GÜZEL SÖZLER
1- İnsan babasına borçlu olduğu saygıyı ancak baba olduğu zaman duyar.
Goethe
2- Talih, bilgisizliğimizin ikinci adıdır.
Leslie Stephens
3- Eğri olanın gölgesi de eğridir.
Hz.Ali
5- Kuş uçtuktan sonra kafesin kapısını kapamak ne işe yarar?
Thedor Fontane
6- Boş kap, dolu fıçıdan daha çok ses çıkartır.
John Lyly
7- Ağılda oğlak doğunca, derede otu biter.
Kaşgarlı Mahmut
8- İç okunmadan dış okunmaz.
Naci Aydoğan
9- Şiir büyük zekaların rüyalarıdır.
Lamartine
10- Kral olsun, köylü olsun, evinde huzura kavuşan dünyanın en mutlu insanıdır.
Petain
11- Kılıcın yapamadığını adalet yapar.
Kanuni Sultan Süleyman
12- Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir.
Moliere
13- Zevke esir olan değil hâkim olan mesuttur.
Aristippas
14- Bir millet için faydalı olan şey, o milletin tabiatına ve bünyesine uygun olandır.
Eflatun
15- Korku yalan doğurur.
Dostoyevski
25 Ocak 2011 Salı
24 Ocak 2011 Pazartesi
KARNE ÖNCESİ SOHBETİ
Birkaç gün sonra büyük bir olasılıkla hemen hemen tüm televizyon kanallarında konuşulacak bir konu var. Evet, psikologlar, psikiyatrlar eğitimciler ya bir haber spikerinin ya da bir başka bir program sunucusunun karşısında beş aşağı on yukarı şu soruya cevap verecekler:
- Sayın………., karnesinde kırık ya da kırıklar olan talebelere nasıl davranmalıyız
veliler olarak? Şimdi, şunu diyebilirsiniz,” Böyle bir konunun konuşulmasının neresi kötü? Bu konuda pek çok aile çocuğuna yanlış davranıyor, onları uyarmak gerekmiyor mu?”
Yukarıdaki iki soruya da, buna benzer sorulara da aklıselim herkesin vereceği cevap belli. Evet.
Şüphe yok ki televizyon büyük bir eğitim aracıdır. Ondan yararlanılabildiği kadar yararlanmak lazımdır. Her sene sebebi ne olursa karneler yüzünden sıkıntı yaşayan çocuklar, gençler, aileler var. Onlara bir şeyler söylemek, onları aydınlatmak da hakikaten güzel. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak..
Bu mevzunun ancağı şurada: Televizyonlarda bu konu konuşulurken, çocuklar karnelerini almış oluyorlar umumiyetle. Aileler söyleyeceklerini söylemiş oluyorlar. Yani testi kırılmış oluyor. Bu konu bugün konuşulsa, yarın konuşulsa, karneler alınmadan bir gün önce konuşulsa ve konu ile ilgili herkesin dinlenmesi sağlansa fevkalade faydalı olabilir. Karneler alınmış söylenecekler söylenilmiş tepkiler gösterilmiş kerli ferli insanların yok şöyleydi yok böyleydi demeleri birazcık zaman israfı oluyor, konuşmadan temin edilebilecek faydayı en aza indirgiyor.
Haddizatında anne babalar, öğrenci velileri zaman zaman çocuklarının okudukları okullarda “zorunlu bilgilendirmeye” tutulmalıdır. Zorunlu bilgilendirme olmalıdır çünkü zorunluluk olmadığı sürece bazı şeyleri yapmaya hevesli insanlarımızın sayısının fazla olduğunu söylemek pek de olanaklı değil.
Evet, zaman zaman anne babalar okullarda “ zorunlu eğitime “ tabii tutulmalıdır. Bunların ilki de okullar açılırken yapılmalıdır.
