14 Mart 2015 Cumartesi

BİR TÜRKÜ SÖYLEYECEĞİM
Grup kendi kendine oluşmuştu.
Yatsı namazından hemen sonra, caminin hemen altındaki küçük parkta buluşuyorlar hal yerenliği ediyorlardı. Zaman içerisinde cami cemaatinden olmayanlardan bazıları da aralarına dâhil olmuştu.
Tarık Bey:
— Selamünaleyküm ağalar, dedi.
— Aleykümselâm, dediler.
— Termosta çay getirdim sizlere bugün. Plastik bardak da var.
Elindeki torbayı yavaşça yere bıraktı Tarık Bey, fötr şapkasını da hafifçe geri itti.
Mahir Bey neşelilerdendi:
— Oh oh, dedi, ellerini ovuşturdu “Gel şöyle yanıma.”
Kemal Bey, tanısın tanımasın hitap ettiği herkese “ hocam” derdi,
— Bizi mahcup ediyorsun Tarık hocam. Hep eli kolu dolu geliyorsun böyle.
Hep değildi ama ara sıra ikramlık bir şeyler getirdiği olurdu Tarık Bey’in. Mahcup olur gibi oldu:
—Aman efendim, lafımı olur.
—Sıraya koyalım bunu.
Mesut bey, kımıldanarak itiraz etti.
—İlkokul mu da burası sıraya koyacağız. Bugün onun içinden gelir, öteki gün benim içinden gelir, bir başkasının içinden gelmez; yemek içmek için gelmiyoruz ki buraya
Mahir bey, torbadan termosu ve bardakları çıkarmıştı İlk çayı doldururken lafa karıştı:
— Aynı akşam hepimizin içinden gelirse ne olacak? Diyelim ki yarın akşam sözleşmiş gibi hepimiz çikolatalı pasta getirdik. Farzımuhal diyorum hani.
Kemal Bey, doldurulan ilk bardağı almak için uzanırken,
—Dağıtırız, dedi. Bakın…
Çevredeki insanları işaret edecekti… Kendilerinden başka kimse. Manasızca, durumun
anlaşılmasından kortu, lâfı değiştirdi: “Havalar da pek güzel gidiyor maşallah!”
Mahir Bey, bir an Kemal Bey’in ismini anımsayamadı
—Hayrola Ağa kız istemeye mi geldik, dedi.
Mahir Bey’in ses tonu kulaklara hoş geldi, gülüştüler Mahir Bey’e “ İlahi” diyen de oldu “ Ne herifsin be” diyen de
Gruptan ilk ayrılan her zaman olduğu gibi Servet Bey oldu. Onun evi ötekilere göre uzaktı. Yaşça da en büyükleriydi. Vakit geçsin diye geze geze buraya gelir gruba katılır sonra da ağır ağır evine giderdi. Geçtiği sokaklar da tekin değildi pek.
Çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla tenha sokaklara girimce ya da canı pek bunalımca türkü söylerdi. Sesi güzeldi. Müzik kulağı da vardı.
Bir hafta kadar evvel 2.sokak girişinde birdenbire aklına eski bir türkü gelmiş, belli belirsiz tekrar ederek epeyce bir yürümüştü:” Can maral can evleri yakın yarim/ vay lele le çık sallan bakım yarim/can maral can uzun boyan göz değer/ Vay lele le hamayıl takın yarim…”
O günden bugüne 2.sokak girişine gelince bu türküyü yineleniyordu. Bu yaşa rağmen yılların bu türküsünü anımsayabilmesi moralini yükseltmişti. Bunun için de söylüyordu. Burada bu türküyü söylemezse aklından çıkıvereceğinden de endişe ediyordu her nedense.
Dün olduğu gibi, evvelsi gün de olduğu gibi türkü bitmek üzere iken gözü yine ona takıldı Yine, yıkık dökük bir evin giriş merdivenlerinde öylece oturuyordu. Yine başını elleri arasına almıştı.
Yaşlı mıydı genç miydi karanlıkta pek seçilmiyordu ama oradaydı işte... Evvelsi günden de önce orada mıydı acaba? Başka biri görmüş de yorumlamış olabilir miydi?
Servet Bey, yanına gidip iki çift laf etsem mi acaba diye düşündü, düşününce de heyecanlandı. Göz ucuyla da onu gözetleyerek ağır adımlarla onunla aynı hizaya kadar geldi ama onun kendisine baktığını göremedi. Görseydi, en azından bir “ Allah’ın selamını verip” tepkisini sınayacaktı.
“Servet oğlum, yarın da görürsen mutlaka bir merhaba de. Belki bir yardımım dokunur” dedi kendi kendine Servet Bey. Tesbihini çıkardı, ellerini arkaya bağladı biraz da hızlandı.
