmış. Birilerine küstüğü için memleketinde, önce yaşama küsmüş sonra da sılasını terk ederek R. beldesine gelmiş, çadır kurup yerleşmiş. Daha sonra da buraya, su yaşam olduğundan, nereden geldikleri belli olamayan bir kaç aile daha gelmiş.. Böylece de burada 15-20 nüfuslu minicik bir mahalle oluşmuş. Sonradan gelenler, Murat kendilerine ilgi göstermeyince, hoş geldiniz demeyince, biz bari doğrusunu yapalım deyip Murat’a ilgi göstermeye çalışmışlar, ona sıcak davranmışlar, ikramda bulunmuşlar, konuşmaya çalışmışlar fakat nafile.. Her ne kadar Murat onlara kötü bir söz söylememiş, olumsuz yanıt vermemiş ama sıcak da davranmamış doğrusu. Hele hele “ Kimin kimsen yok mu senin?” sorusu ile karşılaşınca yanıt vermek istemediğini açık seçik hissettirmiş

Murat yine bir sabah evinin önündeki söğüt ağacının altına oturmuş bacaklarını uzatmış, gözleri uzaklarda bir yere dikmiş.

Biraz ötedeki su biriktintisinin üzerinde birkaç ördek varmış. Yüzüyorlarmış. Murat'ın gözleri zaman zaman onlara kaysa da onları görmüyormuş.

Ördeklerden Pöh, yanında yüzen ördeğe bir şey söyledikten sonra sudan çıkmış. İki yana sallana sallana yürüyerek Murat’ın yanına gitmiş.

Karşısına geçip oturmuş. Gözlerini gözlerine dikmiş. Epeyce bir süre onun” Ne var, ne bakıyorsun öyle?” demesini beklemiş. Beklemiş ama boş... Böyle boş boş bekleme ile bu işin olmayacağını kanaat getirip , kuyruğu ile Murat’ı dürtmüş.

Dürtülmenin etkisiyle Murat kendine gelip irkilmiş. Ördeği görmüş. Hiddetle, ona bir tekme vurabilirmiş ama, o kadar ve o kadar mutsuzmuş ki bunu yapmayı bile canı çekmemiş. Başını iki yana sallayıp ördeğin duyacağı bir şekilde ” Ya sabır Allah!” demiş.

Ördek , Murat’la konuşmaya kararlıymış. Olası tepkileri de göze alarak:

- Hayrola, demiş. Karadeniz’de gemilerin mi battı?

Murat, değişik bir duyguya kapılmış o an. Konuşmak istemiş. Bu şaşırtıcı bir durummuş aslında. Çünkü Murat bir aydır bırakın biri ile kendisi ile bile konuşmamış.

- Gemilerim batsa bundan iyi. Verirsin paraları yenisini yaptırırsın.

- Ne oldu ki?

- Hangi birini anlatayım be ördek.

- Birinden başla. Dinlerim.

- Dinleyince ne olacak?

- Ördek bir kaç paydak adım atıp Murat'a biraz daha yaklaşmış.

- Bilmem ki, önce bir dinleyim de...

- Kimler dinlemedi beni be ördek. Teker patladı ya, yol gösteren çok oluyor.

- Ben sadece dinleyeceğim. Yol mol göstermeyeceğim. Akıl dersen bende yok ki sana vereyim.

- Murat dakikası dakikasına uymayan bir adam olmuş. Birden kızmış. Doğrulur gibi olmuş ama doğrulmamış. Sesini yükselterek:

- Ve acıyacaksın bana, demiş. Yükselen bir ses tonu ile de devam etmş, “ Kimsenin bana acımasını istemem ben.”

Ördek, tüylerini kabartmış. gagası ile tüylerini düzeltmiş:

Ben de istemem kimsenin bana acımasını ama, Fırat ister. Onun için de ben ona hep acırım.

- Ne demek yani şimdi bu. Fırat kim?

-Hiç, laf olsun torba dolsun diye söyledim.

- …

- Ne o, niye baktın ki öyle?

- Belanı benden mi arıyorsun diye.

- Dün gece senin söylediklerini işittim. Ağladım, kahroldum, yüreğim parçalandı, uyumadım sabaha kadar.

Murat, şaşırmış bu sözlere. Dün gece bir aralık bahçeye çıkınca çam ağacının dibine oturmuşmuş da içi geçmişmiş. O zaman sayıklamış olabilirim diye aklına gelmiş. Küplere binip “ Nerede dinledin? Utanmadın mı? Bu yaptığın ayıp değil mi? Sen beni mi izliyorsun uzaktan uzağa terbiyesiz. ?” dememiş.