Anne babalara, her çocuğun her konuda farklı olabileceği üzerine basa basa anlatılmalıdır. Bazı çocukların bir konuyu bir kez okuyunca bazı çocukların beş kez okuyunca anlayabileceği ebevynlere izah edilerek amacın onlarda ( öğrencilerde) var olan kapasiteyi en yükseğe çıkartabilmek olduğu izah edilerek bunun için neler yapılabileceği açıklanmalıdır. Öğretmenlerin sınıflarda orta bir yol takip etmek zorunda oldukları onlara açıklanmalı, çocuklarını iyi tanımaları gerektiği hususu özellikle vurgulanmalıdır. Bazı öğrenciler için “ 4” ün bile başarısızlık olarak addedilebileceği halde bazı öğrenciler için ”2” nin iyi bir not olabileceği – ki onlara niye notun 3 demek fayda değil zarar getirebilir- gerçeğini ailelerin kabul etmesi gerektiği onlara izah edilmeli ve de kabul ettirilmelidir. Süregelen eğitim-öğretim süreci içerisinde önemli olanın öğrencinin başkalarını değil kendilerini geçmesi gerektiği hakikati hem velilere hem öğrencilere benimsetilmelidir.
Öğrenci kapasitelerinin değişik olduğu, her öğrencinin ilgi alanının farklı olduğu ve de mutluluğun mutlak surette yüksek nottan, okumaktan geçmediği ailelere ikna edici bir şekilde anlatılırsa ve de ailelerin bu hakikatleri kabul etmesi sağlanırsa hiç kuşku yok ki aile de öğrenci de daha mutlu olur ve her iki tarafta önünü daha iyi görebilir.
Unutmamalıdır ki insan yaşamında çoğu kez gönülden geçenler başka, hakikatler başkadır. İkisini harmanlayarak orta yolu bulmak da en güzeli olsa gerek.
Birkaç gün sonra büyük bir olasılıkla hemen hemen tüm televizyon kanallarında konuşulacak bir konu var. Evet, psikologlar, psikiyatrlar eğitimciler ya bir haber spikerinin ya da bir başka bir program sunucusunun karşısında beş aşağı on yukarı şu soruya cevap verecekler:
- Sayın………., karnesinde kırık ya da kırıklar olan talebelere nasıl davranmalıyız
veliler olarak? Şimdi, şunu diyebilirsiniz,” Böyle bir konunun konuşulmasının neresi kötü? Bu konuda pek çok aile çocuğuna yanlış davranıyor, onları uyarmak gerekmiyor mu?”
Yukarıdaki iki soruya da, buna benzer sorulara da aklıselim herkesin vereceği cevap belli. Evet.
Şüphe yok ki televizyon büyük bir eğitim aracıdır. Ondan yararlanılabildiği kadar yararlanmak lazımdır. Her sene sebebi ne olursa karneler yüzünden sıkıntı yaşayan çocuklar, gençler, aileler var. Onlara bir şeyler söylemek, onları aydınlatmak da hakikaten güzel. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak..
Bu mevzunun ancağı şurada: Televizyonlarda bu konu konuşulurken, çocuklar karnelerini almış oluyorlar umumiyetle. Aileler söyleyeceklerini söylemiş oluyorlar. Yani testi kırılmış oluyor. Bu konu bugün konuşulsa, yarın konuşulsa, karneler alınmadan bir gün önce konuşulsa ve konu ile ilgili herkesin dinlenmesi sağlansa fevkalade faydalı olabilir. Karneler alınmış söylenecekler söylenilmiş tepkiler gösterilmiş kerli ferli insanların yok şöyleydi yok böyleydi demeleri birazcık zaman israfı oluyor, konuşmadan temin edilebilecek faydayı en aza indirgiyor.
Haddizatında anne babalar, öğrenci velileri zaman zaman çocuklarının okudukları okullarda “zorunlu bilgilendirmeye” tutulmalıdır. Zorunlu bilgilendirme olmalıdır çünkü zorunluluk olmadığı sürece bazı şeyleri yapmaya hevesli insanlarımızın sayısının fazla olduğunu söylemek pek de olanaklı değil.
Evet, zaman zaman anne babalar okullarda “ zorunlu eğitime “ tabii tutulmalıdır. Bunların ilki de okullar açılırken yapılmalıdır.