Servet Bey’in burnuna birden bir içki kokusu geldi. İrkildi. Kokunun kaynağını öğrenmek için durmuştu ki, yanı başında biri belirdi.
—Saat kaç olmuş babalık? Bir baksana saatin varsa, dedi.
Servet Bey, oldum olası sarhoşlardan haz etmezdi. Soru sorana bakmamaya çalışarak, köstekli saatini çıkardı, yanında taşıdığı el feneri ile baktı, söyledi.
— Eyvallah dedi sarhoş adam. Sonra da ekledi “ Nereden geliyon nereye gidiyon bu saatte?”
— Parkta biraz oturduk da, eve gidiyorum oğlum.
— Sonra?
Sarhoşlardan korkardı da Servet Bey. Bir an evvel oradan uzaklaşmak için:
— Haydi iyi geceler sana, hoşça kal, dedi.
Sarhoş adam, bir an sendeledi, Servet Bey’in kolundan tutup düşmekten kurtuldu
— Adın ne senin dede?
Servet Bey, adını söylemedi. “ Hoşça kal” de gibisinden bir işaret yapıp yürüdü. Birkaç adım attı. Müdahale yapılmayınca da adımlarını hızlandırdı. Birkaç bina ötede yer alan binaların birinin kapısının önünde oturanlar vardı. Çay içiyorlardı. Servet Bey rahatladı. Evine de pek bir şey kalmamıştı zaten.
“ Can maral- evleri yakın yârim.”
Servet Bey’den ter boşandı Sarhoş adan, az evvel söylediği türküden dili dolana dolana sözcükler söylüyor arkasından geliyordu.
Sarhoş adan, bir anda Servet Bey’in önüne geçti Servet Bey’i durdurdu. . Çay içenler arasında kadınlar da vardı. Onları işaret ederek:
— Yüreğin yetiyorsa bu kadınlara da laf atsana, dedi.
Çay içenler şaşırdı. Servet Bey’in beti benzi attı.
Sarhoş adam, Servet Bey’in kollarından tutup kaldırdı, topluluğun önüne götürüp koydu: Topluluğa döndü:
—Bu mahallenin namusunu da mı ben koruyacağım, dedi. Beş parmağını açarak, geldikleri yer işaret etti :” Haftalardır can maral falan filan ” deyerek, tespih çekerek, bıyık bükerek gözleri görmeyen, kulakları duymayan Yeliz Ana’yı rahatsız ediyor bu utanmaz herif.”
Melih, delikanlı geçinenlerdendi. Yeliz Ana’nın adını bile duymamış olmasına rağmen, ayağa fırlayıp haykırdı:
— Yeliz Ana’yı rahatsız mı ediyor, teneşire el sallayan bu kart horoz?
Gruptakilerden biri Melih’in halasıydı, suratını buruşturarak Melih’in kolundan yapışıp azarladı:
— Otur oturduğun yerde.
Yan evin balkonundaki Murat Bey hem sinirlendi hem de endişelendi. Yüksek sesle oradakileri uyarma ihtiyacı hissetti:
—Cezasını siz vermeye kalkmayın. Polise haber verin. Maşa varken elinizi ateşe sürmeyin.
Bazı evlerin elektrikleri yandı, bazı evlerin pencerelerinde balkonlarında insanlar belirdi.
Birkaç cümle ile birinin lafa karışması, hazır kıta gibi bazı insanların bir anda balkonlara, pencerelere çıkması sarhoş adamı şaşırttı. İçkinin verdiği etkiyle de keyiflendirdi.
Servet Bey’in kalbi sıkıştı. Beti benzi de attı.
Sarhoş adan, derin bir nefes aldı. Tuzsuz Deli Bekir’e öykünerek bir harekette bulundu, bir şeyler daha söylemek için ağzını açtı ama midesi müsaade etmedi, midesindekilerden bir kısmını Servet Bey’in üzerine bir kısmını sokağın ortasına boşalttı.
Meraklılardan ağzını kapatarak gülenler oldu, iğrenerek kaçanlar oldu, Servet Bey’in talihsizliğine üzülenler olduğu gibi, kendi haline şükredenler olmadı değil.
Sarhoş Adam, elinin tersi ile ağzını sildi. Birkaç kere öksürdü. Gözlerini kırpıştırdı. Sonra, Servet Bey’in omzuna birkaç kere dokundu hoşça kal gibisinden bir harekette bulundu. Yalpaya yalpalaya yürüyerek oradan uzaklaşırken de bir türkü tutturdu kendince:
“ Ben gidiyorum baylere
Hem baylere baylere
Benden selam söyleyin
Ah beni soran beylere…”

