19 Nisan 2019 Cuma


BAYRAMLA GELEN MUTLULUK

Bir varmış bir yokmuş, Şehirlerden birinde yaşayan bir adamın kafası son günlerde çok karışıkmış.
Parkın yaşlı köpeği ne zaman kendisini görse ayağa kalkıp kuyruğunu sallıyormuş.
Bir hafta evvel parkta otururken arkadaşı şöyle demiş:
—Şu köşedeki yaşlı kara köpek ne zaman sen yanından geçsen zar zor ayağa kalkarak kuyruğunu sallıyor, neden ola ki?
Ekin Bey, o ana kadar böyle bir şeyin farkında değilmiş. Arkadaşının sözü üzerine dikkat kesilmiş, izlemiş, denemiş. Hakikaten de parkın yaşlı köpeği yemek verenleri görünce bile ayağa kalkmamasına rağmen kendisini görünce ayağa kalkıp kuyruk sallıyormuş. Bu durum Ekin Bey’i çok ama çok çok şaşırtmış. Bir kere bile olsun ona yiyecek verse ya da bir kere bile olsun onu sevse olur diyecekmiş ama bunlardan hiçbirini yapmamış. Zaten köpeklerden de çok korktuğundan, onlara yaklaşmazmış, neme lazım alışırlar malışırlar düşüncesi ile sevmez yemeleri için de bir şey vermezmiş.

Bir gün durumu evdekilere anlatmış, Bu duruma onlar da anlam verememişler. Evin genç oğlu Erkan ertesi günü sırf merak ettiği için parka gitmiş, Köpeği izlemiş. Yanından geçmiş. Başkaları yanından geçerken hiçbir tepki vermeyen köpek o yanından geçerken gözleri ile takip etmiş, kuyruk sallamış. Üstelik bunu her deneyişinde yapmış. Erkan bu durumdan hem etkilenmiş hem de korkmuş. Kafasında da bir sürü soru işareti oluşmuş.

Ekin Bey, köpek hakkında biraz bilgi edinirsem iyi olur diye düşünüp birkaç gün sonra parkın bakıcısına olup biteni anlatmış. Parkın bakıcısı:
— Hiç dikkat etmedim, dedikten sonra eklemiş: “ Bir geç bakayım ya…”
Ekin Bey, başını dik tutup hızlı adımlarla yürüyüp köpeğinin önünden geçmiş. O geçerken, yaşlı kara köpek her zaman yaptığı gibi ayağa kalkmış kuyruğunu sallamış. O uzaklaşınca da yerine yatmış.
Parkın bakıcısı gözlerine inanamamış. Koşmuş köpeğin yanına gitmiş, onunla konuşmuş sevmiş ama köpek oralı bile olmamış. Park bakıcısı buna hiçbir mana verememiş.
— Vallahi bunda bir şey var gardaş, demiş.
Hadise kulaktan kulağa yayılmış. Park ünlenmiş. Ekin Bey’e kutsiyetlik verenler bile olmuş. Gazeteler, televizyonlar olaya ilgi göstermiş, Ekin Bey de yaşlı köpek de park bakıcısı da bir anda popüler olmuş. Öyle ki bir girişimci bir akşam, ekibi ile birlikte Ekin Bey’in kapısını çalmış. Onlara uç bir teklifte bulunmuş. Siz teklifimizi bir düşünün bayram sonrası biz gene geliriz deyip gitmiş.

Teklifin şokunu saatler sonra Ekin Bey atlatır gibi olmuş. Kafasında toparladıklarını anlatmaya başlamak için birkaç kez öksürmüş ki telefon çalmış. Herkes irkilmiş. Herkesin gözü duvardaki saate kaymış.
Vahide Hanım’ın aklına hemen, bir süredir rahatsız olan annesi gelmiş. Ayağa fırlamış:
—Hayırdır inşallah, demiş korkuyla. “ Bu saatte.”
Erkan, annesini rahatlatmak için ilk aklına geleni söylemiş:
— Telefon sapığıdır. Gecen gece ben otururken de aradı.
Vahide Hanım, daha da telaşlanmış:
— Telefon sapığı mı? Ne diyorsun sen?
Bu sırada da Ekin Bey telefonun başına gitmiş. Derin bir nefes aldıktan sonra ahizeyi kaldırıp kulağına götürmüş,
— Alo, demiş.

Köy imamından gelen telefon herkesin keyfini kaçırmış ama kimse de cesaret edip yorum yapmamış. Bir süre sonra Ekin Bey, “ Sabah ola hayır ola, haydi herkes şimdi yatağa. “ demiş. Gitmişler, yatmışlar.

Evin genç kızı Gülcan hariç herkes sıkıntılı bir gece geçirmiş. Sabahleyin sessiz sedasız kahvaltı yapılmış. Salona geçilmiş. Herkes birinin bir şey söylemesini beklemiş. Beklenen ilk söz Ekin Bey’den gelmiş:
—Siz tatilinize gidin, ben köye gideceğim. Metin amcam için Emr-i Hak vaki olursa imam efendinin dediği gibi “Yaşarken gelmedin ölünce mi geliyorsun demesinler.”
Vahide Hanım, evlendiklerinden beri ilk defa bu kadar kötü bir gece geçirdiğine şahit olmuş kocasının dün gece. Hatta bir aralık pencerenin önüne geçip sessizce ağladığını görmüş. Böyle bir günde kocasının yanında olmak istemiş. Kocasına sokulup:
— Ben de seninle geliyorum, demiş.
Sonra da kapının ağzındaki valizlere bakmış. Çocuklarına dönerek belli belirsiz gülümsemiş:
—Bizler için de dinlenin, eğlenin. Abi kardeş keyifli bir tatil size iyi gelecek.
Gülcan on dokuz yaşında olmasına rağmen bugüne kadar babasının amcasını hiç görmemiş. Ortamı yumuşatmak gayesi ile babasına dönerek:
—Baba, demiş. “Amcanıza hitap etmem gerekse benim de Metin amca mı demem gerekiyor?”
Ekin Bey, âdeti olmamasına rağmen kızına itici bir cevap vermiş:
—Kusura kalma ama hiç gülecek halim yok.
Gülcan, cevaba bozulmamış ya da bozulduğunu hissettirmek istememiş. Babasının yanına gitmiş. Omzuna yaslanmış. Yaslanmadan önce de yanağına bir buse kondurmuş:
—Ben de sizinle geleceğim. Yarına çıkacağıma senedim mi var? Köyü ve Metin amcayı görmeden gidersem gözüm açık gider, demiş.
Vahide Hanım, kızmış:
—Mübarek gün ağzını hayra aç. Abuk sabuk konuşma.
Gülcan, elleri ile annesine öpücük göndererek:
—Ortamı yumuşatayım diye söyledim, demiş. “Niye kızıyorsun ki hanım sultan?”
Erkan, alnındaki gözlüğü gözüne indirmiş. Yapmacıktan ciddileşerek konuşmaya katılmış:
— Biliyorsunuz ben bu tatile kerhen, siz istediniz diye olur demiştim, Ben de sizinle gelip mübarek Metin emminin ellerini öpüp hayır duasını almak istiyorum.
Çocuklarının böyle bir günde babalarının yanında olmak istemeleri Vahide Hanım’ı çok mutlu etmiş. Ayağa kalkmış her nedense mutluluğunu ses tonuna yansıtmamaya çalışarak oğluna dönmüş,
—O zaman, demiş “Küpelerini çıkartıyorsun, ayağına bir pantolon geçiriyorsun Arabayı da sen kullanıyorsun.”
Ekin Bey ve ailesi önce bayramlaşmışlar sonra da otomobillerine binip az gitmişler uz gitmişler dere tepe geçip Metin Amca’nın köyüne de evine de erişmişler. Bayram ziyareti için gelenlerle hoş beş etmişler, bayramlaşmışlar. Sonra da köyün imamı bir köşede kendi hainde yatmakta olan Metin Amca’nın yanına gidip, bir ümit:
— Yeğenin geldi Metin amca, hanımı geldi, torunların geldi. Seni görmeye.
bayramlaşmaya, demişse de cevap alamamış.

Sohbetin kesildiği bir sırada Ekin Bey’in aklına ihtiyar köpek gelmiş. Olanları anlatmış. Bu arada odada bulunanlar Metin Amca’nın heyecanlandığını, bir şeyler söylemeye çalıştığını fark etmişler. İmam efendi hemen Metin Amca’nın yanına gitmiş, ellerinden tutarak eğilip kulak vermiş. Söylediklerini anlamaya çalışmış. Metin Amca yıllar evvel geçirdiği bir rahatsızlıktan dolayı sözcükleri zor anlaşılır bir şekilde telaffuz ediyorsa da imam efendi onun ne söylediğini fazla zorlanmadan çözebiliyormuş. İmam efendi bir süre sonra oradakilere dönmüş, Metin Amca’nın söylediklerini aktarmış:
— Ekin mi bulundu Ekin mi, diye soruyor. Ekin öyle yapardı diyor. Anladığım kadarıyla Ekin diye bir köpekleri varmış. Yıllar önce babası onu kovmuş, Yarın sabah seni burada görmek istemiyorum defol git, demiş. Ertesi sabah Ekin’i görememişler. Her yeri aramışlar taramışlar ama Ekin köpeği bulamamışlar. Metin Amca günlerce ağlamış bunun üzerine.
Kısa bir şaşkınlıktan sonra herkes kendine gelmiş. İmam Efendi, Ekin Bey’e dönüp sormuş:
— Senin anlattığın köpekten mi bahsediyor yoksa?
Orada bulunanlardan biri lafa karışmış:
— Ne söylediğinin farkında değil. Ciddiye almayın. Hem Ekin diye köpek mi olur?
Başka biri söze destek vermiş:
— Dursun Ağa doğru söylüyor. Baksanıza gitti gene.
Kadınlarda biri kızmış:
— Ne gitmesi, Ekin’e bakıyor.
Ekin Bey kadının sözü üzerine kalkmış. Amcasının yanına gitmiş. Hafifçe eğilmiş:
— Amca, demiş. “Ben geldim.”
Metin Amca, heyecanlanmış. Gülümsemiş. Doğrulmaya çalışmış:
— Ekin, sen misin oğlum? demiş.
Ekin Bey, dolu dolu gözlerle önce içeridekilere sonra amcasına bakmış. Sonra da amcasının ellerine sarılıp şöyle demiş:
— Evet amca, bayramın kutlu olsun. Vahide de, yeğenlerinde geldi seni görmeye.
Metin amca, yeğeninin de yardımıyla oturmuş. Zorlanarak merakla sormuş:
—Yoksa Ekin’i sen mi buldun?
Metin amcadaki değişim herkesi heyecanlandırmış. Kalkmışlar, yatağın etrafında halka oluşturmuşlar. Adeta nefeslerini tutarak Metin Amca’yı pürdikkat dinlemeye başlamışlar. Sözlerinin az da anlaşılır duruma gelmesi de bir mucizeymiş:
—Seni çok severdi, sen de onu severdin. O zamanlar 9 -10 aylıktın ne zaman Ekin’i görsen heyecanlandırırdım. O da seni koklar hatta elini yüzünü yalardı. Biz ne olur ne olmaz diye seni ondan uzak tutardık ama bazen de sana sokulmasına izin verirdik. Çok onurlu bir köpekti, en ufak bir şey söylersen alınırdı ama saygıda da kusur etmezdi. Ayağa kalkması seni görünce kuyruk sallaması bize olan saygısındandır.

Dinlenmek için bir an soluklanınca Metin Amca, Ekin Bey’in aklı aylar öncesine gitmiş. O gün, o parka ilk kez gitmiş. Banklardan birine oturduktan birkaç dakika sonra kocaman, kapkara bir köpek havlayarak kendisine doğru koşmuş. Ekin Bey çok korkmuş. ” Yaklaşma bana defol diye haykırmış. “ Köpek de birkaç saniye bekleyip Ekin Bey’e bakmış sonra da ağır adımlarla geldiği yere dönmüş.

Bütün bunlar olup biterken Metin Bey’in evi bayram ziyareti için gelenlerle dolmuş taşmış. Laf lafı açmış köpek konusu da arada kaynayıp gitmiş. Buraya, birkaç saatliğine gelen Ekin Bey ve ailesi, hiç kimse geçmişi deşmeyince bir hafta kadar köyde kalmışlar.
Ayrılık vakti gelince Ekin Bey “ Hoşça kal amca.” diyerek amcasının elini öpmüş, Amcası onların oraya geldiği günkünden çok çok daha iyiceymiş.
—O bahsettiğin köpek bizim Ekin olmalı demiş yeğenine. “Ne olur beni de götür bir bakayım. Ölmeden onu bir göreyim. Beni o parkın bir köşesine bir oturt, ben ona bir sesleneyim gelirse onu alıp geleyim gelmezse köyüme getir burada öleyim.”
İmam efendinin de telkini ile Ekin Bey amcasını o parka götürmeye karar vermiş. Bu arada köyde bulunan herkes de bu olayı duymuş. Hatta bazıları bazı medya kuruluşlarına durumu haber bile vermişler.

Ekin Bey ve amcası parka vardıklarında parkta yüzlerce kişi varmış. Metin Amca banklardan birine oturtulmuş. Nefesler tutulmuş, herkes susmuş. Yaşlı köpek de kalabalıktan ürkmüş parkın ücra bir köşesine sinmiş.

Metin Amca bir süre dinledikten son tüm gücünü toplayarak, yıllar evvel olduğu gibi seslenmiş köpeğine:
” Ekin, oğlum gel!”
Gözlemleyenler görmüş: Köpek irkilmiş.
“Ekiiiiin, haydi gel!”.
Köpek ayağa kalmış. Etrafına bakınmış.
Metin Amca’nın sesi iki metre öteden bile duyulmuyormuş ama köpeği heyecanlandığı aşikârmış.
— Ölmeden seni bir göreyim yavrum. Neredeysen çık gel bir.”
Köpek kendi etrafında dönmüş kulaklarını dikmiş. Kısık kısık birkaç kez havlamış sonra da kalabalığa aldırmadan koşarak Metin Amca’nın bulunduğu yere gidip bankın üzerine atlamış. Gözlerini Metin Amca’ya dikmiş.
Yaşlı adam, çok heyecanlanmış. Ellerini uzatmış:
—Ekin bu sensin! Babam adına özür dilerim senden. Hadİ gel…
Yaşlı köpek, yıllar öncesinde yaptığı gibi önce uzatılan ele patisini vermiş sonra da eskiden olduğu kendine has sesler çıkararak Metin Amca’nın yüzünü yalamaya başlamış. Bu hoş manzara oradakileri duygulandırmış, Gözlerden akan yaşlar ırmak olup parktan Metin Amca’nın köyüne yol olurken Metin Amca’nın oturduğu bank da kayık olup onları köylerine götürmüş.
İki yaşlı dost da bu moralle yaşamlarının bundan sonrasını mutluluk içerisinde geçirmişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.