Anne babalara, her çocuğun her konuda farklı olabileceği üzerine basa basa anlatılmalıdır. Bazı çocukların bir konuyu bir kez okuyunca bazı çocukların beş kez okuyunca anlayabileceği ebevynlere izah edilerek amacın onlarda ( öğrencilerde) var olan kapasiteyi en yükseğe çıkartabilmek olduğu izah edilerek bunun için neler yapılabileceği açıklanmalıdır. Öğretmenlerin sınıflarda orta bir yol takip etmek zorunda oldukları onlara açıklanmalı, çocuklarını iyi tanımaları gerektiği hususu özellikle vurgulanmalıdır. Bazı öğrenciler için “ 4” ün bile başarısızlık olarak addedilebileceği halde bazı öğrenciler için ”2” nin iyi bir not olabileceği – ki onlara niye notun 3 demek fayda değil zarar getirebilir- gerçeğini ailelerin kabul etmesi gerektiği onlara izah edilmeli ve de kabul ettirilmelidir. Süregelen eğitim-öğretim süreci içerisinde önemli olanın öğrencinin başkalarını değil kendilerini geçmesi gerektiği hakikati hem velilere hem öğrencilere benimsetilmelidir.
Öğrenci kapasitelerinin değişik olduğu, her öğrencinin ilgi alanının farklı olduğu ve de mutluluğun mutlak surette yüksek nottan, okumaktan geçmediği ailelere ikna edici bir şekilde anlatılırsa ve de ailelerin bu hakikatleri kabul etmesi sağlanırsa hiç kuşku yok ki aile de öğrenci de daha mutlu olur ve her iki tarafta önünü daha iyi görebilir.
Unutmamalıdır ki insan yaşamında çoğu kez gönülden geçenler başka, hakikatler başkadır. İkisini harmanlayarak orta yolu bulmak da en güzeli olsa gerek.
23 Ocak 2011 Pazar
17 Ocak 2011 Pazartesi
ŞİİR VE ŞAİR ÜZERİNE BİR MÜTALAA
Sır dolu bir dünya mı şiir
Yoksa gerçeği yansıtan bir ayna mı?
Her okuyan kendine özgü bir mana mı çıkartmalı bir şiirden
Yoksa şiir, okuyanı yok mu etmeli kendinde
Kelimeler mi nüfuz etmeli şiire
Şiir mi ayrışmalı kelimelerden
Sahi,
Hayal dünyası ile mi sarmaş dolaş olmalı şiir
Okurla mı yoksa şairle mi kucaklaşmalı
Şiiri özgür mü bırakmalı da
Şaire mi ket vurmalı,
Yoksa kelimelerin önüne set kurup
Seti aşan kelimelerden şiir mi oluşturmalı
Şiir mi kendini yazanda güzel duygular uyandırmalı
Yoksa okuyan mı şiirden haz almalı
Sahi
Şairin bol olduğu bir ülkede şiir fukarası mı olmalı
Yoksa, yoksa
Şiirin bol olduğu bir ülkede bir şair mi olmalı?
Sır dolu bir dünya mı şiir
Yoksa gerçeği yansıtan bir ayna mı?
Her okuyan kendine özgü bir mana mı çıkartmalı bir şiirden
Yoksa şiir, okuyanı yok mu etmeli kendinde
Kelimeler mi nüfuz etmeli şiire
Şiir mi ayrışmalı kelimelerden
Sahi,
Hayal dünyası ile mi sarmaş dolaş olmalı şiir
Okurla mı yoksa şairle mi kucaklaşmalı
Şiiri özgür mü bırakmalı da
Şaire mi ket vurmalı,
Yoksa kelimelerin önüne set kurup
Seti aşan kelimelerden şiir mi oluşturmalı
Şiir mi kendini yazanda güzel duygular uyandırmalı
Yoksa okuyan mı şiirden haz almalı
Sahi
Şairin bol olduğu bir ülkede şiir fukarası mı olmalı
Yoksa, yoksa
Şiirin bol olduğu bir ülkede bir şair mi olmalı?
13 Ocak 2011 Perşembe
NASİHAT ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
İmkan olsa da ondan bahsederken bir çırpıda olumsuz pek çok niteliği ardı ardına sıraladığınız, yanlış davranışlarından ötürü pek de keyif almadığınız, not olarak “sıfır” verdiğiniz bir kişi ile birbirinizi tanımadan hal yarenliği etme fırsatı yakalasanız, yani ön yargısız, büyük bir olasılıkla söylediği her şeyin altına imzanızı atarsınız. Onun söylediklerinden ilham alarak kendinize çeki düzen verme kararı bile verebilir, “ Haklısın geçmişi silip yarınlara bakmakta fayda var.” diyebilirsiniz. Sohbetin mevzuna göre zaman zaman da ” tabii ya, yani, bence… “ gibi bir girizgâhtan sonra atasözlerinden, özlü sözlerden, deyimlerden uygun olanı da içine katarak cümlenizi öyle ya da böyle nihayete erdirebilirsiniz.