10 Mart 2015 Salı

MİNİ HİKÂYE:
CİĞER-EKMEK
Bir an kendimi çok kötü hissettim. Hava soğukçaydı günün ağarmasına da çok vardı. Bir köşeye yığılıp kalsam epeyce bir süre kimse fark etmeyebilirdi de. Bir ümitle etrafıma bakındığımda elli metre kadar ötemde ışıkları yanan bir kahvehane gördüm. Bin bir güçlükle oraya gittim. İçeride kimse yok gibiydi ama kapı açıktı. İçeriye girdim kapının hemen yanındaki masalardan birine oturdum. Sivri uçlu ayakkabılarının arkasına basmış birini beklemeye başladım. Muhtemelen gömleğinin yakasını yarıya kadar da açmıştı göğüs kıllarım görülsün diye. Azarlar gibi ne istediğimi soracaktı da, ben ne istemeliydim acaba?
Yerden birdenbire bitmedi tabi. Tertemiz giyimli, sinekkaydı tıraşlı, seksen bir yaşında olduğunu sonradan öğrendiğim Talip Amca oranın sahibiymiş. Yanıma gelip selamladıktan sonra yaptığımız kısa söyleşide öğrendim bunu. Bana bir şey isteyip istemediğimi sormadıysa da ben nezaketen bir bardak çay istedim.
Tertemiz bir bardakta içtiğim tavşankanı çayı ömrüm boyunca unutabilecek miyim bilmem ama Talip Amca ve yıllarca işletmekte olduğu küçük çay ocağı beni çok etkiledi. Günlerce kafamı karıştırdı.
Babam, bazen simit bazen annemin yaptığı gözlemeleri bazen de ciğer ekmek satarak bizleri bu yaşa getirdi. Minicik de olsa lokantavari bir yere sahip olmanın özlemi ile yıllarını tüketti. Ahir zamanında onun bu hayalini gerçekleştirme kararı aldım. Bir an evvel de bu fikrimi yaşama geçirmek için ağabeylerimden ve ablalarımdan destek istedim.
- Sen hiç büyümeyeceksin Hacı, dediler.
- Koca herif oldun hala romantik takılıyorsun, dediler.
Yanağımdan makas alarak ne kadar sempatik olduğumu ifade ettiler.
O günden sonra hiç kimseye hiçbir şey demeden babam için para biriktirmeye başladım. Dişimden tırnağımdan arttırdığım paralar üç sene sonra belli bir miktara erişti, Biraz da kredi çektim bankadan. Allah da yardım etti esnafın çokça olduğu bir semtte küçük bir dükkan tutup mini bir lokantacık oluşturdum.. Altı aylık kirayı da peşin ödedim. Babanın ömrü boyunca düşlediği böyle bir iş yerini görünce çocuklar gibi mutlu olacağını bildiğim için anahtarı babama teslim etme arifesinin gecesinde heyecandan ve mutluluktan sabaha kadar uyuyamadım. Saat dokuza doğru güle oynaya atlaya zıplaya babamın evine gitmek için yola düştüm. Babamın evine vardığında kapıda bir cankurtaran vardı. Babam cankurtarana bindiriliyordu.
Bir hafta kadar her gün babamın mezarına gittim. Anneannemin “ İnsana ölmeden değer verilmeli,” sözü her kabristana gidişimde canımı acıttı. Yine bir gün kabir ziyaretinden dönerken kendimi bildim bileli zaman zaman karşılaştığım o kişiyi gördüm.. Elinde gene sepeti vardı. “ Ciğer ekmek isteyen yok mu?” diyordu. Yanımdan geçerken” ciğerci” diye seslendim. Durup döndü. Yüz ifadesinden beş on kuruş daha kazanabilme olasılığı doğduğu için mutlu olduğu okunuyordu.
- Ciğerlerim günlük, dedi. Ekmeğim de öyle.
Zayıftı. Hayatın yükünü bir şekilde omuzluyordu tıpkı babacığım gibi.. Yıllardır da aynı işi yapabildiğini göre beş on kuruş kazanıyor olmalıydı.
- Yirmi tane lazım bana ama, çıkar mı? diye sordum.
Sevindi. Sepeti açtı tadımlık bir lokma hazırladı. Sundu:
- Tadına bak abi, mahcup olmazsın.
Tattım. Sonra da,” Beni takip et.”dedim. Baban için hazırladığım mini lokantaya az bir mesafe kalıncaya kadar konuşmadık. Oraya varınca “Bak” diye söze başladım. Olanları ve niyetimi tane tane anlattım. Bu arada da iş yerine varmıştık. Kapıyı açtım. Adeta nefesini tutarak dükkânın her yerine baktı. Anahtarı uzattım.
- Perşembe günü öğlen on arkadaşımla öğle yemeğin buradayım, dedim. “İlk müşterilerin biz olacağız.”
Yutkundu. Tamam niyetine başını salladı. Sepetindeki ciğer ekmekleri paket ettirdim. Sepete de doldurup oradan ayrıldım. Para istemedi ama ben kabul etmedim. Ayrılırken elimi uzattım tokalaşmak için. Ellerime sarıldı öpmeye çalıştı. Utandım.