18 Nisan 2019 Perşembe




KEVSER’İN ÖYKÜSÜ

Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Bu kullardan biri de Fantastik adlı şiiri çok beğenen, kendince bestelediği bu şiiri zaman zaman yüksek sesle seslendiren Kevser’miş.

“Evvel zaman içinde, do, re, mi, re ; mimimi, mi re
Saman kalbur içinde do re mire, mi mi mi, mi, re
Rast geldim ben Güneş’e do,re mi re, mi mi mi, mi re
Merhabalaştık,öpüştük do do do do si do do re do
Yağmura kızmış ondan gelmiş do do do mi re, do do mi do
Kızmış bir de yıldırıma do do do do do re do re si do do do
Kızmak bize aitti sol fa mi re mi do re re
O da gitti elden re do re si do do
Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Rast geldim ben Güneş’e
Selamlaştık, öpüştük.”

Mahmut, gurbetten dönüşünün beşinci gününde görmüş Kevser’i. Parkta oturup simit yerken, hemen önünden “ Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde” diyerek geçip gitmiş. Elinde bir de tencere kapağı varmış, onu da tef gibi çalıyormuş.

Mahmut, gözden ıraklaşıncaya kadar Kevser’i seyretmiş. İçi cız etmiş.

O akşam eve dönünce Mahmut, sohbet olsun diye karısı Durkız’a ondan bahsetmiş ama o ona hiç de beklemediği bir tepki vermiş. Kızmış:
—Yanına fazla yanaşmadın değil mi? demiş.
Mahmut:
— Yanına ne yaklaşacağım. Divanenin teki zaten. Kendince bir şeyler çığıra çığıra geçti gitti önümden.”
Durkız bu cevaptan tatmin olmamış. Hemen mutfağa gitmiş koskocaman bir çöp torbası getirip kocasının önüne bırakmış:
— Çabuk banyoya git, üzerindekileri çıkarıp torbanın içine doldur. Sonra da bol sabunlu suyla yıkan.
Ve cümlesinin sonunu da kendi kendine söylenerek tamamlamış Durkız:
— Böyle insanlarla niye muhatap olursun bilmem ki? Niye yanına sokulmalarına müsaade edersin? Bitli midir pireli midir?
Durkız biraz beklemiş, kocasının kımıldamayıp nazlandığını görünce de sesini yükseltmiş:
— Bak hala duruyorsun be adam. Çabuk banyoya.
Azarlanmak, Mahmut’un gücüne gitmiş. Dudaklarını ısırarak gözlerini tavana dikmiş. Bu durum Durkız’ı daha da sinirlendirmiş.
— Baban gibi gözlerini ağartarak tavana bakma, Çabuk banyoya.
Mahmut, alttan almaya çalışmış:
— Adamcağız yüz metre ötemden geçti kadın.
— Çabuk banyoya gidiyorsun, soyunup dökünüyorsun, bol sabunlu suyla yıkanıyorsun. O kadar!

Tam bu anda bir şimşek çakmış. Gök gürlemiş. Bir simit satıcısının sesi oraya kadar gelmiş.
— Siiiiiiimiiiiiiiiiitçi sizin için geldi çıtır çıtır.
Ses, Durkız’ın babasının sesiymiş sanki. Yıllar evvel ölen babası gelmiş Durkız’ın gözlerinin önüne bir an. Onunla yaşadıklarından kesitler saniyeler içinde gözlerinin önünden geçip gitmiş. Onun güzel tümcelerinden bazıları kulaklarında çınlamış:
— Kızım, her şeyin fazlası zarar. Bak, bu adam sırf senin “ Benin dediğim olacak.” saplantın yüzünden seni terk edecek bir gün. Her şeyi öğrettim sana da iyi düşünceyi, hoşgörüyü öğretemedim.
Durkız, irkilmiş “ Tövbe yarabbi!” diye söylenmiş, meseleyi oluruna bırakıp balkona çıkmış. Mahmut da “ Ne olacak bu kadının hali.” diye söylene söylene aşağıya inmiş. Bir süre kapının önünde durmuş. Derken köşeden Cahit Amca çıkmış. Elinde, yanından hiç ayırmadığı bastonu varmış. Mahmut’a “ Merhaba!” dedikten sonra davetini yapmış:
— Parka doğru gidiyorum, işin yoksa gel, iki lafın belini kırarız.
Mahmut’un arayıp da bulamadığı bir şey olmuş bu. Cahit Amca’nın koluna girmiş. Sohbet ederek yürümeye başlamışlar:
— Benim dedemin de bir bastonu vardı, demiş Mahmut.“Yanından hiç ayırmazdı senin gibi.”
— Benimki de dededen kalma. Dedeninkine ne oldu?
— Bilmem ki. Belki biri aldı, belki atıldı.
— Atıldı mı? Dede yadigârı!
— Benim elime hiç geçmedi, Belki dedim hani. Belki.”
Mahmut, birden durmuş. Cahit Amca’nın kolundan çıkmış. Çoktan beri sormak isteyip de soramadığı soruyu sormuş:
— Cahit Amca sen kaç yaşındasın sahi?
Cahit Amca, yaşı epeycenin de üzerinde olduğu için bu tip sorulara da soru sonrasında gelen ek sorulara da yabancı değilmiş. Mahmut’a tatlı tatlı tebessüm ederek sorusunu kendince cevaplamış:
— Bu yaşta bu kadar dinç olmamı, başkalarını sevindirmeye borçluyum. Birinin gözündeki ışıltıyı görünce on yaş gençleşiveriyorum. Onun için de yıllardır yaşım elliden altmıştan yukarı çıkmıyor be Mahmut.
Mahmut, Cahit Amca’nın söylediklerine karşılık vermemiş. Tekrar Cahit Amca’nın koluna girmiş. Tekrar havadan sudan, dereden tepeden konuşarak yürümeye başlamışlar. Bir süre sonra da mahallenin şiir gibi güzel parkına varıp banklardan birine oturmuşlar. Epeyce bir zaman hiç konuşmamışlar. Mahmut’un aklı bir yerlere Cahit Amca’nın aklı bir yerlere gitmiş, ta ki Kevser yanlarına gelip işaret parmağı ile bastonu gösterene kadar:
— O sazı bana versene.
Cahit Amca, tatlı bir gülümseme ile ve de yumuşak bir ses tonu ile kastedilenin ne olduğunu anlamamış gibi sormuş:
— Hangi sazı Kevser?
— Elinde var ya. O sazı işte.
Mahmut, Cahit Amca’ya, ” Bastona diyor bastona. Bastonu saz sandı garip.” dedikten sonra Kevser’e dönüp serçe,
— O saz değil, demiş. “Onun adı baston, baston.”
Kevser, bir çocuk gibi omzunu birkaç kere kaldırıp indirmiş, burnunu çekmiş:
— O, saz demiş.” Ben çalcam onu.”
Mahmut, suratını buruşturup keskin bakarak azarlar gibi, tekrar konuşmuş:
— O verilmez ama. O sana cıssss.
Cahit Amca, sen sus bir der gibisinden önce Mahmut’un bacağına dokunmuş sonra da bastonu göstererek Kevser’e sormuş:
— Çok mu istiyorsun sen bu sazı evladım?
Kevser, utanmış, başını öne eğmiş. Cahit Amca, bastonu uzatıp “Al bakalım.” deyince de başını kaldırıp bir Mahmut’a bir Cahit Amca’ya bakmış.
Cahit Amca’nın “ Al, hediyem olsun bu sana.” sözü üzerine de bastonu kapar gibi alıp bakımsız dişlerini göstererek gülmüş sonra da koşarak sevinçle oradan uzaklaşmış.
Mahmut, Cahit Amca’nın ata yadigârı bastonunu vermesine pek şaşırmış. Şaşkınlığını söz ile de ifade etmekten alıkoyamamış kendini:
— Dedenin bastonunu verdin bir deliye.
Cahit Amca,
— Evet ama çok sevindi demiş, keyifle. “Dünyalar onun oldu, değmez mi?”
— Şuradaki ağaçlardan bir dal koparıp verseydin. Ondan saz etseydi, onunla eğlenseydi. İnsan dedesinden kalan hatırayı verir mi? Şimdiye kadar ya çoktan kırmıştır ya da atmıştır.
Cahit Amca, tam karşılık verecekken Mahmut’a Kevser koşarak geri dönmüş. Nefes nefeseymiş. Bastonu, Cahit Amca’ya uzatarak “ Birilerinden hatıra kaldıysa sana, bunu al sen.” demiş.
Mahmut, duyduklarına da gördüklerine de inanamamış. Bir Cahit Amca’ya bir Kevser’e bakmış. Hatıra olduğunu biliyor muydu diye soracakken, Kevser:
— Bunu al bana bir şiir oku sen, deyip sözlerini tamamlamış.
Cahit Amca:
— Olur mu öyle, diye sorunca da Kevser gülümseyerek. “Olsun!” demiş. “Ancak anne şiiri olsun.”
— Anne şiiri mi?
— He!
Mahmut’un şaşkınlığı daha da artmış:
— Vay be, şiir miir de biliyor bu, demiş.
Cahit Amca, bastonu almış, yanına koymuş, sinekkaydı tıraşını göstermek ister gibi yüzünü sıvamış. Sonra da,
— Dur bakayım, demiş, derken de geçen gün Esranur Daşpınar’ın annesi için yazdığı ve de şairin bir radyo programında kendi sesinden dinlediği dinlerken de bir kâğıda yazdığı “Kimsecikler Seni Benden Çalmasın”” şiiri aklına gelmiş. Kâğıdı çıkartmış. Şiiri etkileyici sesi ile okumuş:

Biliyorum sana ne zaman
“Çok güzelsin” desem
Herkesin annesi kendine güzel, dersin
Öyleyse duy anneciğim
Sen herkesin annesinden daha güzelsin!
Hilal gibi aydınlanan bir tebessümünle
Evlatçığının korkulu yüreğine su serpersin
Hatta hayat seni yorduğunda bile
Başımı okşamaya devam edersin
Sen anneciğim.
Mis kokulu pamuk yürekli
Rabbimin bir nevi
Nurdan yarattığı anneciğim
Sen hep mutlu ol
Mutlu ol ki şu güzel güller solmasın
Ve her daim yanımda ol ki
Kimsecikler seni benden çalamasın.

Şiir bitince tepkisini ölçmek için Kevser’e bakmış Cahit Amca. Kevser gözlerini uzaklarda bir yerlere sabitlemiş. Beş saniye, on saniye derken Cahit Amca korkmaya başlamış. Tam yerinden kalkmak için kımıldamış ki Kevser yanına yanaşmış:“ Bana bir saz bul.” demiş. Sesi yalvarır gibiymiş. Sesi emreder gibiymiş. Sesi ürkütücüymüş.
Mahmut, Cahit Amca’yı dürtmüş, “Haydi kalk.” demiş. “Gidelim. İyicr mi deliriyor ne? Bununla mı uğraşacağız.””
Kevser, Cahit Amca’nın kolundan tutmuş.
—Bana bir saz bulsana. Çalıp vereceğim, demiş boynunu bükerek.
Cahit Amca, bastonu uzatırken Kevser:
— Gerçek saz istiyorum, bağlama, demiş. “Kısa sapı da biliyorum ama uzun sap olursa daha iyi olur.”
Cahit Amca, ne yapacağını bilememiş. Gayriihtiyarî öevresine, çevresindelilere bakınmış. Bu esnada hemen yanı başlarında duran bir çocuk, Cahit Amca’ya:
— Dayımın sazı var, demiş. “Evi de şurada. Alayım geleyim mi?”
Kevser’in gözleri parlamış. Çok sevinmiş. Ellerini çırpmış:
— Getirsin, demiş Cahit Amca’ya.
Cahit Amca, otaya çıkan bu duruma çok şaşırmış. Sözcükleri bir anda düzgün kullanmaya başlaması onu etkilemiş.
— Sen saz çalmayı biliyor musun? Çocuğun sazını şey falan yapma, demiş.
Kevser, durgunlaşmış. Bir kaç saniye susmuş. Gözleri dolmuş. Yutkunmuş. Cahit Amca’ya bir değişik bakarak:
— Annem bilirdi demiş. Yayladaki çardakta bana bir türkü öğretiyordu, yıldırım çarptı öldü. Sen şiir okurken o anları anımsayıp yaşadım birden. Bana annem öğretmişti saz çalmayı.
Kevser’in sözleri görmüş geçirmiş Cahit Amca’yı heyecanlandırmış. Yan banklarda ve çimler üzerinde oturup onlara kulak misafiri olanları da heyecanlandırmış. Meraklandırmış. Onlardan biri daha da heyecanlanmış, kalkmış “Dayımın sazı var”, diyen çocuğun kolundan tutup:
— Haydi oğlum şu sazı hemen bir kap da gel, demiş.
Tüm gözler Kevser’e çevrilmiş.
Göz açıp kapayıncaya kadar saz getirilmiş.
Kevser kendisine uzatılan sazı almış. Cebinden çıkardığı kirli mendille sazı silmiş. Tellerine dokunmuş. Beklemiş. Dokunmuş. Sonra bağdaş kurup yere oturmuş. Sazı akort etmiş. Nefesler de adeta tutulmuş. Kevser, Aşık Veysel’in “ Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece/ Bilmiyorum ne haldeyim/ Gidiyorum gündüz gece” diye başlayan türküsünü çalıp söylemeye başlamış. Sazı o kadar güzel çalmış, türküyü o kadar güzel söylemiş ki herkes şaşmış kalmış. Alkıştan yer gök inlemiş, alkışlar Kevser’in iyileşmesi için dua olup semaya yükselmiş, Gökten üç elma düşmüş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.