“ Zararın neresinden dönersen kardır.”
“Elbette, varacağın yeri saptamamışsan yelkenliye binmeden, hiçbir rüzgâr sana yardım edemez.”
“ Ağlamayan bebeye meme vermezler.”
“ İnsan sadece kendi deneyimlerden değil başkalarının deneyimlerinden de ders çıkartmalıdır.”
“ Saygının yüzde ellisinden fazlasının kaynağı korkudur.”
“ İstenmeyen aş ya karın ağrıtır ya baş.”
“ Taşıma suyla değirmen ne zamana kadar döner?“
“ Alışmışız azizim, armut piş ağzıma düş.”
“ Elbette boşa dememişler, insanlar kılık kıyafetleri ile karşılanırlar ama insanlıkları ile uğurlanırlar, dikkat etmek lazım.”
“ Perşembenin gelişi çarşambadan belli, ben mi anlatamıyorum o mu anlamıyor ya da anlamak istemiyor.”
“ Boş ver, boş ver deliyi boylasın yalıyı…”
“ Kös kös nereye kadar. Değil mi?”
“ Kendine yapılmasını istenmediğini başkasına yapma.”
Nasihat, insanların duymaktan pek de haz etmedikleri bir şeydir. En küçük insandan (yaşça) en büyük insana kadar, hatırı sayılır kadar çok, pek çok insan nasihat almaya başlayınca içinden de olsa “ ya sabır” çekmeye başlar. Belli belirsiz dudakları kıpırdar: Benim aklım yok sanki nasihat verene bak sen.” der.
Ve de genellikle de genç insanlar, özellikle ebeveynlerinin öğütleri karşısında sinirlenirler, söylenenlerin doğru olduğunu ve böyle bir nasihati hak ettiklerini bilmelerine rağmen kendilerinden istenilenlerin tam zıddını yapabilirler, kendilerine zarar verebileceğini bile bile.
İnsanoğlunu anlamak pek de kolay değildir. Belki de hayatın tadı tuzudur bu. Nasihat dinlemekten keyif almayan insanlardan tamamına yakını eline fırsat geçer geçmez nasihate başlar. Bu, direkt olduğu gibi endirekt de olabilir:
“ Dilini biraz törpüle... Unutma ki kılıç yarası iyileşir dil yarası iyileşmez.”
“ İyi hoş da, üzerine de alınma ne olur, Sultanahmet'te dilendi, Ayasofya’da dağıttı senin gibi. .”
“ Azizim, başkalarını bu kadar düşünme. Bak, sen öldükten sonra mezarının başına gelip haykıracağım, demedim mi ben sana yemeyene yiyiverirler giymeyene giyiverirler diye..."
“ Şunu unutuyorsun zaman zaman sen. Ne demiş büyüklerimiz, aç bırakma hırsız çok söyleme arsız edersin. “
Nasihat etmek belki de bir gereksinim. Hayat kavgasının içinde insanlar yaptıklarının, yaşadıklarının tam manasıyla farkına varamayabiliyorlar. Oysa tarafsız bir göz yapılanları daha iyi analiz edilebiliyor, ekilenleri dolayısıyla da biçilecekleri görebiliyor ve de belki “ Ben sana dememiş miydim” keyfini yaşamak, belki de gördüğü halde uyarı yapmamanın rahatsızlığını hissetmemek için nasihat vermekten kendini alıkoyamıyor.
Nasihat edilenin, nasihatten hoşlanmıyor olmasının sebeplerinden biri aklının yol göstericiliğine, neyin yanlış neyin doğru olduğunu bilmesine rağmen, kazandığı deneyimlere ve de başkalarının yaşadıklarından yapmış olduğu çıkarımlara rağmen nasihat edilir olma konumuna düşmüş olması olabilir.