31 Ocak 2015 Cumartesi

ADIN OSMAN’MIŞ!
Dursun Bey:
“Şu kapının yanında oturan kim?” dedi.
Harun, işaret edilen yere baktı. Bıyıklarını parmakları ile sıvazladı. Çayından bir yudum aldıktan sonra da soruyu cevapladı:
“ Vallahi, sakalı olmasa Vehbi’nin eniştesi diyeceğim ama.”.
Yan masada Derviş vardı, tekti. İstemeyerek de olsa konuşulanları işitebiliyordu. Merak etti. Öksürerek boğazını temizledikten sonra:
“ Vehbi’de kim ola ki?” dedi.
Harun, kendince kasılıp cevap verdi:
“ Kim olacak, Dudu kadının kocasının kayın biraderi.”
Derviş, Harun Bey' den zaten haz etmezdi, sesini yükselterek:
“ Dudu kadın da kim? Bizim köyden değil herhalde.”
“ Herhalde yani. Üst köyden, Ayfer’in kaynanasının kardeşi...
Derviş, ayağa kalktı, kendi kendine söylenerek uzaklaştı.
“Sana bir şey soranda kabahat zaten. Bilmem kimin de bilmem kimi. La havle ve la kuvvete…”
Dursun Bey’in gözü, kapının yanında oturan sakallıyı bir yerden ısırıyordu.
“Harun, ben bu adamı bir yerden tanıyorum” dedi. Demin Vehbi’nin eniştesine benzettin ama uzaktan yakından alakası yok onun ile. Bir kere bu köyden değil.
“ Bana da öyle gibi geliyor da, satıcı falan mı ola ki ?”
Dursun Bey, kendi ile konuşur gibi fikir hakkında düşüncesini söyledi:
“Bu saatte satıcı olmaz .” Birkaç saniye düşündü sonra da “ Dur Fazıl’a soralım” dedi. Hemen akabinde de selendi, seslenirken de eline çırptı.
Fazıl, kirli bardakları çalkalıyordu. İşine ara vermeden sesleniş hakkında fikir yürüttü:
“ Çayları mı tazeleyeyim Dursun Dayı? ”
“ O sonra, gelsene buraya bir dakika sen.”
Fazıl, “Emret dayım.“dedi. Demesi ile de elindeki bardakla Dursun Bey'in yanına seğirtti. Esas duruşa geçti.
Dursun Bey, gayriihtiyarî Fazıl’ın duruşuna gülümsedi. Fazıl, askerden henüz gelmişti.
“Rahat …” dedi Dursun Bey. Fazıl, rahata geçince de söyleyeceğini söyledi: “ Bak ne diyeceğim,
şu kapının yanında oturan kim?”
Fazıl, kaşlarını çatarak bir an için kapıdan yana baktıktan sonra:
“Hangisi dayım?”
“Kapının yanında kaç kişi var Fazıl? Deli etme adamı.
Kapıdan biri başını uzattı:
“ Selamünaleyküm ağalar... Fazıl dışarıdayım, bana çift bardaklı bir çay.”
Fazıl selam vereni sesinden tanıdı. Epeyce yüksek sesle:
“ Herkes namına aleykümselâm muhtar emmi” dedi. Ses tonunu biraz düşürdü. Harun’a göz kırptı : “Dursun dayıyı halledeyim, hemen.”
Söz, Dursun Bey'i kızdırdı:
“ Ne biçim konuşuyorsun bazen Fazıl.” dedi. “ Halledeyim malledeyim.”
Harun, Dursun Bey’le şaklaşmaktan keyif alırdı. Yapmacıktan Fazıl’a kızdı.
“ Evet, yani oğlum, maazallah biri duyar yanlış anlar.”
Durmuş Bey, suratını olabildiğince buruşturarak: “ Tamam tamam” dedi. “ Uzatmayın.
Fazıl’a döndü:
“Tanıyor musun?
“ Kimi dayı?
Durmuş Bey, ya sabır, çekti. “ Defol git” demeyi geçirdi içinden bir an ama vazgeçti.
“ Şu kapının yanındaki sakallıyı?”
Fazıl, Durmuş Bey'in kulağına doğru eğildi.
. “Niye sordun Dayı. Hayırdır?”
“ Niye sordumsa sordum. Tanıyor musun tanımıyor musun?”
“ Valla ne yalan söyleyeyim dayı, tanımıyorum. “
Harun, lafın uzamasından sıkıldı.
“Yaa, sana zahmet olacak ama Fazıl” dedi. Çaktırmadan, uyandırmadan bir öğrenip gelsene kimmiş?”