17 Nisan 2019 Çarşamba



GEORGE’UN İKSİRİ
Mahsune Hanım, Mert’i gecenin on biri olmasına rağmen uyutamamış. Oysa Mert yıllardan beri en geç dokuz otuzda mışıl mışıl uyumaya başlarmış.
— Anneannemden masal istiyorum ben. Yoksa uyumam.
— Oğlum ben anlattım ya.
— Sen bulaşık suyu gibi anlattın. Ben anneannemden istiyorum masalı.
— Oğlum bilmiyor musun anneannen hastanede. Kadın nasıl buraya gelip de sana masal anlatsın. Hem bu saatte uyumuştur kadın. Yarın ameliyat olacak.
— O zaman ben de uyumam.
— Uyumazsan uyuma. Hem sen…
Mahsune Hanım sözünün devamını getirememiş. Getirememiş çünkü telefon çalmış. Arayan Mert’in anneannesiymiş. Karşılıklı sarf edilen bildik sözlerden sonra anneanne Mert’i sormuş. Bu soruş anneyi patlatmış:
— Bir türlü uyutamadım anne ya! Yapmadığım şey kalmadı. Masal bile anlattım, bana “Senin anlattığın masal bulaşık suyuna benziyor.” diyor çokbilmiş. Gülme anne ya. Çocuk annesine bulaşık suyu gibi masal anlatıyorsun der mi? Anne beni karıştırma sen de şimdi. Efendim? Tamam anneciğim. Mert’e veriyorum telefonu.
Mert annesinin telefonu kendisine uzatmasını beklemeden telefonu annesinin elinden kapmış.

Mert, anneannesi ile kısa ve hoş bir sohbet yaptıktan sonra anneannesinden Esranur Daşpınar’ın yazdığı bir masalı dinlemiş ve derin bir uykuya dalmış.
Masal şöyleymiş:

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Isaac adında bir adam varmış. Bu adam İngiltere’de bir çiftlik evinde yaşarmış. Günlerden bir gün onun çiftlik evine, yeğeni Ahmet ziyarete gelmiş. Isaac ve yeğeni Ahmet çiftlikteki bahçeleri dolaşarak muhabbet etmeye başlamışlar. Muhabbeti de ilk başlatan Ahmet olmuş:
— Dayıcığım, ağaçların ve bitkilerin ne kadar da güzel büyümüşler.
— Eğer onlara değer verirsen ve korursan onlar da böyle güzel ve sağlıklı büyürler. Bitkiler ve ormanlar insanların yaşam kaynağıdır yeğenim. Eğer bitkiler, ağaçlar, ormanlar olmasaydı insanlar yaşamlarını sürdüremezlerdi. Rahat nefes alamazlardı. Seller ve erozyon artardı. Kısacası hayat denen bir şey olmazdı.

Ahmet, dayısının söylediklerini doğrular biçimde kafasını sallamış. Bir süre sonra da binalarla, gökdelenlerle dolu kente bakan bir elma ağacının altına oturmuşlar. Karşılarında bulunan ve hiç de hoş olmayan bu manzarayı derin derin bakışlarla üzgün üzgün seyretmeye başlamışlar. Epeyce bir süre sonra sessizliği Isaac bozmuş:
— Bu manzarayı anlatan bir şiir okumamı ister misin evlat?
— Elbette dayıcığım.
Isaac, üzgün bir biçimde gördüklerine bakarak tok bir sesle şiiri okumaya başlamış:

Bir yaz gününde
Götürüyor beni bir otobüs
Nereye gittiğini bilmeden
Uzunca bir yol üzerinde

Issız dağların arasında
Sessiz sedasız geçerken
Birden kovalamaya başlıyor
Göklere yükselen gökdelenler

Önce aklıma bir soru takılıyor
Buradaki ağaçlara ne olmuş diye
Aslında cevabı çok kolaydı
Güzel fidanlar değil de
Binalar dikilmişti her yere

— Şiir doğru anlatmış dayıcığım. Gerçekten de güzel ve yararlı fidanların yerine her yere binalar ve gökdelenler dikilmiş sanki
— Evet, sana katılıyorum evlat
Isaac bunu söylerken üzgünmüş. Ancak, birden aklına parlak bir fikir gelmiş, gülümsemiş. Ahmet bunu fark etmiş ve sormuş:
— Ne oldu dayıcığım? Neden gülümsedin öyle?
Isaac:
— Karşımda yeşillikler, ağaçlar ve rengârenk çiçeklerle dolu bir alan hayal ettim de o yüzden gülümsedim yeğenim, diyerek Ahmet’in sorusunu yanıtlamış.
Ahmet, derin bir iç geçirmiş sonra da kaşlarını çatarak:
— Aslında o güzel ağaçları keserek bu binaları yaptıranlara ve çevremizi yeşillendirmeyenlere büyük bir ders vermek gerekiyor, demiş.
Isaac, ben yapacağımı biliyorum gibisinden baş sallarken “Bence de “diyen Ahmet’i kolundan tutmuş sonra da ona:
—Haydi, kalk bu kişilere derslerini vermeye gidiyoruz, demiş.

Ahmet, ne olduğunu anlamadan dayısını izlemeye başlamış. Bir süre sonra da kendilerini Isaac’ ın çok yakın dostu olan George’un kulübesinde bulmuşlar. George bir çiftçiymiş ama o, sıradan çiftçilerinden değilmiş. George’un ektiği her tohum ya da diktiği her bitki sadece bir günde kocaman oluyormuş. Tabiî ki bunun bir sırrı varmış Bu Sır da George’un kendi bulduğu çok gizemli ve çok ilginç bir ilaçmış. George buluşunun adını “ Bitkiser” koymuş. Bitkiser’i hangi tohumun üzerine ya da bitkinin toprağına dökersen dök bir günde koca koca salkımlı koca koca yapraklı ve koca koca dallı bitkiler olurmuş. Bu sırrı bilen Isaac, yakın arkadaşı George’tan Bitkiser almak istemiş. Üç şişe dolusu Bitkiser, Isaac’ın planı için yeter de artarmış bile.
George’tan bu ilaç gibi iksiri alan Isaac ve Ahmet hiç vakit kaybetmeden binalar ve gökdelenlerle dolu olan şehre inmişler. Saat gece yarısını gösterdiği için sokaklarda insanlar yok denecek kadar azmış. Bunu fırsat bilen amca ile yeğen, samanlıkta bulunan bir torba dolusu tohumu koca kente, masal bu ya dakikalar içerisinde serpiştirivermişler. Üzerine de su niyetine George’un iksirinden dökmüşler. Bazen sokaklara önlerine insanlar çıkmış ama onlar bunlara niyetlerini hiç sezdirmemişler. Biliyorlarmış ki onlar, sabaha kadar bütün kent yeşillenecek. Bu nedenle de gökdelenlerin birinin üzerine bir afiş asmışlar. Yarın olacakları bildiklerinden de mutlu bir şekilde evlerine dönmüşler.
Ertesi günü yaşama yeniden başlamak için erkenden kalkan insanlar kapılarından çıkınca büyük bir sürprizle karşılaşmışlar. Şehrin her yeri otlarla, rengârenk çiçeklerle, sarmaşıklarla doluymuş. Bütün insanlar şaşkınlıkla çevreyi incelemişler. Betonlarla dolu kentin yeşilliklerle bürünmesi büyük bir olaymış. Bu arada da gökdelenlerin birinde kocaman bir afişin asılı oluğunu görmüşler. Afişte şöyle yazıyormuş:
“Çocuklarımız için, ailemiz için, kendimiz için, daha sağlıklı bir nefes almak için, çevreni yeşillendir. ( Tabiat Ana)
Afişteki bu yazıyı da okuyup doğrulayan kent insanları kenti daha da yeşillendirmek için, düzenleyerek daha da güzel bir hale getirmek için kolları sıvamışlar.
Isaac ve Ahmet de yaptıkları çalışmanın semeresini görmenin mutluluğu ile şehri gören elma ağaçlarının birinin altına oturmuşlar. Isaac, “ İşte tabiat anayı mutlu edecek manzara” diye düşünürken gökten üç elma düşmüş. Biri İsaac’ın başına, biri Ahmet’in başına biri de bu masaldan ders çıkartanların başına.






16 Nisan 2019 Salı


KÖLE
Akay Efendi bir süre kendini dinledikten, esneyip gerindikten sonra önce pencereyi açıp dışarıya sonra da kolundan hiç çıkartmadığı dededen kalma saatine bakmış. Bu gün de yapacak bir işi gidecek de bir yeri olmadığından bir süre oflayıp puflayıp, kaşınmış. Esranur Daşpınar’ın Köle isimli şiiri aklına gelmiş. Ezbere bildiği tek şiirmiş bu. Adını anımsayamadığı bir şiir okuyucunu taklit ederek okuyup eğlenmeye çalışmış kendince.

“Neden böyledir insanlar
Neden her seferinde acıtıp
İyi niyetlilerin canını yakarlar

Evet, evet anladım işte
İnsanlar birer köle
Şeytan ne tarafı gösterirse
Onlar giderler hep o yöne.”