- Sen gene kuvvetli adammışsın. Senin yerine ben olsam daha da perişan olurdum, demiş ördek. 

- Sen gene kuvvetli adammışsın” sözleri hoşuna gitmiş Murat'ın. Ördeğin, “Ben senin yerine olsam perişan olurdum, sözleri de...” Ve yumuşamış biraz.

- Ne yapacaksın hayat böyle işte. Kimine kavun veriyor kimine kelek, demiş.

- Çok mağdur olmuşsun anladığım kadarıyla.

-Mahvettiler beni.

- Sanırım, seni bu hale düşürdükleri için perişandırlar şimdi ha, ne dersin?

Murat, ördeğin biraz önce sarfettiği sözlerde biraz alay, biraz acıma hissetmiş hissetmiş ama ördeğin nereye varacağını da merak ettğinden sohbeti kesebilecek bir söz söylemek istememiş.

Ayaklarını bedenine doğru çekmiş, gözlerinden birini, gözüne bie şey kaçmış gibi ovuşturmuş sonra da kendi kendine söylenir gibi,

- Bana yaptıklarını her fırsatta anımsatacağım, saniye bile huzur bulamayacaklar, demiş Pöh'e.

- Senin dünyadan koptuğunu düşünüp düşünüp kahrolacaklarını düşünüyorsun. Onları cezalandırdığını düşünüyorsun yani.

Murat, bu sözler üzerine Pöh ördeğin ağzında bir bakla olduğuna yüzde yüz kanaat getirmiş. Düşüncelerini tam olarak yansıtacak kelimeler düşünmüş, bulamamış. Bulamamış çünkü kitap okumaktan pek de haz etmediğinden kelime hazinesi pek zayıfmış Murat'ın İköğretim öğretmenleri Murat'a iki kelimeyi bir araya getiremiyorsun, söylenenleri doğru ne anlıyorsun ne de düşündüklerini doğru anlatabiliyorsun biraz kitap oku demişler demesine de sık sık, bu sözler onun bir kulağından girmiş bir kulağından çıkmış.hep Şu anda da onun sıkıntısını çekiyormuş doğrusu. Duygularını ifade edebilecek kelime bulamayınca da mecburen yavan bir cümle kurmuş.

- Ne demek istiyorsun yani?

- Senin böyle , ne bileyim kendini salıvermen onları pek enterese etmeyebilir diye düşünüyorum ben.

- Nasıl yani? Ne demek istiyorsun sen? Ben burada böyleyken onlar orada keyif mi çatıyorlar? Bu dağ başında inzivaya çekilmem vicdanlarını rahatsız etmiyor mu?

- Ne desem boş be Murat. Ben böyle düşünüyorum.

-Murat, gözlerini Pöh ördeğin gözlerini dikmiş bir süre. Değişik bir ses tonu ile biraz da kibar olmayan bir ifade ile demiş ki ördeğe :

- Bana bir şey mi söylemek istiyorsun sen Ördek bozuntusu?

- Sürekli olarak, ah şöyle yapsaydım, vah böyle yapsaydım deyip gözyaşı döküyorsun da.

- Yaşamayan bilmez.

Murat sıkılmış sohbetten. Ayağa kalmış. Gözlerini koca koca açarak:

- Sen kimsin? diye kükremiş.

- Ördek bozuntusu...

- Madem sürekli ah vah çektiğimi biliyorsun , niçin ah vah çektiğimi de bilirsin sen.

- Biliyorum.

- O zaman niye ukalalık ediyorsun?

- Olmaması gerekli bazı şeyler olmuş Murat diyeceğim, ördek kafanla bana akıl mı veriyorsun diyeceksen?

- Eeeee...

Ördek Pöh de ayağa kalkmış. Silkinmiş. Bir, gölcükteki ördeklere, bir Murat'a, bir gölçükteki ördeklere bir Murat'a baktıktan sonra da :

- - Kaç gündür banyo yapmıyorsun sen? deyivermiş.

- ...

-  Buraya geleli üç-beş yıl oldu sen. O günden bugüne bir kez olsun yıkandın mı?

- …

Ördek Pöh’e annesi “ her şeyi tadında bırakması gerektiğini” çok iyi öğretmiş. Ördek Pöh, gözlerinden, jest ve mimiklerinden Murat’a yeni soruların sorulmaması gerektiğini, üzerine daha fazla gidilmemesi gerektiğini anlamış. Ama ona, ona göre bir şey daha denilmesi gerekiyormuş. Bu son derece mühimmiş Pöh ördeğe göre. Riskliymiş ama bazen de bazı risklerin göze alınmasının gerekliliğini de öğrenmiş büyüklerinden Pöh ördek ve söyleyeceğini de söylemiş:

- Seni bir yere götüreyim mi?