Herhalde bütün mesele şu: Önemli olan doğruları bilmek değil, doğruları uygulamaktır ve de herhalde uygulama, bilmekten çok çok daha zordur. Söz misali, trafikte hatalı sollamanın ölümle bitebileceğini, alkollü iken araç kullanılmaması gerektiğini, hızın felaket getirdiğini her ehliyet sahibi bilir ve onu bilenlerden bazıları bildiğini ya da bildiklerini uygulamadığı için bir yerde ya yaşamdan kopar ya da yaşamdan kopartır. Her çalışan, daha yukarılara çıkmak için neler yapması gerektiğini bilir, bunları yapmadığı için de ilerleyen yıllarda başkalarına neler yapması gerektiği hususunda nasihat verir.
Rastgele yüz insan seçin, “ İyi insan iyi vatandaş” konusunda yazılı bir anlatım çalışması yaptırın, onların yazdıklarını okurken gözleriniz dolar, işte iyi insan bu, iyi vatandaş bu dersiniz ama ne yazık ki “ işte bu” dediklerinizden bazıları, belki de çoğu için pek çok insan “ İnsan demeye bin şahit ister” demektedir ya da onların başları devletle az ya da çok beladadır.
İmkan olsa da ondan bahsederken bir çırpıda olumsuz pek çok niteliği ardı ardına sıraladığınız, yanlış davranışlarından ötürü pek de keyif almadığınız, not olarak “sıfır” verdiğiniz bir kişi ile birbirinizi tanımadan hal yarenliği etme fırsatı yakalasanız, yani ön yargısız, büyük bir olasılıkla söylediği her şeyin altına imzanızı atarsınız. Onun söylediklerinden ilham alarak kendinize çeki düzen verme kararı bile verebilir, “ Haklısın geçmişi silip yarınlara bakmakta fayda var.” diyebilirsiniz. Sohbetin mevzuna göre zaman zaman da ” tabii ya, yani, bence… “ gibi bir girizgâhtan sonra atasözlerinden, özlü sözlerden, deyimlerden uygun olanı da içine katarak cümlenizi öyle ya da böyle nihayete erdirebilirsiniz.
“ Zararın neresinden dönersen kardır.”
“Elbette, varacağın yeri saptamamışsan yelkenliye binmeden, hiçbir rüzgâr sana yardım edemez.”
“ Ağlamayan bebeye meme vermezler.”
“ İnsan sadece kendi deneyimlerden değil başkalarının deneyimlerinden de ders çıkartmalıdır.”
“ Saygının yüzde ellisinden fazlasının kaynağı korkudur.”
“ İstenmeyen aş ya karın ağrıtır ya baş.”
“ Taşıma suyla değirmen ne zamana kadar döner?“
“ Alışmışız azizim, armut piş ağzıma düş.”
“ Elbette boşa dememişler, insanlar kılık kıyafetleri ile karşılanırlar ama insanlıkları ile uğurlanırlar, dikkat etmek lazım.”
“ Perşembenin gelişi çarşambadan belli, ben mi anlatamıyorum o mu anlamıyor ya da anlamak istemiyor.”
“ Boş ver, boş ver deliyi boylasın yalıyı…”
“ Kös kös nereye kadar. Değil mi?”
“ Kendine yapılmasını istenmediğini başkasına yapma.”
Nasihat, insanların duymaktan pek de haz etmedikleri bir şeydir. En küçük insandan (yaşça) en büyük insana kadar, hatırı sayılır kadar çok, pek çok insan nasihat almaya başlayınca içinden de olsa “ ya sabır” çekmeye başlar. Belli belirsiz dudakları kıpırdar: Benim aklım yok sanki nasihat verene bak sen.” der.
Ve de genellikle de genç insanlar, özellikle ebeveynlerinin öğütleri karşısında sinirlenirler, söylenenlerin doğru olduğunu ve böyle bir nasihati hak ettiklerini bilmelerine rağmen kendilerinden istenilenlerin tam zıddını yapabilirler, kendilerine zarar verebileceğini bile bile.
İnsanoğlunu anlamak pek de kolay değildir. Belki de hayatın tadı tuzudur bu. Nasihat dinlemekten keyif almayan insanlardan tamamına yakını eline fırsat geçer geçmez nasihate başlar. Bu, direkt olduğu gibi endirekt de olabilir:
“ Dilini biraz törpüle... Unutma ki kılıç yarası iyileşir dil yarası iyileşmez.”
“ İyi hoş da, üzerine de alınma ne olur, Sultanahmet'te dilendi, Ayasofya’da dağıttı senin gibi. .”