Akay Efendi tam şiiri bitirmiş ki duyduğu bir sesle irkilmiş.
— Şair senin için yazmış bu şiiri.
Konuşan hamamböceğiymiş. Akay Efendi kızmış:
— Siz benim evi ne zaman terk edeceksiniz?
Hamamböceği:
— Hep aynı şey be, diye solumuş. “Ben ne diyorum sen ne diyorsun…”
— Terk edin evimi. İstemiyorum sizi bu evde. Kaç kez söyledim.
Hamamböceği manalı manalı gülmüş:
— Bu kadar yıllık tanışıklığımızın hatırına sana bir şey söyleyeyim mi Akay Efendi?
— Gözümüm önünden hemen kaybolacaksan söyle. Söyle ve de arkadaşlarını da al git.
— Sen önce sorununu sapta ve hallet. At miskinliği üzerinden. Kımıldan biraz. Benim gitmem bir şey halletmez. Hatta bak, ben giderim gittiği gün başkaları gelir, beni mumla ararsın mumla.
Akay Efendi, hamamböceğine, şimdi görürsün sen der gibisinden bakmış. Ona doğru hareketlenmiş. Başına geleceği hisseden hamamböceği de koşarak oradan uzaklaşmış.
Akay Efendi “ üf be! ” diye solumuş. Sinirden biraz ilerisindeki iskemleyi tekmelemiş. İskemlenin her bir parçası bir yere dağılmış. Akay Efendi bu işe şaşırmış. Şimdiye kadar bu iskemleye pek çok kez tekme atmış hatta yere fırlatmış ama iskemleye bir şey olmamış. “ Ne oldu şimdi buna da paramparça oldu? ” demiş. Akay Efendi’nin sorusuna çöp kovasından çıkan fare cevap vermiş:
— Gene iyi dayandı zavallı iskemle. Hatta bana sorarsan oturacak bir yeri olsun diye salıvermedi kendini bunca zamandır. Şimdi oturacak bir yerin de kalmadı. Ne olacak? Gel tekmele git yumrukla, insan gibi oturacağına at kendini üzerine.
Akay Efendi, suratını buruşturarak fareye sormuş:
— Sen de nereden çıktın?
Fare, bıyıklarını oynatarak karşılık vermiş
— Benim nereden çıktığım önemli değil önemli olan senin bu halinin ne olacağı?
Tuvalet kapısındaki aralıkta bekleyen bir başka fare arkadaşının sözünü tamamlamasına müsaade etmemiş:
— Şuna laf yetiştirmek için niye çeneni yoruyorsun be Boncuk kardeş. Gel, ne hali varsa görsün.
Akay Efendi “ şuna “ lafına çok bozulmuş. Tam bu arada da gözü tavandaki sivrisineğe takılmış. Bir süredir görmediğinden burada olmadığını düşünüp:
— Hoş geldin sivri belası, demiş
Sivrisinek:
— Hoş bulduk da “demiş, “Buralardaydım, niye hoş geldin dedin ki bana şimdi?”
— Epeydir teşrif buyurup ısırmadınız da beni. Gözlerim yollarda kaldı hani. Gidip geldin diye şey yaptıydım.
— Yok yok, buradaydım da senin yanına uğramadım.
— Niye?
— Artık seni sevmiyorum ben.
— Ben sana ne yaptım ki?
— Bana bir şey yapmadın da. Soğudum ben senden ya. Benim için ha varsın ha yoksun artık.
“ Benim için ha varsın ha yoksun” sözü Akay Efendi’yi titretmiş. Kızdırmış. Öfkesini yumruklarını sivrisineğe doğru sallayarak göstermiş. “ Sen de benim için ha varsın ha yoksun.”diye bağırmış. Sivrisineğin aldırmaz bir tavır ile uçup gitmesi Akay Efendi’nin iyice küplere binmesine sebep olmuş. Akay Efendi, yatak odasına geçmiş, olanca gücü ile kendini eskilerden yadigâr ahşap karyolanın üzerine fırlatmış, fırlatması ile birlikte de gözlerinden yaşlar akmış. Karyola da tıpkı sandalye gibi parçalanmış, karyolanın kopan bir parçası da Akay Efendi’nin kaba etine denk gelmiş, canını acıtmış.
Akay Efendi bir taraftan doğrulmaya çalışırken bir taraftan da kendi kendine söylenmiş.” Ne oluyor bugün ya! Her şey ters gidiyor.”
Karyola ses vermiş:
— O sandalyeye yaptığından sonra daha fazla tahammül edemezdim sana artık. Ne bu? Ata yadigârı diye gözün gibi koruyacağın yerde yapmadığın işkence kalmıyor. Taş olsa çatlar.
Akay Efendi, karyolaya ters ters bakmış. Haline bakmadan bana laf söylüyorsun aşağılamasını,
— Parçalandın hala konuşuyorsun, cümlesi ile ifade etmiş.
Tam bu sırada Akay Efendi, açık pencereden kafasını uzatan Ercan isimli çocuğu fark etmiş. Çocuğu bir yerden gözü ısırır gibi olduysa da çıkartamamış. “ Sen kimsin?” diye de sormamış. Yerinden fırlayarak çocuğun yanına varmış, insana yakışmayacak bir sözden sonra,
— Ne yapıyorsun sen burada? Beni mi gözetliyorsun? diye bağırmış.
Ercan, korkudan ne yapacağını şaşırmış. “ Kapıyı çaldım duymadınız. Pencere açık olunca da…” demeye çalışmış olmamış. Akay Efendi, sertçe iterek Ercan’ı oradan uzaklaştırmış. Pencereyi kapatmış. Perdeyi çekmiş.
Üst üste gelen talihsizlikleri bu sabah da elini yüzünü yıkamamasına bağlamış Akay Efendi. Bir haftadır üzerinden çıkartmadığı tişörtü bedeninden sıyırıp yere fırlatmış. Sonra da elini yüzünü yıkamak için banyoya doğru yönelmiş. Holden geçerken işittiği ağlama sesi ile irkilmiş. Ağlayanı öğrenmek için sağına soluna bakınmış. Ağlama sesi bakımsızlıktan içi bile görünmez hale gelen akvaryumdan geliyormuş. Akay Efendi, günlerdir akvaryuma yem atmadığını anımsamış. Hemen, yem kutusunun dibinde kalan döküntüleri almış. Tam akvaryuma atacakken akvaryumda kalan tek balık dile gelmiş:
— Atma. Aç değilim.
— Aç değil misin? O zaman içini çeke çeke ağlayarak benim asabımı niye bozuyorsun?
— Ağlıyorum çünkü mutsuzum.
— Mutsuz musun? Niye ki? Yediğin önünde yemediğin arkanda.
— Evet, karnımı doyuruyorsun. Allah da ömür vermiş yaşıyorum.
— Ee! Bir de belanı mı istiyorsun Allah’tan?
— Mutsuzum.
— Az evvel de söyledin bunu. Niye mutsuzsun onu söyle.
— Yalnızım.
— Yalnız ol ne var ki bunda?
— Sadece yalnızlık olsa!
— Ya?
— Beni aldın getirdin buraya hiç ilgilenmiyorsun. Beni sevmiyorsun.
— Senin neyini seveyim? Balıksın işte.
— Şevket Abi, her yem verişinde seni seviyorum Afyon kaymağım, derdi.
— Bırak böyle boş şeyleri be. Hem bak, bana da hiç seni seviyorum diyen yok. Ben de yalnızım.
— Ama sen canlı cansız her şeye kötü davranıyorsun. Temizlikten de intizamdan da pek haz etmiyorsun. Hiçbir şeye değer de vermiyorsun.
— Kendine gel yaratık. Ukalalığı bırak, çizmeyi de aşma. Ağzından çıkanı
kulağın duysun. Akşam için kızartma olma bana ha.
Yeri geldiğinde susmanın karşındakine verilebilecek en iyi cevap olduğunu iyi bilen balık Akay Efendi’ye karşılık vermemiş. Akvaryumun en dibine inip yosunların arasında kaybolmuş.
Akay Efendi, “ Yok yok bugün bir şey var Bu kadar tesadüf üst üste gelemez” diye söylenmiş. Bu durumdan biraz da korkmuş. Yemleri kutusuna atmış. Ellerini beline dayamış vücudunu sağa sola hareket ettirmiş. Banyoya doğru yeniden hareketlenecekken kapı çalınmış. Söylenerek kapıya gitmiş. Kim o bile demeden hışımla kapıyı açmış. Kapıda 80 yaşlarında renkli başörtülü temiz giyimli, güler yüzlü bir kadın varmış Akay Efendi beklenmedik misafiri tepeden tırnağa süzmüş. Sonra da ağzının ucuyla sormuş:
— Kime baktın?
— Evladım, bu evde bir maşrapa su bulunur mu?
Akay Efendi, soruya bir mana verememiş. “Ne?” diye de sormamış.
— Az ileride mahalle çeşmesi var, demiş.
— Onu biliyorum. Gelirken de yanından geçtim.
— Ee!
— Ben, sende bir maşrapa su bulunur mu diye merak ettim.
Akay Efendi, önce parmaklarını birleştirip yumruk yapmış sonra da sol elini rahat bırakıp iyice seyrekleşen saçlarını sol eli ile taramış. Sonra da ciddi ciddi sormuş:
—Teyze yaşına hürmeten bir şey demiyorum da benimle kafa bulmuyorsun değil mi?
—Yok yavrum.
—Su mu istiyorsun? Susadın mı?
—Susamadım.
—Eee, öyleyse?
Yaşlı kadın ellerini beline dayamış. Kaşlarını çatmış. Ses tonunu yükselterek şöyle söylemiş:
— Ercan’ın dinleyeceğine niye kulağına yapıştın hemen sen?
— Ercan da kim ya?
— Az evvel senin pencereye gelen oğlan. Benim torunum.
Akay Efendi, yaşlı kadının kendisine hesap sormak için geldiğini sanmış. Filmlerdeki kötü adamlar gibi gülmüş: Sonra da kükremiş:
— Dövecek misin yoksa beni sen ebe?
Yaşlı kadın cevap vermemiş.
— Maşrapam yok ama banyo tasım var. Getireyim mi bir tas su?
-…
— Haydi teyze. Güle güle. Güle güle. Elimi belaya sokma benim.
Akay Efendi bulundukları duruma daha fazla tahammül edememiş. Güçlü kollarıyla yaşlı kadının ayaklarını yerden kesip birkaç metre öteye götürmüş. Sertçe yere bırakmış. Avazı çıktığı kadar da bağırmış:
— Kaybol gözümden moruk.
Yaşlı kadın, bir saniye, üç saniye, beş saniye bırakılığı yerde durmuş. Sonra da şampiyon bir atlet gibi Akay Efendi’nin evine doğru koşmuş, açık duran kapıdan içeriye girmiş. Akay Efendi şaşırmış. Kızmış. Yaşlı kadının arkasından koşmuş, tam onu yakalayıp dışarıya fırlatacakken ayağı kaymış yüzükoyun yere yıkılmış. Bir zaman sonra Akay Efendi toparlanmış. Üzerini çırparak ayağa kalkmış. İlk gözüne çarpan akvaryumun hemen yanı başındaki altın kaplama maşrapa olmuş Gözleri koca koca açılmış. Büyülenmiş gibi maşrapaya bakmış. Sonra da kurgulanmış bir robot gibi ağır adımlarla maşrapanın yanına gitmiş. Çömelip maşrapayı almış. Maşrapa ağzına kadar da su ile doluymuş.
Balık, acımsı bir ses tonu ile Akay Efendi’nin olup bitenleri anlamasına yardımcı olmaya çalışmış:
— Teyze bıraktı, Ercan’ın elinden dalavere İle almana rağmen bir bardak su vermeyerek kurumaya terk ettiğin çiçeğe dökecekmişsin.
— Hangi çiçeğe?
Balık, yüzgeçlerinden biri ile hemen köşedeki çiçeği işaret etmiş:
— Dedim ya. Ercan’ın elinden aldığın çiçeğe… Aha şu çiçeğe!
Akay Efendi, gösterilen çiçeğe bakmış. Çiçek, buraya getirildiğinden beri hiç sulanmadığından yaprakları sararmış, solmuş, dökülmüş.
Akay Efendi bir anda insan olduğunu hatırlamış sanki. Her zaman yaptığı gibi dudak bülüp “boş ver” diyememiş. Yüzü, utançtan, sorumsuzluktan, acımasızlıktan, vurdumduymazlıktan renkten renge girmiş. Vücudunun tüm tüyleri diken diken olmuş. Maşrapadaki suyu çiçeğe dökerken, balığa dönüp sormuş:
— Beni affedebilecek mi?
— Güzel ve doğru şeyler yapmaya başlarsan affedebilir.
— Yaşayacak mı?
— Duaya da ihtiyacı var.
Maşrapadaki su ile birlikte Akay Efendi de bitmiş. Maşrapayı yere bırakıp bulunduğu yere çöktükten saliseler sonra gözleri kendiliğinden kapanmış. Kısa bir süre sonra da özü geçmiş Belki bir saat belki bir ay belki bir yıl belki bir asır uyumuş. Uyandığında gözüne çarpan ilk şey çiçeğin yeniden dirilmeye başlayan yaprakları olmuş. Akay Efendi bu duruma çocuklar gibi sevinmiş, sevincini akvaryumdaki balığa “Seni seviyorum Afyon kaymağım.” diye çığlık atarak göstermiş.
O dakikalardan sonra da zararın neresinden dönersen kardır atasözüne uygun olarak doğru ve güzel işler yapmaya başlayan Akay Efendi’ye Allah da yardım etmeye başlamış. Bir süre sonra da karşısına gönlü zengin kalbi güzel biri çıkmış “ Seni seviyorum Akay.” demiş. Evlenmişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.







15 Nisan 2019 Pazartesi


BİR ŞEY

Evvel zaman içinde saman kalbur içinde geçmiş tarihlerin birinde Fettan Dede’nin gözleri kitabında, kulağı torunundaymış.
Torun Sercan, ders kitabından bir şiiri okuyormuş yüksek sesle. Şiir, Şair Esranur Daşpınar’a ait olup şiirin adı da “Mutlu Olursan” imiş.

“Güneş’in mutluluk saçan ışıkları
Çarpar gözünün ta içine
Gökyüzü gibi aydınlanan gözbebeği
Güller açtırıyor insanın yüreğine.

Aynada gördüğün o gözlerin
Işıldaması bile yetiyor insana
Çünkü herşeye rağmen mutlu olursan
Kimse gölge düşüremez hayatına.”

Sercan’ın dedesi çevresi çok olan eli kolu uzun bir adammış. Sercan da bunu biliyormuş.
Sercan, şiir bitince kafasını kaşıyarak biraz düşünmüş sonra da dedesinden bir istekte bulunmuş:
— Dede, lütfen Şair Esranur’ın öğretmenlerini bulup da buraya getirir misin?
Dede, bu garip isteğe şaşırmış. Gür ama sevimli kaşlarını çatarak:
— Anlamadım demiş “Şairin öğretmenlerini buraya mı getireyim?”
Sercan, heyecanla,
— Evet, demiş. “Hemen onları buldurt buraya getirt.
— Ne kadar öğretmeni varsa hepsini mi?
— Evet dedeciğim. Şiirde büyük bir yanlış buldum ben.
— Ne kadar büyük?
Sercan kollarını iki yana açmış:
— Çok büyük dede.
Dedenin aklına birkaç olasılık gelmiş ama bir şey dememiş.
— Öğretmenlerini çağırt dede. Bir şeyi öğretmemişler ona.
Dede, ellerliyle dur bir işareti yapmış, Sercan’a yönelerek:
—Yavrum, demiş. “Sen tane tane konuşmayınca ben bir şey anlayamıyorum.”
Sercan, ses tonunu düşürerek dedesine karşılık vermiş:
— Tane tane konuştum ya dede.
— Sana öyle geliyor. Makineli tüfek gibi konuştun
— Makineli tüfek ne dede?
—Şimdi boş ver sen makineli tüfeği de dinle.
Sercan’ın sesi tekrar canlanmış:
— O zaman niye makineli tüfek dedin sen dede?
— Teşbih yapayım dedim yavrum.
— Teşbih ne dede?
—Yavrum teşbihi meşbihi bırak sen şimdi.
— Dede teşbihi anlatmadın şimdi bir de meşbih diyorsun
— Yavrum ben lafın gelişi diyorum.
— Nasıl yani dede?
Fettan Dede, uzatma bunu artık der gibisine,
— Kuzuuuuum demiş.
Sercan da tüm tatlılığıyla dedesine karşılık vermiş:
— Efendim dedeciiiiiiiiğim.
Sercan gözlerini koca koca açarak öyle bir “ efendim dedeciğim” demiş ki dedesi gevrek gevrek gülmekten kendini alamamış. Sercan’ın istediği de buymuş zaten. O da gülmüş. Sonra dedesi olumalta olduğu kitabı sehbanın üzerine bırakarak Selcan’a i sokulmuş ve de onun gözleri içine bakarak şöyle söylemiş:
— Şimdi ben sana sorular soracağım sen de bana sadece evet ya da hayır diyeceksin. Anlaştık mı?
Sercan, el çırparak “ tamam” demiş. Ardın da bağdaş kurup kollarını bağlamış. Gözlerini dedesine dikmiş. Ve de:
— Ben hazırım, demiş.
— Şiiri okudun.
— Evet
— Şiirde koskocaman bir yanlışlık saptadın.
— Evet dede hem de bir şaire yakışmayacak bir yanlışlık saptadım.
— Hani sadece evet ya da hayır diyecektin Sercan.
— O zaman evet diyorum dede. Evet.
— Tamam. Şimdi yanlış anlamadıysam bu yanlışlıktan şairi değil de onu yetiştiren öğretmenlerini sorumlu tutuyorsun.
— Elbette dede, Öğretmemişler. Öğretselerdi şiiri yazan böyle bir yanlışlık yapmazdı. Düşünsene kuzenim bile böyle bir yanlışlık yapmıyor yazılarında dede.
— Güzel Sercan’ım evet ya da hayır desene. Böyle anlaşmamışmış mıydık seninle?
Sercan’ın gözleri parlamış.
—Şiir gibi konuştun dede. Kafiye de yaptın sen değil mi?
Sercan’ın son sözü Fettan Dede’nin hoşuna gitmiş. Böbürlenerek: torununa karşılık vermiş:
— Bir zamanlar ben de şiirle uğraşmıştım hani. Az da olsa kafiye mafiye bilirim yani. Laf aramızda güzel de şiir yazardım gençliğimde.
Fettan Dede, cümlesi bitince Sercan’a “ Şiirlerinden bir tane okur musun bana dedeciğin.” de der gibisinde bakmış ama olmamış. Sercan’ın aklı başka yerdeymiş:
— Dede! Şair Esranur’un öğretmenlerini bulup buraya getirttirirsen onları karşıma ip gibi dizeceğim sonra da şairin yaptığını onların gözlerine gözlerine sokacağım. İyi yapacağım demi dede?
— İyi yapacaksın da Sercan’ım, şair nasıl bir yanlışlık yapmış? Onu bir söylesen bana hı.
Sercan muzaffer bir komutan gibi, gururla kalkmış, dedesinin yanaklarından sesli öpmüş Sonra da coşkuyla,
— Sen olmasaydın ben şıppadak bu yanlışlığı bulamazdım dede, demiş.
Fettan Dede’nin beklemediği bir söz olmuş bu. Meraklanmış ama Sercan’ın sözüne açıklık getireceğini bildiğinden bir şey dememiş.
— Sen dersin ya dede “şey”ler hep ayrı yazılır diye. Şair, şiirinde şeyi bileşik yazmış
Torununun “ Sen dersin ya” sözü dedeyi çok mutlu etmiş. Demek ki söylediklerim torunumun bir kulağından girip ötekinden çıkmıyormuş diye düşünmüş. Bu mutlulukla torunun heyecanına ortak olmak için gözlerini koca koca açmış, biraz da mübalağalı:
—Sen ne diyorsun, demiş.” Şeyleri bitişik mi yazmış şair?”
Dedenin bu tavrı Sercan’ı etkilemiş:
— Evet dede!
Sonra da söylediğini kanıtlamak için Sercan, kitabı almış şiirin bulunduğu sayfayı dedesine uzatmış.
Fettan Dede,
— Şairin yaptığını görüyor musun? Ver bakayım şunu, demiş.
— Ama söz verdin dede, öğretmelerini bulup buraya getireceksin. Bütün öğretmenlerini karşıma dizeceksin. Esranur’u da getireceksin.
Fettan Dede, “ Tamam merak etme, hallederim .” diyerek kitabı almış. Parmaklarından birini gösterilen sayfanın arasına koymuş. Sonra da:
— Lütfen, şu masanın üzerindeki gözlüğümü bana bir uzat bakayım, demiş.
Sercan, koşarak masanın yanına gitmiş, dedesinin gözlüğünü alıp geri dönmüş. Gözlüğü uzatırken de kendinden emin:
— Al dede, demiş, “Kendi gözlerinle gör”.
Fettan Dede, gözlüklerini takmış hızlıca şiire ve şiirin altındaki sorulara bakmış. Aslında, okunulan ders kitabı olduğundan, neyin ne olduğunu tahmin etmiş ama tahminin doğru olup olmadığından emin olmadan da Sercan’a bir şey söylemek istememiş.
Fettan Dede, düşündüğünün doğru olduğunu görünce de gözlüklerinin üzerinden bakarak torununa takılmış:
— Benim gibi bu sözlük de kocadı herhalde be Sercan.
Sercan, bilgiç bilgiç dedesine karşılık vermiş:
— Gözlük kocar mı? Gözlük canlı mı ki!
— Ne bileyim. Bak mesela şurada bir soru var. Bana bir okur musun?
Sercan, dedesinin son cümlesinden şüphelenmiş. Suratı elinde olmadan asılmış. Beyni de, dedesi söylerken ileride belki kullanırım diyerek not ettiği bir sözü “ Bir sözün ya da yazının sonunu varmadan fazla heyecanlanarak fikir beyan etme, mahcup olabilirsin.” sözünü kulağına fısıldanış. Bu, “ Büyük sözü dinlemezsen böyle olur işte” demekmiş bir bakıma.
Selcan, istemeye istemeye de olsa dedesinin işaret ettiği soruyu okumuş. Soru aynen şöyleymiş:
“Yukarıdaki şiirde bilerek yapılan bir yazım yanlışı vardır. Yazım yanlışı yapılan kelimeyi bularak doğrusunu yazınız.”
Sercan, bir dedesine bakmış bir tavana bakmış, bir burnunu kaşımış yüzüne değişik şekiller vermiş sonra kendisini izlemekte olan dedesi ile göz göz gelmemeye dikkat ederek “ Şaka yaptım, şaka yaptım, zaten de uykum geldi benim” deyip odasına koşmuş.