“ Lafımı olur emmiler. Siz şu bardağıma mukayyet olun.”
Fazıl, bardağı masanın üzerine bıraktı. Ellerini arkasına bağladı. Ağır ağır ocağa gitti, Muhtar’ın çayını doldururken…
Dursun bey, bu adamı bir yerlerden çıkartacağından emindi.
“Hiç tanıdık gelmiyor mu sana Harun? “
Harun bir yerden çıkartır gibi olmuştu. Dursun Bey’e sokuldu, zor duyulabilecek bir sesle:
“ Bu, Osman olmasın” dedi. Heyecanlandı da: “ Vallahi o. Oturuşundan çıkarttım.”
“ Hangi Osman?
“ Yaa hangi Osman işte. O Osman, aklına gelen Osman”
“ Yok canım.”
“ Vallahi o. “
“Ya o nasıl gelsin buraya. Delirdi mi, kim kabul eder onu buralarda. Tükürükle boğarlar.”
“ Ben onu bunu bilmem, bu o. Bak Fazıl da geliyor, öğrenmiştir çocuk.”
Dursun Bey, Fazıl’ın yanlarına yaklaşmasıyla atıldı.”
“Kimmiş? Öğrenebildin mi?
“Vallahi dayı, adı Osman’mış galiba.
Dursun Bey Harun Bey ile göz göze geldi. Heyecanı arttı. Kaygısı da…
Dursun Bey, “ tamam” dedi çaycıya. Sen git.
“ Başka bir emrin dayı?”
Dursun Bey, bir an evvel gitmesi için Fazıl’ın masaya bıraktığı bardağı da eline tutuşturarak“ “Yok yok. Sağ ol.” dedi İşine bak sen.”
Dursun Bey, ağır ağır masanın üzerine de dayanarak oturmakta olduğu sandalyeden kalktı:
“Varalım bakalım yanına bir, gerçekten o mu?” dedi.
Harun, telaşlandı, kolundan tuttu:
“Delirdin mi, otur yanına “
“Dur hele bir, merak ettim gerçekten o mu?”
Birden karar değiştirdi Harun. Dursun Bey’in koluna bıraktı:
“Hade bakalım öyleyse,” dedi. “Öğren de gel.”
Dursun bey, derin bir nefes aldıktan sonra beş büyük adımla adamın yanına vardı:
“Merhaba, “ dedi
“Merhaba,” dedi adam kendine çeki düzen vererek, yer gösterdi “Buyurun.”
Dursun bey, sandalyeyi çekip oturduktan sonra direkt sordu.
“Kimlerdensin?”
Adam, bir an duraksadı. Böyle bir soru beklemiyordu. Dursun Bey’in ses tonundan da, gözlerinden de ürkmüştü biraz.
“Buralardan değilim”
“Ya?
-…
“Misafir misin?”
“Öyle sayılır.”
“Adın Osman’mış…”
“Ne olmuş?”
“Gerçekten Osman mısın diye merak ettik de.”
Sakallı adamın sesi gayri ihtiyari yükseldi:
“ Niye ki? On binlerce Osman var ülkede.
Durmuş Bey’in de sesi yükseldi:
“Ananın adı Hacer mi?”
Adam, cebinden sigara paketini çıkardı, bir sigara çıkarıp yakacaktı, yasak aklına geldi vazgeçti.
“Siz beni birine benzettiniz herhalde, dedi Beş dakika soluklanalım dedik şurada…
“ Laf oyunu yapma. Ananın adı Hacer’mi?
Masanın yanına, Haldun yanaştı. Fazıl yanaştı, dip masada oturan Emin ile Satılmış ayağa kalktılar,
Muhtar, kapıdan kafasına uzattı.
Adam, çevresine bakındı. İç cebinden nüfus cüzdanını çıkardı. Ana hanesine parmağını koyarak gözüne sokmak istercesine Durmuş Bey’e gösterdi.
“ Ne biçim yermiş burası be. Bir bardak çay içelim” dedik. Nüfus cüzdanını cebine koydu. Etrafına bakındı: Dip masadan ayağa kalkanlar oturmuşlardı. Fazıl ocağına giderken, Haldun da hemen yanındaki sandalyelerden birine oturmuştu. Muhtar’ın canının sıkıldığı yüzünden anlaşılıyordu. Dursun Bey, rahatsız oldu durumdan. Kapıya yöneldi. Sakallı da cebinden bir onluk çıkardı, masaya bırakırken de Fazıl’a herkesin duyacağı bir şekilde seslendi.
“ Üzeri kalsın.”