“ Azizim, başkalarını bu kadar düşünme. Bak, sen öldükten sonra mezarının başına gelip haykıracağım, demedim mi ben sana yemeyene yiyiverirler giymeyene giyiverirler diye..."
“ Şunu unutuyorsun zaman zaman sen. Ne demiş büyüklerimiz, aç bırakma hırsız çok söyleme arsız edersin. “
Nasihat etmek belki de bir gereksinim. Hayat kavgasının içinde insanlar yaptıklarının, yaşadıklarının tam manasıyla farkına varamayabiliyorlar. Oysa tarafsız bir göz yapılanları daha iyi analiz edilebiliyor, ekilenleri dolayısıyla da biçilecekleri görebiliyor ve de belki “ Ben sana dememiş miydim” keyfini yaşamak, belki de gördüğü halde uyarı yapmamanın rahatsızlığını hissetmemek için nasihat vermekten kendini alıkoyamıyor.
Nasihat edilenin, nasihatten hoşlanmıyor olmasının sebeplerinden biri aklının yol göstericiliğine, neyin yanlış neyin doğru olduğunu bilmesine rağmen, kazandığı deneyimlere ve de başkalarının yaşadıklarından yapmış olduğu çıkarımlara rağmen nasihat edilir olma konumuna düşmüş olması olabilir.
Herhalde bütün mesele şu: Önemli olan doğruları bilmek değil, doğruları uygulamaktır ve de herhalde uygulama, bilmekten çok çok daha zordur. Söz misali, trafikte hatalı sollamanın ölümle bitebileceğini, alkollü iken araç kullanılmaması gerektiğini, hızın felaket getirdiğini her ehliyet sahibi bilir ve onu bilenlerden bazıları bildiğini ya da bildiklerini uygulamadığı için bir yerde ya yaşamdan kopar ya da yaşamdan kopartır. Her çalışan, daha yukarılara çıkmak için neler yapması gerektiğini bilir, bunları yapmadığı için de ilerleyen yıllarda başkalarına neler yapması gerektiği hususunda nasihat verir.
Rastgele yüz insan seçin, “ İyi insan iyi vatandaş” konusunda yazılı bir anlatım çalışması yaptırın, onların yazdıklarını okurken gözleriniz dolar, işte iyi insan bu, iyi vatandaş bu dersiniz ama ne yazık ki “ işte bu” dediklerinizden bazıları, belki de çoğu için pek çok insan “ İnsan demeye bin şahit ister” demektedir ya da onların başları devletle az ya da çok beladadır.
6 Ocak 2011 Perşembe
BİNDİK BİR ALAMATE…
“Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” diye bir söz vardır malum.
Türkiye değişiyor.
Kimine göre doğal bir süreç.
Kimine göre bazı güçlerin kasti gayretlerinin yavaş yavaş meyvelerini toplama aşaması.
Bir zamanlar toplu taşıma araçlarında, genç biri, kendinden yaşça büyük birinin ayakta yolculuk yaparken oturmayı kendine zül sayardı.
Sonraları, yaşlı insana, hamileye yer vermemek için, onu görmemezliğe ( !) gelmeye başladı bazı genç insanlar, ya dışarıya bakar oldular ya da uyur numarası yapmaya başladılar.
Bugünlerde ( istisnalar kaideyi bozmaz) ise ihtiyar beyler ve hanımlar, hamileler ayakta yolculuk yaparlarken genç insanlar rahatlıkla, bacaklarını da aça aça, koltuklarda oturabilir duruma geldiler.
Kazara uyardınız mı da, cevaplar belli:
“ Eşitlik var”
“ Burası toplu taşıma aracı, keyfine düşkün olan, taksiye biner.
“ Sen onun avukatı mısın?”
“ İki durak sonra iniyorum zaten.”
“ Hangi çağda yaşıyoruz yaaaa’”
Neden acaba?
Aşağıdaki manzaralara son zamanlarda daha sık rastlanmıyor mu sizce?
Baba, anne, evin bir büyüğü koltuğunda oturmuş televizyon seyrediyor. Evin delikanlısı ya da genç kızı bacağında şort, ayakları çorapsız ve de ayaklarının tabanını büyüklere doğru uzatmış, gazeteye bakıyor. Bu kadar rahat…
Evdekilerden biri, televizyonlardaki “çocuklarınız rahat hareket etsin, onu yapma bunu yapmalarla onları sıkmayın” telkinlerinden fazla etkilenmediyse ” Yavrum biraz daha saygılı olsan büyüklerine ” uyarısında kazara bulunsa, cevap hazır.” Saygı bu mu ya!”