14 Nisan 2019 Pazar


BİR CUVAL ALTIN

Bir varmış bir yokmuş. Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken dağların çok olduğu bir yerleşim yerinde üç gün tellal çıkmış. Mevsim Dede, elmaları için üç günlüğüne bekçilik yapacak birini arıyormuş Üç gün için görevi üstlenecek kişiye de tamı tamına bir çuval altın verecekmiş.
Duyuruyu duyanlardan bazıları buna pek sevinmiş. Koşa koşa Mevsim Dede’ye gidip, “Talibim ben bu işe .” demiş. Mevsim Dede gösterilen ilgiden çok memnun kalmış. Küçük- büyük, çoluk- çocuk, kız -kızan, kadın -erkek, yaşlı- genç demeden gelen her bir kişi ile tek tek görüşmüş, teşekkür etmiş. Sonra da maddeler halinde mevcut durumu belirtmiş, şartlarını sıralamış:
1- Elma bahçemde şu anda 30065 elma var.
2- Üç gün sonra döndüğümde 30065 elmamı eksiksiz isterim.
3- Bir elma bile eksildiyse ceza olarak karın tokluğuna 11 sene üç ay yanımda çakışacaksın.
4- Söylediğin süre çok, çalışamam ben dersen eğer bana 150 aktın ödeyerek cezadan kurtulabileceksin.
5- İşi kabul edersen şayet, bana 99 altın vereceksin güvence olarak. Ben döndüğümde canım isterse bu altınları sana iade edeceğim canım istemezse güle güle diyeceğim.
İşe alınma şartlarını öğrenenlerin tepkileri değişik olmuş Mevsim Dede’ye. Bazıları teşekkür edip yanından ayrılmış. Bazıları kötü kötü söylenmiş. Bazıları Mevsim Dede’nin hasta olduğunu düşünüp teşhisini koymuş. Bazıları da…
Aradan günler geçmiş. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir gün Mevsim Dede’nin kapısı çalmış. Kapıyı çalan küçük bir çocukmuş. Kapı açılır açılmaz bir nefeste:
—Ben şartlarınız kabul ediyorum ancak benimde şartların var, demiş.
Mevsim Dede, güler yüzü ile “hoş geldin” deyip çocuğu önce sakinleştirmiş sonra içeriye almış. Kısa bir sohbetin akabinde de “ Söyle bakalım şartlarını küçük hanım.” demiş.
Seher de tıplı Mevsim Dede gibi şartlarını net ifade etmiş:
1- Elma bahçenize hayvan dostlarımla beraber bekçilik yapacağım.
2- Elma bahçenizdeki elmaları hem teslim alırken hem de teslim ederken beraberce sayacağız. Teslim ederken ben sayamam bu ladar elmayı dersen, teslim alırken de saymaya kalkmayacaksın.
3- Yere düşen elmalar zayi sayılmayacak.
4- Anlaşma şartlarımızı benim bozmamam halinde güvence için aldığınız altınları eksiksiz isterim.
Seher’in gösterdiği özgüven Mevsim Dede’nin pek hoşuna gitmiş. Kalkmış, Seher’im yanına varmış. . Alnından öpmüş:
— Aferin sana kız, demiş. Elini uzatmış. Tokalaşmışlar anlaşmışlar.


Seher’in hayatta anneannesinden başka kimsesi yokmuş. Her zaman olduğu gibi o akşam da anneannesi “Hoş geldin güzel kızım” diyerek ona kapıyı açmış. Yanaklarından öpmüş. Allah ne verdi ise akşam yemeğini yemişler. Seher, “Eline sağlık anneanneciğim çok güzel olmuş.” deyip onun gönlünü almış. Sonra da bugün yaptıklarını anneannesine anlatmış. Onun söylediklerini dinlemiş. Önerilerini almış. Aldığı önerileri süzgeçten geçirmiş.
Ertesi gün tan ağarmadan kalkmış Seher. Başkaları gibi bir banyomuz bile yok diye söylenmeden leğende banyosunu yapmış, giyinmiş. Allah’a dua etmiş: “ Allah’ım “ demiş. “ Alacağım kararların, yaptığım işlerin hayırlı olması için bana yardım et. . Ben aklımın erdiğince gücümün yettiğince çalışıyor, her şeyin iyi ve güzel olması için elimden geleni yapıyor gerisini sana bırakıyorum. Yardımlarını benden esirgeme.”
Danışan dağ aşmış danışmayan yolda kalmış…
Seher, anneannesinin önerisi doğrultusunda Keramet Dayı’ya danışmak için evden çıkmış. Kapıda bir eşek varmış.
Eşek:
—Adım Zırva, demiş.” Keramet Dayı’ya gitmek istiyorsan gel götüreyim seni.” Göz açıp kapayıncaya kadar Keramet Dayı’nın yanına varmışlar.
Keramet Dayı, güzel karşılamış Seher’i. Anlattıklarını dinlemiş. Söyleyecekleri bitince de:”
— Tamam da güzel kızım, demiş. Benim sana verecek bir altınım bile yok.”
Seher:
—Ben sizden altın istemiyorum ki, demiş. “ Altından daha değerli bir şey var sizde. Siz akıllısınız ve deneyimlisiniz. Bana akıl verip yol gösterebilirsiniz. Ben sizden altın değil akıl ve öneri almak için geldim.”
Keramet Dayı Seher’in sözlerini takdirle karşılamış, Seher’e akıl vermiş önerilerini söylemiş.
Keramet Dayı’nın verdiği akıl da öneriler de Seher’in aklına yatmamış. İtirazını yapmış konu hakkındaki düşüncelerini söylemiş. Keramet Dayı, büyük bir olgunluk içerisinde Seher’i dinlemiş. Önerilerinin benimsenmemesinden alınmamış. Çileden çıkıp, bacak kadar boyunlan bana karşı mı çıkıyorsun, benim önerilerimi değersiz mi buluyorsun, dememiş. Seher’i kovmamış. Ona,
—Senin aklından geçenler ne? diye sormuş.
Seher anlatmış. Keramet Dayı, Seher’in söylediklerini değerlendirdikten sonra:
—Tamam öyleyse.” demiş. “ Bir dene bakalım. Benim görebildiğim kadarıyla aklından geçenleri denemende bir sakınca yok.”
Keramet Dayı’dan alacağını alan Seher düşündüğünü gerçekleştirmek için vakit yitirmeden kolları sıvamış.
Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuş. Keramet Dayı toparlanırken Seher geri dönmüş. Keramet Dayı daha bir şey sormadan:
—Bir altın bile bulamadım” diye hayal kırıklığını dile getirmiş. “Kapı kapı dolaştım ama kimse değil 99 altın bir arlın bile vermedi borç olarak.
Keramet Dayı:
—Tüm evleri dolaştın mı? diye sual etmiş.
Seher, iç geçirerek “ Evet!” demiş ama Keramet Dayı’nın bildiği bir şey varmış.
Keramet Dayı, çocuğun gözleri ile gözlerini örtüştürerek:
—Bir ev bile atlamadığından eminsin değil mi yavrum? demiş.
Seher önce “Zaten kimse bir şey vermedi.” diye söylenmiş sonra da kime niçin uğramadığını açıklamış:
—Bizim evin yanında yaşlı bir nine var ama o zaten veremez. Onun yemeğini
bile bazen biz veriyoruz. Evinde de doğru dürüst bir şey yok Sadece ona uğramadım.
Keramet Dayı, Seher’in omzuna sevgi ile dokunmuş, tatlı tatlı konuşmuş:
— Fakat demiş “ O şu anda çok üzgün olabilir.”
— Niye?
— Burası o kadar büyük bir yer değil. Senin kapı kapı dolaşıp yardım istediğini duyduysa kendisine uğranılmaması onu kırmış olabilir.
— Tamam da onun parasının da altının da olmadığını ben biliyorum.
— O başka o başka.
— Birde ona mı uğrayıp sorsaydım keşke?
— Onu atlaman onu üzmüş olabilir diye düşünüyorum ben. Beni insan yerine koymadı diye aklından geçirebilir.
Seher, Keramet Dayı’nın bir bildiği olsa gerek deyip:
—Tamam o zaman, demiş. “Şimdi giderken ona da uğrarım ondan da altın isterim.”
Gerçekten de Seher eve dönerken bahsettiği nineye de uğramış, olup bitenleri anlatmış ve demiş ki:
—Varsa bana doksan dokuz altın yoksa birkaç altın o da yoksa satıp altına çevirebilmem için bir şeyler verebilir misiniz? Elmaları teslim edince borcumu hemen öderim. Söz veriyorum.
Nine, güzlüklerini çıkartmış. Gözlük camlarını silmiş. Bu arada Seher de “Bende altın ne arar, benim durumumu bilmiyor nusun benimle dalga mı geçiyorsun sen? ” diye kızacağını düşünerek korkuyormuş ama çok şaşırtıcı bir şey olmuş. Nine:
—Mevsim Dede’ye git, yarın öğle köy kahvesinin önünde altınları vereceğini söyle. Başka da bir şey sakın ola ki söyleme.” demiş
Seher, duyduklarına inanamamış. “ olur ” deyip oradan ayrılmış Mevsim Dede’ye haberi vermek için koşmaya başlamış Kahvehanenin önünden geçerken Mevsim Dede’yi masalardan birinde çay içerken görmüş. Yanına yaklaşmış. “ Yarın öğlen altınları buraya getireceğim. “demiş, Demesi ile birlikte de oradakilerin şaşkın bakışları arasında onların soru sormasına olanak da bırakmadan oradan uzaklaşmış. Altınların öğle üzeri kahvehanenin önünde olacağı haberini ertesi günü öğleye kadar herkes duymuş. Çoluk çocuk kadın kız herkes kahvehanenin etrafını hınca hınç doldurup beklemeye başlamışlar. Derken köşede sırtında küçük bir çuval olduğu halde nine belirmiş. Ninenin yanında da örgülü saçları ile Seher varmış. Merak doruk yapmış, nefesler tutulmuş.
Nine, kalabalığı görünce çok sevinmiş. Onları ortalayıp durmuş ve demiş ki:
—Çocuklarım, bu çuvalın içi altınlarla dolu. Dedelerden ebelerden bana kaldı ama benim bırakabileceğim kimsem yok. O nedenle ben de düşündüm taşındım bu altınları sizlere dağıtmaya karar verdim. Şimdi hepinize üçer beşer altın dağıtacağım. Helâlı hoş olsun.
Herkes bu habere çok sevinmiş, Altınlar dağıtılmaya başlayınca sevinçleri daha da artmış.
Göz açıp kapayıncaya kadar altınlar dağıtılmış. Çuvalın boşaldığını gören Mevsim Dede bulunduğu yerden öfke ile bağırmış:
—Benim doksan dokuz altınım nerede?
Nine, Mevsim Dede’nin bu anımsatmasından sonra dizlerini dövmüş. Kafasına vurmuş:
—Ah ah ah, demiş. Yaşlılık işte nasıl da unuttum. Önce senin altınlarınım verecek kalanları dağıtacaktım ben amma…
Mevsim Dede, sesini biraz daha yükseltmiş:
— O beni ilgilendirmez. Ben altınlarımı isterim. Söz verdin, haber gönderdin.
Kalabalıktan homurdananlar olmuş. “ Ben bana verileni vermem.” diyenler olmuş. “ Şimdi kadın bu altınları istemesin mi?” deyip bir bahane ile oradan ayrılanlar olmuş.
Nine, koynundan bir kese çıkartınca, ninenin şaka yaptığını sananlar rahatlamışlar. Nine, hemen orada bulunan küçük bir kayanın üzerine çıkmış. Seher’i yanına çağırmış. Keseyi hemen yanı başındaki söğüt ağacının bir dalına asmış. Sonra da orada bulunanlara bir şeyler söyledikten sonra, sözlerini şöyle bitirmiş:
—Şimdi, bu yürekli kızın ve benim sizin yardımlarınıza ihtiyacımız var. Dağılırken içinizden gelir de şu keseye birer altın koyarsanız, 99 altını tamamlayabilirseniz, Seher mutlu olur, ben de yalancı konumuna düşmemiş olurum.