8 Ocak 2015 Perşembe


SEKOYA GİBİ ADAM

Ne etti etti duyurdu
“Sekoya” gibi adam dedi, dedi senin için
Sukutu iltifat etmişe yeğledi kelamı alan
Sekoyanın manasını biliyor musun diyemedi
Niye laf taşırsın da demedi, belli ki kırılsın istemedi

Sekoya gibi adam ha!
İltifat maharet getirirmiş
İyi bakmalı iyi görmeli
“Sekoya gibi adam ha!”
Getiren götüren sağ olsun
Eyvallah!

**
Güzel Söz: Büyük aşklar ve büyük başarılar büyük riskler taşır.( Dalai Lama)

7 Ocak 2015 Çarşamba

NASİHAT DİNLEYEN ADAM

Baktım, herkes ona nasihat ediyor
Tesadüf olsa gerek bu dedim
Göz hapsine aldım, saptadım
Tesadüf değil bir hakikatti şahit olduğum
Hararetli bolca nasihat alıyordu.
Gelen nasihat ediyordu ona
Giden nasihat ediyordu.

Fırsat kolladım,
Sordum bir aralık
Nasihat kabul edilir dükkânı mı açtın,
Bu ne haldir?


Samimi buldu belki
Anladı “deli mi ne deyip gülmeyeceğimi”
Anlattı
Nasihat etmeye insanlar hevesli dedi
Görünüşte yanlış yapıyorum
Sevenler eksik olmasın nasihat ediyorlar bolca
Akıl da veriyorlar…

Boynumu büküp dinliyormuş nasihatleri,
“ Öyle yapmalıyım değil mi ?” diyormuş ara sıra da
Ara sıra da yapıveriyormuş
Akıl verenler de
Nasihat edenler de adam yerine konulduklarından mutlu oluyorlarmış bundan
Onları mutlu ettiği için de o mutlu oluyormuş…

Allah Allah,
Bu da böyle bir cinsmiş işte…

***

GÜZEL SÖZ: Hayatın çeşitli güçlüklerine karşı üç şey hediye edilmiştir: Ümit, uyku ve gülmek.( Kant)

6 Ocak 2015 Salı




NE OLA?