Saygı ne? Üzerinde biraz düşünülmesi gerekmiyor mu?
Cinsel espri ve küfür olmadan komedi olmaz düşüncesinde olanların hazırladıkları seyircili televizyon paradilerindeki (skeçlerindeki) , cinsel içerikli esprileri (!) seyircilerin avuçları patlayıncaya kadar kahkahalarla alkışlamaları- belki de yönetmenin yönlendirmesi ile alkışlattırılmaları- ( bunların arasında muhakkak ki anne-kız-erkek kardeş- kız kardeş-baba, beraberce izleyenlerde var) bir yana, çoluk çocuk ailece, yüzleri kızarmadan, rahatsızlık duymadan izleyen Türk seyircisinin sayısında inanılmaz bir artış yok mu? Dizilerde, yüzeysiz cinsel esprilerle bu kadar yüz göz olan genç beyinlerin yarınlarda nasıl sorunlarla karşımıza çıkacağını bilmek perşembenin gelişini çarşambadan bilmek midir?
Özellikle öğrenci ve gençlik dizilerinde, kitap okuyan, öğretmenlerine, arkadaşlarına saygı gösteren, bir öğrenciye rastlamak olanaklı mı? Örf ve adetlerimizden güzel örnekler veren, Türklük içeren, atalarımızın yaptığı güzel işleri tanıtan parçalar dizi bölümleri arasına serpiştirilmiş mi hiç? Bu dizilerde geçen “ saygı, sevgi, hak hukuk, iyi niyet, çalışmak, dürüstlük, hoş görü, kitap, sabır ” kelimelerinin toplam sayısı “ aşkım” kelimesinin, cinsel içerikli kelimelerin, onda birine, elli de birine yaklaşabiliyor mu?
Çocuğumu okuması için başka şehre göndersem mi göndermesem mi ikileminde kalan ailelerin yürekleri ağızlarına gelmiyor mu bu dizileri seyrettikçe acaba?
Sizce bir öğrencisini yanlış bir davranışından ötürü uyaran bir öğretmene o öğrencinin velisi, “ Hocam, çocuğumun onurunu kırmışsın.” diye çıkışıyor mu yoksa “Çocuğumu uyarmışsınız, sağ olun mu?” diyor. Bu eskiden nasıldı, anımsamaya çalışın bir.
Evlenme programlarına çıkan beyefendiler ya da hanımefendilerin evlenmek istedikleri
kişide aradıkları özelliklerin başında “ dürüstlük ve ahlak “ geliyor. Bir toplumda dürüstlüğün ve ahlakın aranılan bir özellik haline gelmesi o toplum için ciddi bir tehlike değil mi?
Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. Allah sonumuzu hayır getirsin…
“Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” diye bir söz vardır malum.
Türkiye değişiyor.
Kimine göre doğal bir süreç.
Kimine göre bazı güçlerin kasti gayretlerinin yavaş yavaş meyvelerini toplama aşaması.
Bir zamanlar toplu taşıma araçlarında, genç biri, kendinden yaşça büyük birinin ayakta yolculuk yaparken oturmayı kendine zül sayardı.
Sonraları, yaşlı insana, hamileye yer vermemek için, onu görmemezliğe ( !) gelmeye başladı bazı genç insanlar, ya dışarıya bakar oldular ya da uyur numarası yapmaya başladılar.
Bugünlerde ( istisnalar kaideyi bozmaz) ise ihtiyar beyler ve hanımlar, hamileler ayakta yolculuk yaparlarken genç insanlar rahatlıkla, bacaklarını da aça aça, koltuklarda oturabilir duruma geldiler.
Kazara uyardınız mı da, cevaplar belli:
“ Eşitlik var”
“ Burası toplu taşıma aracı, keyfine düşkün olan, taksiye biner.
“ Sen onun avukatı mısın?”
“ İki durak sonra iniyorum zaten.”
“ Hangi çağda yaşıyoruz yaaaa’”
Neden acaba?
Aşağıdaki manzaralara son zamanlarda daha sık rastlanmıyor mu sizce?