Ve de nine oradan ayrılmak için hareketlenmiş. O anda da bir rüzgâr ortaya çıkmış, her yanı toz bulutu kaplamış göz gözü görmez olmuş. Kısa bir zaman içerisinde de alan boşalmış.

Altınları alanlardan bazıları keseye birer altın atmış mı, attılarsa atılan altın sayısı yeterli sayıyı bulmuş mu bilinmez ama ninenin altınları sihirliymiş. Çoğu zaman olduğu gibi açgözlülük yapanların, almayı bildiği halde vermeyi bilmeyenlerin, hep bana hep bana diyenlerin altınları birkaç saat içerisinde teneke parçasına dönüşerek değersizleşmiş. Keseye altın atmayı becerebilenlerin altınları ise yaptıkları iyilik oranında gün gün artmış. İyilik yapanlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.





12 Nisan 2019 Cuma


İKİ EKMEK BİR ŞİŞE SÜT

Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarların birinde Suat Bey değil de Bay Suat denilen biri yaşarmış. Zaman zaman boş gezenin boş kalfası olmuş zaman zaman un edinmiş, şeker edinmiş, su edinmiş, yağ edinmiş helva yapmış ama her defasında yaptığı helvalar elinde kalmış. Bay Suat biraz patavatsızmış. Biraz vurdumduymazmış. Hiç mi hiç kitap okumadığından, büyüklerinin nasihatlerine de hep kulak tıkadığından, tenkitlere de değer vermediğinden kendisini pek geliştirememiş. Birkaç kelime ile kendini anlat deseler vereceği cevap “ mutsuz ve yalnız “ olurmuş. Düşünmeyi de pek sevmediğinden Bay Suat, bunun niçin böyle olduğuna bir türlü akıl sır erdiremezmiş.

Yeni taşındığı evin tam karşısındaki küçük bakkal dükkânı ile onun yaşlı ama dinç sahibi Güler Dede, Bay Suat’ın sinirini bozar olmuş. Güler Dede, dükkânını, hava henüz ışımadan açıyor gecenin geç vaktinde de kapatıyormuş. Bir gün üç gün beş gün derken bir sabah Bay Suat bu duruma daha fazla tahammül edememiş hışımla evden çıkıp bakkal dükkânına gitmiş. Selam bile vermeden bakkalın yaşlı sahibine çıkışmış:
— Derdin ne senin ihtiyar? Bu saatte dükkânda mı açılır be?
Bay Suat, bakkal sahibinin cevap vermesine olanak bırakmadan, biraz da alaylı bir ses tonu ile devam etmiş sözlerine:
— Dur tahmin edeyim. Yalnızsın.
Cevabı bakkalın papağanı vermiş:
— Hayır. Karısı var, çocukları var, torunları var. Daha da önemlisi dostları var.
Bay Suat, bir papağana bir yaşlı bakkala bakmış. Sonra da papağana dönerek
— O zaman o kadar çekilmez ki evden kovuyorlar, demiş dudak bükerek.
— Değil.
— O zaman çok mutsuz.
— Sen öyle san.
— O zaman ne?
— Biraz sonra Sami gelecek. Bakkal Güler mutlu olacak, şükredecek.
Bay Suat, bu sözler üzerine yaşlı bakkala dönüp sormuş:
— Sami de kim?
Güler Dede, elindeki süpürgeyi bırakmış sonra da yürekten:
— Allah’ın bana verdiği bir armağan, demiş.
Papağan yine konuşmuş:
— İki ekmek bir süt. İki ekmek bir süt.
Bay Suat, Güler Dede’ye “ Ne diyor bu?” der gibisinden bakmış. Tam bu sırada da Sami bakkalın kapısından içeriye girmiş. Ağır adımlarla papağanın yanına varıp gülümsemiş.
Papağan:
— Günaydın Sami, demiş. “Hoş geldin.”
Sami, önce birkaç kez el çırpmış sonra göz ucuyla önce Bay Suat’a sonra da yaşlı bakkala bakmış.
Güler Dede de bu arada bir poşete iki tane ekmek ile bir şişe süt koymuş. Tatlı ve sıcak bir ses tonu ile poşeti Sami’ye uzatmış:
— Afiyet olsun Sami.
Sami, gülümsemiş. Kendince esas duruşa geçmiş. Zor anlaşılır bir sesle de:
— Sağ ol, demiş.
— Köpeğini de kedini de benim için sev.
—Tamam.
Sami, bakkaldan çıkarken Bay Suat garip bir şaşkınlık içerisindeymiş. Yüzünde acayip bir ifade varmış. Kendini tutamayıp:
— Bu aklı kıt insan için bu saatte buradayım deme sakın bana, demiş Güler Dede’ye.
— Poşeti alırken gözlerinde oluşan o ışığı o mutluluğu fark etmedin herhalde?
— Git be adam, deli misin nesin? Hani parasını verse bir derece diyeceğim de.
Papağan kanat çırpmış:
— Veren el alan elden üstündür. Her şey para değil. Bakkal Güler mutlu, Sami mutlu ben mutlu
Bay Suat, “ Siz işin kolayını bulmuşsunuz” diye söylenerek kapıya doğru yönelmiş. Tam kapıdan çıkarken papağan azarlar gibi konuşmuş:
— Hoşça kalın desene Allaha ısmarladık desene, insan huyu için hayvan tüyü için sevilir. Akşam da gelip bir şeyler öğrensene.
Bay Suat durmuş, dönmüş. Tam bir şey diyecekken Güler Dede:
— Seni sevdi benim bir tanem, demiş papaganı kastederek.
Bay Suat, Güler Dede’nin yüzüne bir süre boş boş baktıktan sonra, kinayeli bir biçimde karşılık vermiş:
— Belli oluyor, belli oluyor.
Ve sonra Bay Suat papağanın yanına gitmiş, parmakları ile kafese dokunup papağana göz kırpmış sonra da ona “ bay bay” demiş, demiş ama dediğine diyeceğine de pişman olmuş.
— Bay bay da ne ola? Hoşça kal desene. Allaha ısmarladık desene. Anlamlı söz edip güzel işler etsene.
Papağanın bu sözleri Bay Suat’ın asabını iyice bozmuş. Tüm bedeninden ter boşanmış. Alnındaki terleri elinin tersi ile silerek dükkândan hızla çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Birde bakmış ki zaman su gibi akıp gitmiş. Dönmüş dolaşmış kendini yeniden Güler Dede’nin bakkalının önünde bulmuş

Güler Dede ile Fevziye Hanım dükkânın önünde bir yandan tatlı tatlı sohbet ediyorlar bir yandan da çaylarını yudumluyorlarmış. Bay Suat yanlarına yaklaşmış, Yaşlı bakkal’ın kulağına eğilmiş Fevziye Hanım’ı işaret ederek patavatsızlığını kanıtlamak istercesine:
— İhtiyar, senin karı da fena değilmiş ha? Kaçırırlar diye korkup da seni aramaya mı gelmiş, demiş.
Bay Suat bu sözü fısıldayarak demiş ama papağan söylenileni duymuş. Senden adam olmaz der gibisinden derin bir of çekmiş

Fevziye Hanım da Bay Suat’a dönerek taşı gediğine koymuş:
— Şu dünyada ne patavatsızlar ne gıcıklar ne ukalalar var diyecekti ama Güler Bey’i üzmek istemedi kötü söz ederek. Ne de olsa bir beyefendinin papağanı. Ben, Güler Bey’in eşi değil otuz yıllık ahbabıyım.”

Bay Suat bozulmuş. Kadında da ne kulak varmış be, diye içinden geçirmiş. Bugün yaşadıklarından “ mutsuz ve yalnız ” saptamasının nedenine yanıt olabilecek ipuçlarını yakalamış, azıcık da olsa düşündüğünden. Bu da onu hem heyecanlandırmış hem de sevindirmiş çünkü o bile biliyormuş ki, sorun bilinirse soruna çözüm de bulunabilir.

Güler Dede’nin yaşı yüz yirmiye merdiven dayamasına rağmen bu kadar yaşam dolu, bu kadar hoşgörülü bu kadar sevecen, bu kadar iyiliksever olmasının nedenlerinden biri de zaman zaman da olsa yaşamında yaptığı küçük, hoş değişikliklermiş. Bunu bilen masal dünyası çorbada benim de tuzum bulunsun misali gökten üç elma yerine üç şiir düşürmüş bu sefer. Güler Dede buna çok sevinmiş. Şiirleri bir çırpıda okumuş. Biraz daha gençleşmiş. Güç kazanmış. Yaşama biraz daha bağlanmış. Esranur Daşpınar’ın “ Mutluluğu Yaymak İçin” şiirini oradakilerle de paylaşarak oradakileri de mutluluğuna ortak etmek istemiş:

Mutlu olmak ve
Herkesi sevmek…

Neşeli olmak ve
Çok sevilmek…

Sevmek ve
Herkesi mutlu etmek…
Herkese hediyeler vermek
Birkaç hoş lakırdı etmek
Şiirler okumak ve şarkılar söylemek
Ya da bolca dans etmek…

Hiçbiri olmuyorsa bir tebessüm etmek

Aslında, mutlu olmak ve mutluluğu yaymak için
Ne kadar da çok sebep var!
****

güzel söz: TİLKİ TUZAĞA LANET OKUR, KENDİNE DEĞİL ( BALCAZ)

31 Mart 2019 Pazar




Ezberi kuvvetli bir adam değildi. Kuvvetlinin de ötesinde ezber diye bir şey yoktu. Hiç bir şey aklında tutamazdı. Zaman zaman kendi adını bile unuttuğu olurdu.
Sokak çalgıcısı biri biraz ötesine geldi. Tezgâhını kurdu. Uzun kara sakallı genç bir oğlandı. Yanında da hippi kılıklı bir kız vardı.
Cevher, böyle şeylerden de böyle insanlardan da haz etmezdi.
“ Şöyle beş dakika rahat yok “ diye söylenerek kalkıyordu ki sokak çalgıcısının çalmaya başladığı parça hoşuna gitti. Oturdu. Dinlemeye başladı. Göz ucuyla şarkıcıya da hippi kılıklı kıza da baktı. Yaşlı bir kadın önlerindeki şapkaya ilk paralarını attı. Yirmi liraydı.
Cevher, sinirlendi kadına. “Madem yirmi lira verdin, dinle bari” dedi. Gerisini de getirdi: “Yarın ben de düdüğümü alıp geleceğim buraya, bakalım bana da verecek misin? Ben bir lira istesem dilencisin diye kovarsın.”
Sokak çalgıcısının önündeki şapkaya iki kişi daha para attı. Temiz giyimli başka biri çalgıcının kulağına doğru eğildi. Üzerindeki giysiler markaydı. Çalgıcıya bir şeyler söyledi. Çalgıcı, hippi kılıklı kızı yanına çağırdı. Fıs fıs konuştular. Hippi kılıklı kız bir an düşündükten sonra, olur manasında başını salladı. Sokak çalgıcısı temiz giyimli adama baktı. Temiz kılıklı adam gülümsedi. Elindeki gösterişli çantayı ne olur ne olmaz diye düşünerek kucağına aldı. Sıkı sıkı sarıldı.
Cevher, bütün bu olanlara şahit oldu. Oradan hemen ayrılma kararını öteledi.
Mesele birkaç saniye sonra anlaşıldı. Kodaman adam bir parça istemişti.
Hippi kılıklı kız, içten, parçayı söylemeye başladı:
“ Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Ne ağlarsın benim zülfü siyahım.”
Ses etkileyiciydi. Türkü içten de söyleniyordu.
Önlerinden geçenlerden hippi kılıklı kıza bakmayan olmadı. Durup dinlemeye başlayanlar bile oldu. Bu durum hippi kılıklı kızı da etkiledi, bu etkileniş hippi kızın sesine de yansıdı.
“Bu da gelir bu da geçer ağlama
Bu da gelir bu da geçer ağlama”
Sokak çalgıcısı türküyü bilmiyordu. Çalar gibi yapıyor zaman zaman anımsayabildiği kadarıyla tellere dokunuyor, belli belirsiz ses çıkartıyordu.
“ Göklere yükseldi figanım ahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama “
Cevher, hippi kılıklı kızı da çalgıcı oğlanı da göremez oldu oturduğu yerden. Hiç yapmayacağı bir şey yaptı. Bankın üzerine çıktı. Aynı durumda olan başkalarını görünce rahatladı. Hippi kılıklı kıza baktı, böyle bir kızın böyle bir türküyü bu kadar candan okumasına inanamıyordu. İstekte bulunan kodamana da baktı. Aynı pozisyondaydı. Gözleri dolu doluydu. Hippi kılıklı kız da bunu fark etmişti. Türkünün son bölümünde ona yaklaşmak istedi. Ona doğru hareketlendi:
“ Daimiyim her den ermez bu sırra
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a “
Kalabalık daha da arttı. Kalabalıktan pek çok kişi türküye eşlik etmeye başladı.
Hippi kılıklı kızı takip edenler hippi kılıklı kızla beraber kodamanın gözleri içine baktılar. Kodaman, resmen ağlıyordu. Telefonun kameraları onlardan tarafa çevrildi.
“ Koyun oldum ağladım ardın sıra
Bu da gelir bu da geçer ağlama“
Kodaman şöhret yapmış bir psikolog ve yaşam koçuydu. Hippi kılıklı kız da kodamanın dokuz yıldır küs olduğu kızıydı