Kelebekler, aslanlar, ceylanlar, yunuslar
Bülbüller, güller, nergisler
Fasulyeler, biberler…
Bütün güzel sözler, övgüler sizlere…

Oysa düşünün şöyle bir lâtif insanlar
Ben de varım bu dünyada
Onların veremediklerinin nicesini
Sizler için yapıyorum da değilsiniz farkında
Övgü dolu sözler etmeseniz de adımı duyunca
Suratımı buruşturmayın ne olur!


5 Ocak 2015 Pazartesi


LÜTFEN

Lütfen,
Lütfenini
Esirgeme
Esirgeyenden de
Esirgeme
Lütfenini
Lütfen.

Hassas ol
Ama kızma
Duyur da
Kızmadan.

Dokun
Hisset
Bakma da
Gör,
Gör lütfen.

Lütfen
Esirgeme,
Esirgeme
Lütfen,
Gülüşünü benden.

***
GÜZEL SÖZ
Çölü güzel yapan şeyi bir yerlerden su akıyor olmasıdır.( Saint Antoine de Exupery)

3 Ocak 2015 Cumartesi


BRAVO DENİZ TOPRAK’A

Deniz Toprak televizyon kanallarının birinde program yapan genç bir Türk halk müziği sanatçısı.
Pek çok güzelliğe imza atıyor.
Dün de bir güzelliğe imza attı.
Bir duayeni ( duayen: Bir meslekte yaşça ve kıdemce büyük olan) bir divayı ( diva: sanatta üstün yetenekleri olan kadın sanatçı, çok sevilen, sayılan) anımsadı, anımsattı.. Maalesef, pek çoğumuz birini kaybettiğimiz zaman anımsıyoruz. Onun için methiyeler diziyor ah vah ediyoruz. Oysa insan yaşarken ya da yitirilmeden, yanımızdan uzaklaşmadan anımsanmalı. Deniz Toprak bir kez daha bunu yaptı, kutlamak gerekir.
Muzaffer ( Kıvılcım) Akgün’ü özlemişiz.
Muzaffer Akgün de kim diyenlere ) değil Muzaffer Akgün gibi bir ismi unutanlara garip garip bakmak gerekir.
Birkaç şarkı ezberleyen kanal kanal dolaşan ve adına sanatçı denilen, milyonlar kazanan gençleri ekranlarda görmek, dinlemek elbette ki hoş ama ayda yılda bir de olsa artık köşelerine çekilmek zorunda bırakılan sanatçıları da ekranlarda görmek güzel.
İlk altın plak armağanını kazanan, “Eledim Eledim” türlüsü ile herkesi duygulandırırken “ Çakmağı Çak Çıramı yandırmamışam”” türlüsü ile dilmeyenlerini coşturan Muzaffer Akgün’ü hatırlayarak hem onu hem de onu sevenlerin gönüllerini fetheden Deniz Toprak’a bravo.

***

GÜZEL SÖZ: Marifet iltifata tabidir. (Atasözü

SAPTAMA

Çünkü onu o
En güçsüz anında yakaladı
Kader inancı ya da inançsızlığı
Onu ayakta bıraktı!

2 Ocak 2015 Cuma

VAKTİM OLMADI

Yarım saatlik bir zamanda yapılabilirdi dediği
Bir gün, bir hafta, on yedi gün bekledi
Sonra, utana sıkıla dedi:
“Ağabey verdiğim yazıyı inceleyebildiniz mi?”

Aldığı cevap yıktı onu
Demek bu kadar değersizdi onun gözünde
Demek ki insan yerine konulmuyordu hiç
Keşke, beğenmediğini söyleseydi
Keşke, vazgeç bu sevdadan deseydi
Keşke, yazdıkların kötünün de kötüsü deseydi de
Keşke, vaktim olmadı daha, bakamadım demeseydi.

***
GÜZEL SÖZ: Büyük düşünceler her zaman yürekten doğarlar.( M.Vaurvenargues)