Murat, söz ile değil de beden dili ile bu soruya , soru ile karşılık vermiş. Beden dili ile “Nereye?” dediğini Murat'ın ,Pöh ördek anlamış. Ve,

- Götür dersen annemi çağıracağım, demiş.

- Murat, annenin niye bu işe karıştırıldığını anlayamamış:

- O niye?

-Ben seni oraya kadar taşıyamam. Annem ile beraber götürüp göstereceğiz.

-Kimi ya da neyi, ya da kimleri, neleri?

Pöh ördek, götürüp göstereceği gidecekleri yeri ve görecekleri yeri soğuk kanlılıkla söylemiş. Tahmin ettiği gibi de Murat 'da bedensel değişikler anında gerçekleşmiş.

Masal bu. Masalda her şey mantıklı olur mu?

Pöh ördek, Murat' ta oluşan stresi ve stresin getirdiklerini normal bulmuş. Murat'ın şu anda gaza ya da desteğe ihtiyacı olduğunu hissetmiş.

- Bazen, bazı şeyleri görüp kabullenmek gerekir, demiş.

 Murat, “ hade “ sözüne itaat etmeye hazırmış o an. Ördek de bu durumu saptamış

kafasını bir an için göle çevirmiş annesi ile göz göze gelmiş. Annesi saatini gösteriyormuş. Söylemeye çalıştığı: “ Haydi artık bağla şunu, gideceksek gidelim, gitmeyeceksek gitmeyelimmiş.” Yani, Pöh Ördek  macera olsun diye burada değilmiş. Yaptığından ve yapacağı konuşmalardan annesi haberdarmış. Büyük bir olasılıkla annesi zaman zaman Pöh ördeği ve Murat'ı şu ana kadar gözlemiş.

Pöh Ördek, annesine kendi dilleri ile “anladım” işaretini yaptıktan sonra ,

- Menteşe kapanır birileri içinde kalır birileri dışında kalrr, demiş hemen akabinde de eklemiş,“Yaşın bu hakikati bilecek ve de kabullenecek kadar ileri.”

Murat, yıllar evvel taa çocukluğunda özellikle de çok çile çekmiş babaannesinden sık sık duyarmış bu sözü. Gerçi rahmetli babaannesi bunun anlamını ona anlatmış anlatmasına ama, Murat'ın hafızasından silinmiş zamanla. Pöh ördeğe, bu ne demekti dememek için zihnini zorlamış, sözün anlamını anımsamaya çalışmış. Bunu tahmin eden pöh ördek ona yardımcı olmak için bir cümle daha söylemiş:

- Kapılar kapanınca kapı içinde kalanların da kapı dışında kalanların da mutlulukları da kendilerinedir mutsuzlukları da, ilk ayak budur.

- İkinci ayak?

- Teferruat ve olasılık.

Sürekli olumsuz şeyler düşündüğü için belki de sağlıklı düşünme yeteneği dumura uğrayan Murat anlaşılması pek de kolay olmayan Pöh ördeğin sözlerine söz olarak karşılık verememiş gene , sadece “ al da yorumla” dercesine başını uzun uzun ve yavaş yavaş bir aşağı bir yukarı sallamış birkaç kez.

Ve birden gökten üç elma düşmüş. Biri pöh öerdeğin başına, biri pöh ördeği iyi yetiştiren annesinin başına biri de biraz sonra hayata minnacık da olsa yaşama ve insanlara daha positif bakmaya başlayacak olan Murat'ın başına.

Ve, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine...

 **********************

 

 

BİR VESVESE BİR VESVESE

Boşa dememiş atalar

Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme diye

Bir vesvese bir vesvese şimdi Derya’da

Yemeden içmeden kesildi, hayatı  da zehir oldu

Ah be Ertuğrul

Fol yok yumurta yokken ortada

Yaptın yapacağını yine!

11 Aralık 2020 Cuma

Şiir az sözcükle çok şey anlatma sanatıdır. *** GÜLMEK Öyle bir güldü ki/ Herkesi güldürdü/ Gülmek gülenlere iyi geldi/ Güldüren de mutlu oldu/ Aferin ona!

5 Aralık 2020 Cumartesi

BİR SAPTAMA Bu sabah tanımadığı/ Belki de tanıyıp da görmediği/ Ya da görmek istemediği bir kişi Günaydın dedi./ Günaydına günaydın demeyecek kadar sa şey bir kişi değildi/ o da gülümseyerk günaydın dedi/ Bu günaydın ona da iyi geldi/ günü iyi geçtİ.