23 Mart 2019 Cumartesi









ALLAH DEVLETİMİZE ZEVAL VERMESİN
Ne konuşacaksın ki… Laf lafı açtı; uzun uzun dedemiz Saim’den bahsettik. Malum, hava dün yağmurluydu. Fırtına da vardı. Ve de dün bayramdı da. Yıllardır yüzünü görmediğimiz Okran hemen karşı caddede oturan kayınvalidesi Kevser Hanım’a bayram ziyaretine gelmişler. Kısmet ya, bulamamışlar. Ellerinde küçük bebek de var. Yağmur da bir hayli. Akıllarına biz gelmişiz.
Kapı çalındı, açtık; bir de ne görelim Okran, karısı, kucaklarında Meltem ve de delikanlılığa adım atmış Akif:
“ Hayırlı bayramlar!”
“ Hayırlı bayramlar.”
Karım, kendilerini hiç görmedi. Tanıştırdım.
Çaylar, kahveler içilirken laf döndü dolaştı eski günlere gitti, konuştuk. Bir taraftan da gözleri dışarıdaydı, müsaade istemek için yağmurun dinmesini bekliyorlardı, anladım.
Bir aralık söz bitti: Okran:
— Bizim kayınvalideyi gördün mü İsmail, dedi. “Yoktu da…”
Samimiyetimiz yoktu kayınvalidesiyle ama yolda izde karşılaşırsak kırk yılda bir, merhabalaşırız.
— Görmedim dedim. Biraz da kinayeli ekledim, “ Not bıraksaydınız, geldik bulamadık deseydiniz”
Anlamadı ne demek istediğimi Okran. Karısına döndü:
— Hiç aklımıza gelmedi bak bu, dedi.
Karısının aklında ne vardı bilmem, zoraki gülümsedi ama bir şey de demedi.
Ertesi sabah pek keyifsiz kalktım. Belirli bir rahatsızlığım olmamasına rağmen keyfim de yoktu doğrusu. Evin içini birkaç kez dolaştım.
Dün gece pencerenin önüne bir tabure koymuştum. Bir saat kadar üzerinde oturmuş ve dışarıyı seyretmiştim. . Dedem de öyle yapardı. Ona öykünmüştüm belki de.
Birdenbire aklıma geldi. Çok da şahit olmuştum aslında. Özellikle sıkıntılı günlerinde, miskinliğin üzerine çöreklendiği anlarda kendisini zorlayarak kalkar, abdest alır, namaz kılardı dedeciğim.
Yalan yok, abdest almayalı, namaz kılmayalı yıllar yılı olmuştu. Birden kendi kendime “Ya bismillah İsmail” dedim Banyoya gittim, abdest aldım. Fena gelmemişti. Ama abdesti doğru mu almıştım? İçime kurt düştü, kütüphanemden bir namaz kitabı buldum, baktım. Doğruydu. Yıllar sonra eksiksiz anımsamış olmam, ne yalan söyleyeyim, sevindirdi beni. Dedem öğretmişti. Canı rahmet çekti derler ya, Allah rahmet eylesin! Âmin!
Bugün de bayram. Bayramın ikinci günü.
Saat sekiz olunca, belki bir gelen gider olur diye, hanımı, çocukları uyandırmak istediysem de vazgeçtim. Daha doğrusu düşüncemi uygulamayı dokuza öteledim. Saat dokuz olunca kapılarını çalıp “kalkın” diyeceğim, şaka ile karışık azarlayacağım onları:” Bugün bayram, olur mu bu kadar yatmak.”
Mutfağa geçtim. Türküler mırıldanarak kendime, aylar sonra güzel bir kahvaltı hazırladım. Çay demledim, peynir, zeytin koydum masaya. Sosis varmış buzdolabında ondan bile haşladım. Sonra Murat’ın köyden gelirken getirdiği - evdekilere halamın gönderdi demiştim - hormonsuz domateslerden bir tane aldım, yıkadım. Domatesi dilimlerken mis gibi domates kokusu mutfağı doldurdu.
Çayımdan ilk yudumu alırken, Aksu geldi:
— Günaydın babacık, dedi. Hayırdır?
— Elini yüzünü yıka da gel dedim. Baba kız bir kahvaltı yapalım.
Banyoya girecekmiş. Duş yapacakmış. Sizin anlayacağınız önerimi kabul etmedi. Ben de “ Canıma minnet ” dedim.
Dakika dolmadan geri döndü kızım:
— Vaz geçtim duş yapmaktan, dedi.
Kendine çay doldurdu. Karşıma oturdu.
— Baba ya, dedi.
Domatesten bir dilim attı ağzına. O da beğendi domatesi. Sözle de ifade etti düşüncesini.
— Ne güzel tadı var.
— Eskiden yediğimiz domatesler böyleydi işte, dedim coşkuyla. Çocukluğumdan hatırlıyorum bir salata yapılırdı, kokusu her yana yayılırdı. En iştahsızın bile yiyesi gelirdi.
— Baba…
— Hı!
— Hala hala diyorsun ama ben bu halayı hiç görmedim.
— Yok ya!
— Vallahi. Sokakta görsem tanımam.
Söylediği yanlış değildi. İki yaşında falan görmüştü, bize gelmişlerdi bir vesile ile anımsaması olanaklı değildi.
— Ama o seni hatırlıyor, dedim laf olsun diye. Ve ekledim. “ Selam gönderir hep sana.”
— Köyü de görmedim ben hiç.
— Biliyorsun işte, gidemiyoruz köye.
— Niye?
— Niyesi var mı işte kızım. Annenin tarafı…
— Ama kaç yıl geçmiş aradan.
— Anneannemi hiç görmedim, dedemi de hiç görmedim, onlardan kimseyi görmedim.
Birden sinirlendim.
— Ne yapayım, dedim. Bizi defterden sildiler. Gittik kovdular, adam koyduk araya gene olmadı. Biz de koyuverdik ipin ucunu.
— Mesele neydi?
— Vallahi bir şey şöyleyim mi kızım sana, mesele neydi onu da unuttum. Belki inanmayacaksın sildim beynimden be!
— Ama bir şey de anlatmıyorsunuz ki. Anneme de bazı soruyorum, suratı beş karış oluyor, ısrar edince de kem küm kem küm… Haydi baba, neler olduğunu bilmek istiyorum. Niye böyle oldu aranız?
— Unuttum dedim ya evladım.
— Unutmamışsındır.
— Yalan mı söylüyorum sana, ben akşam ne yediğimi hatırlamıyorum.
— Mercimek çorbasıyla patlıcan oturtma yedik.
Boş bulunup “ nah!” diyeceğimi ve de benimle kafa bulacağını ummuştu, “ Sen gençsin tabi” dedim, hatırlarsın.
Belki verdiğim cevaba bozuldu, belki sohbet açmadı; kalktı masadan. “ Ben banyoya gidiyorum “ dedi ve gitti.
Masada iken bir ağırlık çöktü üzerime. Kalkayım malkayım derken, başımı masanın üzerine koymuşum:
Karımın, sarsıp seslenmesiyle kendime geldim.
— Hayrola İsmail.
İçim geçmiş. Rüya bile görmüştüm. Az evvel halamdan bahsetmiştik ya halamı gördüm. Farkında değilim, uyanınca gülümsemişim.
— Niye gülüyorsun?
— Özüm geçmiş.
— …
Elimde olmadan derin bir iç geçirdim.
— Halamı gördüm rüyamda, dedim.
Karım yanıma çöktü:
— Hayrola? Nasıl gördün?
— Köydeymişiz işte. Bana seslendi, çocukluğumda yaptığı gibi, köy ekmeğinin içine ağdayla yağı doldurmuş.
Yıllar yılının verdiği özlemle gayriihtiyarî gözlerim doldu, dudaklarım büzüştü. Ağlamamak için kendimi sıktığımı hisseden karım, “ Ben bir elimi yüzümü yıkayayım bahanesiyle mutfaktan çıktı.
Bir süre sonra geri döndüğünde “ ağladığımı anlamamak” için kör almak gerekiyordu. Gülümsemeye çalışarak:
— Hangi dağda kurt öldü böyle, dedi.
Kahvaltıyı kastederek söylüyordu. Amacı, konu değiştirmekti.
Öylesine , “ Bundan böyle, böyle” dedim.
Kendine çay doldurdu. Masaya oturdu. Gözlerimin içine bakarak ve de az evvelki ruh durumumu da düşünerek, boş ver, takma kafana manasında gülümsedi.
Birden, içimden geldi,
— Sena, dedim.
—Efendim canım, dedi ki bu iki kelimeyi bana acımadığı zaman kullanmazdı.
Heyecanlandım:
— Sena!
— Efendim
— Bizim örfümüzde âdetimizde de vardır?
— Hayatım söylesene.
— Ya, diyorum ki…
- …
— Şey, hani diyorum biraz sonra arabaya atlasam, köye gidip bir annemin babamın mezarını ziyaret edip gelsem. İçimden geldi birden. Olur mu ne dersin ha?
Farkında değildim, kızım da gelmiş. Birden coşkuyla ellerini çırptı, heyecanla “ Ne olur ne olur baba, ben de geleyim” dedi. Boynuma da sarıldı.
Sena, ayağa kalktı. Heyecanlanmış mıydı, sinirlenmiş miydi anlayamadım. Bir süre, gözlerini kırparak, ayağını tempo tutar gibi yere vurdu.
Ben epeyce bir süre orada öylece kala mı kalmıştım yoksa kızım dünya rekoru kırmak gayesi ile odasına gitmiş gelmiş miydi bilmem, Aksu’nun sesi ile kendime geldim:
— Ben giyindim baba, hade gidelim.
Böyle bir desteğe hakikaten ihtiyacım vardı.
— Haydi, dedim kendimi verdiğim söz ile bağlamak için. Sonra da karıma dönüp onayını almak ya da tepkisini görmek istedim. Soğuk bir sesle, “ İstiyorsanız gidebilirsiniz…” dedi.
Ben de Aksu’da , “ Sen de gel” diyemedik, gelmek ister misin diye de soramadık.
Aksu, cayma gibi bir durum ortaya çıkmasın diye olsa gerek:
— Ben arabanın yanında bekliyorum” dedi, bir şey dememe olanak bırakmadan dışarı çıktı.
Ben de hazırlandım Biraz da ağırdan aldım. Bir yere giderken, sürekli şunu yap bunu yap, onu giyme bunu giy” diyen Sena gelip gene başımın etini yesin (!) diye. Gelmedi. Gitmemi onaylamadığından olmadığını biliyordum.
Hazırlanıp dış kapının önüne geldim. Karım hala mutfaktaydı ve hala ayaktaydı. Yanına gitmeye ürktüm.
— Ben gidiyorum, dedim Bir süre karşılık vermemi bekledim sözüme ama olmadı.
Kapıyı açarken “İnşallah yatsıya döneriz “dedim. Tam dışarı çıkarken, “ Ben de geleyim mi?” dedi.
Mutfak kapısına gelmişti. Sesi titremişti “ Ben de geleyim mi” derken.
Kapıyı yavaşça örttüm. Başımla, gözlerimle “olur” dedim.
Bizim evden ilçe üç saat ilçeden de köy kırk beş dakika kadardı.
Hiç durmadım ilçeye kadar, karım yan koltukta hep dışarıya baktı. Aksu, birkaç kez konuşmayı, duygularını ifade etmeye çalıştı, ben de annesi de konuşmayınca o da sustu.
İlçede, bir bakkalın önünde durdum. Halama bir şeyler aldım. Olur a, karım da annesine, babasına uğrar (uğrarız) belki diye onlar için de bir şeyler aldım.
İlçeden köy yoluna girince, tarif edilmesi güç duygular içine kapıldım. Son geldiğimde yollar topraktı ve dardı. Şimdi hem genişletilmiş hem asfaltlanmış
İşte o köprü… Hâlâ yerinde…
İşte o dev… Yaşı en az yüz elli imiş. Koca çınar. Gene ziyaretçisi var.
Şu çeşmeyi de hatırladım. Suyu kesilmiş…
Gözlerim hem yolda, hem çevremde hem kızımda hem karımda.
Radyoyu açtım… Yani, olacak iş mi şimdi bu… Bitlis’te beş Minare türküsü çalmaya başladı; kapatamadım da… Sena ’nin gözyaşları sel oldu.
Dikiz aynasından kızıma bakıyorum, duygudaşlık kurmaya çalışıyor annesiyle. O da değişik duygular içerisinde… Annesi ağlarken o da ağlamış.
Bir köpek… Aracımızı düşman olarak mı gördü ne, üzerimize üzerimize gelerek var gücüyle havlıyor, biraz gaza basıyorum, arkamızdan koşuyor, biraz daha gaza basıyorum, korkutup kaçırdım diye seviniyor belki de… Takibi kesiyor…
Yanımızdan bir traktör geçti, belki hep öyle yapıyor, belki bugün bayram ya, kendilerimce el salladılar, kornaya bastılar; bayramımızı kutladılar kendilerince.
Korna çaldım, el salladım…
Köyümün ilk evleri göründü…
Doğrudan mezarlığa mı gitsem, halama uğrayıp onu da mı alsam giderken, cesaretimi toplayıp, köye girmeden, belki de şimdi, karıma “ annenler uğrayalım bir… “ desem mi?
Gözlerim karımda… Ağlamıyor… Nerelerde?
Haydi be kızım, “ Dedemlere uğrayalım “de…” ; “ Anneannemi merak ediyorum de…”
Keşke, bir aralık bunları de diye tembihleseydim…
Köye girdik. İlk ev, ilk evin önünde yaşlı bir kadın, bu da kim ola ki bu da kimlerden diye bakıyor bize…
Yol kenarındaki otlar sararmış.
Biraz ötemizde bir ev beyaz kireçli, yeni badana yapılmış belli.
Halamın evi mezarlık yoluna dönmeden. Kalbimin atışını kızım duyuyor mu bilmem. Arabayı durdurdum. Biraz yürümemiz gerekiyor. Arabadan indik. Heyecan son haddinde… Karım ve kızım arabanın yanında. Halamın evinin önündeyim. Kapıyı vuruyorum. Bir, iki, üç… Açılmıyor. Sağıma soluma bakıyorum. İşte yan taraftaki evlerden bostanında bir kadın. İki büklüm. Bir şeyler yapıyor. Beni fark etti. “Gel gel “diye işaret ediyorum. Aaa, bu… Mualla Hala. Zar zor gelirken o, ben de yanına gidiyorum. Elini öperken dikkatli dikkatli bana bakıyor. Çıkartmaya çalışıyor kim olduğumu. Adımı söylüyorum, kimlerden olduğumu söylüyorum, anımsıyor, seviniyor. Göz ucuyla karıma kızıma bakıyorum, dikkatle nefes nefese bizi takip ediyorlar.
— Halam nerelerde? Diyorum.
Duymakta zorlanıyor.
Sesimi yükselterek ve kulağına doğru eğilerek sualimi yineliyorum, anlıyor; anlatıyor.
Üç sene evvel rahmetli olmuş.
Bir halamın evine, bir Mualla Hala’ya bakıyorum. İçim karmakarışık. Saniyeler içinde,
defalarca halamla geçirdiğimiz dakikalar gözümüm önüne gidiyor geliyor.
Gözü, arabaya, karıma kızıma kayıyor.
— Karın mı? diye soruyor. Cevap vermeme fırsat vermeden de, belki gerçekten tanıdığından belki de tahmin ettiğinden haberi veriyor.
— Babası öldü. Anasını da köylü geçen ay hastaneye kaldırdı.
Gayri ihtiyari karımla kızıma bakıyorum. Kızım etrafı gözetliyor. Karım gözlerini bize dikmiş. Dudaktan okuma eğitimi var, büyük bir olasılıklı dudaklarımız okumaya çalışıyor, aramızda belli bir mesafe olsa da.
Elimdeki poşeti, Mualla Hala’nın yanına bıraktım, halama getirmiştim ama dedim. Sana nasipmiş. Sarıldım. Oda bana sarıldı. Elini öptüm. Yanından ayrıldım.
Olabildiğince ağır adımlarla bizimkilere doğru yürüdüm. Babasının öldüğünü, annesinin de hastaneye kaldırıldığını nasıl söyleyebileceğimi kurgulayabilmek için vakit kazanmaya çalışıyordum ama aramızdaki mesafe ne kadardı ki?
Karım, dudaklarımızı okumuş ama emin değil.
— Halan da, babam da ölmüş değil mi, diyor.
Ağlamamak için bir taraftan kendimi tutmaya çalışıyor bir taraftan da Allah’a dua ediyorum. Konuşmaya çok seven kızım, birkaç ötemizde ilk defa gördüğüm değişik yüz ifadesi ile bizi izliyor.
— Annem de mi ölmüş?
Neyse iyi bir haber verebileceğim.
— Geçen ay hastaneye kaldırmış konu komşu.
— Ee?
— Öyle işte.
— Ölmüş mü?
— Öyle bir şey demedi. Duyulsaydı söylerdi.
— Geri mi gelmiş?
— Öyle bir şey de demedi.
— Ya?
— Hastaneye kaldırmışlar. Demek ki hâlâ orada?
Durum üzerine binlerce olasılık üretmek mümkün ama o olasılıklardan hangisi hakikat hangi meçhul.
Birimizin haydi deyip noktayı koyması gerekiyor bu duruma, ben diyorum.
— Haydi, arabaya geçelim…
Arabaya biniyoruz. Arabayı çalıştırırken karım soruyor:
— Ne yapıyoruz?
— İlçeye dönelim… Hastaneye bir bakalım diye düşündüm ama… Muhtemelen oraya kaldırmışlardır.
Önce babamın mezarına gitseydik demek istiyor mu acaba. Ben de teklif edemiyorum. Arabanın motoru ısınsın havasına girerek, belki bir şey söyler diye arabayı hareket ettirmiyorum. Söylemiyor.
Buradalar mı gittiler mi, öldüler mi kaldılar mı bilmediğimiz birkaç akraba var ama.
Kabristana gitmeden geri dönüyor, ilçeye varıyoruz.
Hastanenin epeyce bir uzağında arabamı durdurdum, siz burada da biraz durun, bir arkadaşa uğrayıp geleceğim bahanesiyle arabadan indim. Gözden kaybolacak kadar gidip bir taksiye bindim, hastaneye gittim.
Allah devlete millete zeval vermesin sözünün manasını hastaneye gidince öğrendim.
Hastanedeydi, hayırsever birkaç kişi tarafından yatırılmıştı, devlet hiçbir beklenti olmadan hayatta tutabilmek için çaba sarf ediyordu, parası pulu var mı, buna birileri sahip çıkmazsa demeden.
Devlet adını verdiğimiz kurum, kayınvalideme kucaklamış, görevlileri aracılığıyla yaşatmak için tüm olanaklarını seferber etmiş. Geçmişten günümüze gelen “ Allah devletimize zeval vermesin” in manası bu olsa gerekti. Ama iyi ama kötü, devlet sahibi olmak ne büyük nimet…
Karıma, durumu anlattım geri dönünce. Annesini hastanede olduğunu, aylardır komada yattığını, doktorların “ bekliyoruz… “ dediğini.
“ Görmek ister misin? “ diye nasıl sorabilirim ona şimdi. “Dönelim mi?” diye nasıl derim.
Gözlerim gözlerimde, gözleri gözlerimde, kızım nefesini tutmuş bizi izliyor
Karım, balmumundan bir heykel gibi.
Kızım ne desin ki? Donmuş kalmış zavallı.
Haydi be hanım, bir şeyler söyle… Bu yükün altına sokma beni…
— Haydi, binin arabaya, binin diyorum. Biniyorlar.
Sırf tepkisini ölçmek için karımın, hastanenin önünden geçiyorum, karım tepkisiz, hastanenin önünden geçip şehir yoluna giriyorum, karım tepkisiz.
Bu yükü bana yüklemeye hakkınız var mı?
Gözlerim kızımda, o da tepkisiz.
Konuşmaktan başka çarem yok, sinyal verip sağa yanaşıyorum. Karım da arkada oturuyor.
— Hastaneye uğrayalım mı, diyorum. Sena’nın titrediğini ben bile hissediyorum Sonra bana öyle böyle demeyin.
Dikiz aynasından arkaya bakıyorum. Karım donup kalmış. Kızımın gözleri annesinin üzerinde. Sesime ses yok.
Birden aklıma geliyor:
— O zaman diyorum, hastaneye gidelim bir, yani idareye telefon numaramızı bırakayım… Bulunsun diye hani…
Tepki yok… İnsan bu kadar mı çaresiz kalır?
Şehre doğru sürüyorum arabayı, karımdan da kızımdan da “ hastaneye uğrayalım “diye bir söz yok.
Uygun bir yerden geri dönüyorum, “ Niye döndün.” diyen yok.
Karımın derin derin nefes aldığını hissediyorum.
Hastane parkına arabamı bıraktım.” Karımın da kızımın da yüzüne bakmadan” ben br gideyim geleyim” deyip arabadan indim.
Ağır adımlarla yürüyerek hastaneye girdim. Görevliden izin aldım.
Yavaşça, kayınvalidemin yattığı kapıyı açtım.
Kayınvalidem, yatakta kendinden geçmiş bir vaziyette öylece yatıyor. Oda teniz, yatak temiz, Allah devletimize zeval vermesin dedikleri bu olsa gerek. Evde olsa, bakacak kimsesi de yoksa… Düşünmek bile ürkütücü…
Kapıyı kapamamışım. Karımı fark ediyorum. Karım kapıda. Gözleri Dolu dolu.
Birkaç saniye birkaç saat gibi.
. Karım, annesinin yanına yanaşıyor. Hafifçe eğilerek, benim de zor duyacağım bir sesle sesleniyor:
—Anne!
Bir daha sesleniyor.
—Anne.
Gözyaşlarına boğulacağını sanıyordum ama olmuyor.
Biraz daha eğiliyor annesine: Hala ağlamıyor.
—Anneciğim.
O ne, kayın validem kımıldandı. Bana mı öyle diyeceğim ama, hafifçe gözlerini de açıyor.
Karıma bakıyor ama tepkisiz. Ne geçmez saniye bunlar.
Karım, biraz daha eğiliyor annesine:
— Anneciğim…
Hayır, yalanım yanlışım yok. Belli belirsiz bir gülümseme kayınvalidemin yüzünde. Karımı tanıdı.
Tüm gücünü toplayarak kızına dokunmaya, sarılmaya çalışıyor.
Karım, nasıl davranacağını bilemiyor. Annesinin eline tutuyor.
—Anne…
Daha fazla kendini tutamıyor karım. Ağlıyor. Annesinin yüzündeki gülümseme daha belirgin şimdi.
Gözler, başı; yanaş bir öpeyim seni diyor. Karım eğiliyor, incitmeden başını kaldırıyor, annesinin kıpırdayan dudaklarına yanağını yaklaştırıyor, sonra da başını yavaşça yastığa bırakıyor.
Kayın validemin gözleri dolu dolu ama mutlu. Hep bu anı bekledim der gibi. Kayınvalidemin bir eli karımın avuçlarında, onun dudakları ile birleşmiş…
Kızım daha fazla kapının önünde duramamış. İçeriye giriyor. Elimin birine sıkı sıkı sarılmış, iyice de sokulmuş bana.
Ve, karım annesini elini son kez öpüp yavaşça yatağın üzerine bırakıyor.
***

16 Mart 2019 Cumartesi

23 NİSAN

Zaman zaman özellikle de arabamla gitmediğim zaman o yolu kullanırdım. Kestirmeydi. O günde öyle yaptım. Bayırdan aşağı inip sola döndüm ki, o evin balkonuna asılmış bir Türk Bayrağı gördüm. Pek çok evin balkonunda bugün bayrak vardı. Bugün Ulusal Eğemezlik ve Çocuk Bayramı idi. Onların hiçbiri dikkatimi çekmemişti. Ama oradaki bayrak çekti.
Yıkılmaya ramak kalmış derme çatma bir evin balkonuna asılmıştı. Biri öylesine asmış demek iyi niyeti fazla zorlamak olurdu. Belli ki bu evde de birileri yaşıyordu. Ama ben bu evde hiçbir zaman ne bir insan görmüştüm ne de bir ışık. Belki de dikkatimi çekmemişti.
28 Nisan’da sırf merak ettiğim için yine oradan geçtim. Bayrak kaldırılmıştı. Yıkılmak üzere olan balkona birkaç giysi asılmıştı. O zaman o eve biraz daha dikkatli batlım. Kapının önünde birkaç leğen vardı Yeşil soğan ekilmişti. Büyümüşlerdi de.
Kapıyı çaldım. Açılmadı. Tam dönecekken ayak sesleri işittim içeriden. Bekledim. Açıldı. Beli eğilmiş yaşlı bir teyze.
Güler yüzlü. Yüzüme bakıyor. Ben de ona.
— Buyur evladım, diyor.
Bahanesiz bağa girilmezmiş.
—Ya teyze, dedim. “Canım çekti.”
Soğanları işaret ettim:
— Şu soğanlardan bir tane kopartayım mı?
- Bi dene koparmak da ne demek, dedi. “Hepsini al.”
Sesinde mutluluk vardı. Heyecan vardı.
Bir tane kopardım, bizim oralarda yolmak derler. Bir tane yoldum. Oralarda da öyle diyorlar olacak ki:
—Bir kaç tane daha yol dedi.
Teklif içtendi. Sırf onu mutlu etmek için
—Olur, dedim. “Bir tane daha şey yapayım.”
Rahmetli annem gibi:
— Kurban olayım yol, yol, dedi.
Yoldum.
—Sağ ol, dedim.
— Sen sağ ol güzel kuzum, dedi. Lafı mı olur iki tek soğanın.
Çıkartıp beş on kuruş verecektim, yapamadım.
Birkaç gün sonra tekrar, birkaç gün sonra tekrar oradan geçtim, Kapıda bacada görsem merhaba diyecektim, olmadı.
Birkaç gün sonra gördüm. Torbasından pet şişeler çıkartıyordu. Seğirttim.
- Epeyce toplamışsın, dedim.
Tanıdı beni. Gülümsedi.
- Beş on kuruş ediyor işte, dedi. “Allah bereket versin.”
Sordum:
- Kaç yaşında varsın sen?
Söyledi. içim cız etti.
- Soğanların pek lezzetliymiş, dedim.
- Al yol birkaç tane, dedi.
- Öyle olur mu, dedim.” Parasıyla verirsen alırım.”
- Üç dört soğanın parası mı olur kuzum, dedi. Yol istediğin
kadar
Sordum:
- Başka var mı?
— Yok, dedi. Ara sıra bunları ekmeğe katık ediyom işte.
— Ben hepsini alıp götürsem ne yiyecen?
Güldü:
— Gene yetişirler dedi. “Iska bulursam ekerim gene.”
— Bulamazsan?
Kayıtsızca elini salladı:
- Şimdiye kadar ölmediysem geme ölmem be oğlum. Allah bir
yerden verir. İki soğan senden kıymetli mi?
— Ben bunları alayım, dedim. “Hepsini ama, parası ile”
- Yok, dedi. P”ara istemem de…”
Sözünün gerisini getirmesini bekledim.
- Sen bi dakka burada dur, ben gelecem şimdi,dedi.
- Tamam, dedim.
Biraz sonra geldi. Elinde o gün balkona astığı bayrak vardı.
—Önümüzdeki ayda da bayram var ya, dedi. Bu iyice eskidi,
asarken utanıyom ama asmayınca da olmuyo.
- Bayrak istiyon!
Boynunu büktü:
- Alıverirsen istiyom, dedi.
Boğazıma bir şeyler düğümledi. Konuşamadım.
Susmamı kendince yorumladı:
— Çok pahalıysa sen borcun şey oldu deyinceye kadar soğan yetiştirir veririm sama.
Elini tuttum. Eğildim:
— Benim evde fazla bir bayrak var, dedim.. Onu getiririm sana
anacığım. Benim oğlan ıskacı dükkânında çalışıyor, ondan da sana bir torba ıska getiririm. Şimdi söyle bakalım sen bana. Bu güzel soğanları kaça veriyon bana?
Durdu, düşündü.
— Sen bana bayrak vercen ıska da getircem diyon. İki soğanının parası olmaz.
—Parayla vermezsem yüzüm tutmaz, bir daha gelemem. Utanırım.
Güldü,
- O zaman sen bilirsin, dedi. Maden öyle beş on kuruş ver bari.
Cüzdanımı çıkarttım. Yüz lira çıkartıp verdim.
- Güle güle harca, dedim. Bundan sonra soğanları hep senden alacağım.
Yüzüme baktı:
— Emme bu çok para.
— Çok değil, dedim. Az bile. Sen bilmiyorsun belki ama soğan fiyatları çok arttı. Üstelik hepsi de hormonlu.
—İyi bari dedi. Öyle diyosan sen.
Öpmek için elimi uzattım:
— Hoşça kal, dedim. Yarın bayrakla gelecem. Soğanlarımı o zaman alırım.
- Eyi dedi.
Elini tutup öptüm.