Baba, anne, evin bir büyüğü koltuğunda oturmuş televizyon seyrediyor. Evin delikanlısı ya da genç kızı bacağında şort, ayakları çorapsız ve de ayaklarının tabanını büyüklere doğru uzatmış, gazeteye bakıyor. Bu kadar rahat…
Evdekilerden biri, televizyonlardaki “çocuklarınız rahat hareket etsin, onu yapma bunu yapmalarla onları sıkmayın” telkinlerinden fazla etkilenmediyse ” Yavrum biraz daha saygılı olsan büyüklerine ” uyarısında kazara bulunsa, cevap hazır.” Saygı bu mu ya!”
Saygı ne? Üzerinde biraz düşünülmesi gerekmiyor mu?
Cinsel espri ve küfür olmadan komedi olmaz düşüncesinde olanların hazırladıkları seyircili televizyon paradilerindeki (skeçlerindeki) , cinsel içerikli esprileri (!) seyircilerin avuçları patlayıncaya kadar kahkahalarla alkışlamaları- belki de yönetmenin yönlendirmesi ile alkışlattırılmaları- ( bunların arasında muhakkak ki anne-kız-erkek kardeş- kız kardeş-baba, beraberce izleyenlerde var) bir yana, çoluk çocuk ailece, yüzleri kızarmadan, rahatsızlık duymadan izleyen Türk seyircisinin sayısında inanılmaz bir artış yok mu? Dizilerde, yüzeysiz cinsel esprilerle bu kadar yüz göz olan genç beyinlerin yarınlarda nasıl sorunlarla karşımıza çıkacağını bilmek perşembenin gelişini çarşambadan bilmek midir?
Özellikle öğrenci ve gençlik dizilerinde, kitap okuyan, öğretmenlerine, arkadaşlarına saygı gösteren, bir öğrenciye rastlamak olanaklı mı? Örf ve adetlerimizden güzel örnekler veren, Türklük içeren, atalarımızın yaptığı güzel işleri tanıtan parçalar dizi bölümleri arasına serpiştirilmiş mi hiç? Bu dizilerde geçen “ saygı, sevgi, hak hukuk, iyi niyet, çalışmak, dürüstlük, hoş görü, kitap, sabır ” kelimelerinin toplam sayısı “ aşkım” kelimesinin, cinsel içerikli kelimelerin, onda birine, elli de birine yaklaşabiliyor mu?
Çocuğumu okuması için başka şehre göndersem mi göndermesem mi ikileminde kalan ailelerin yürekleri ağızlarına gelmiyor mu bu dizileri seyrettikçe acaba?
Sizce bir öğrencisini yanlış bir davranışından ötürü uyaran bir öğretmene o öğrencinin velisi, “ Hocam, çocuğumun onurunu kırmışsın.” diye çıkışıyor mu yoksa “Çocuğumu uyarmışsınız, sağ olun mu?” diyor. Bu eskiden nasıldı, anımsamaya çalışın bir.
Evlenme programlarına çıkan beyefendiler ya da hanımefendilerin evlenmek istedikleri
kişide aradıkları özelliklerin başında “ dürüstlük ve ahlak “ geliyor. Bir toplumda dürüstlüğün ve ahlakın aranılan bir özellik haline gelmesi o toplum için ciddi bir tehlike değil mi?
Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. Allah sonumuzu hayır getirsin…
30 Aralık 2010 Perşembe
ŞANS ya da ŞANSIZLIK
Şans ya da şansızlık nedir?
Şans ya da şansızlık diye bir şey var mıdır yoksa bunlar insanlar için birer gizleme midir?
Sizce, bazılarının da iddia ettiği gibi şans ya da şansızlık birer kader midir?
Şansızlık başarısızlığa mazeret olabilir mi?
Şans sözcüğünü Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü” Mantıkla açıklanamayan rastlantısal olayların neden olduğu güç.”şeklinde tanımlıyor. Şansızlık da bunun tam tersi tabii ki.
Şans ya da şansızlığın yarattığı ya da şans ya da şansızlıkların neticelerini ortaya çıkarttığı sonuçlar üzerinde düşünmeli midir insan?
Şanstan şikâyet eden var mıdır pek bilinmez ama insanlar öyle olaylar yaşarlar ki zaman zaman, yani, onu şansızlık olarak adlandırmaktan başka yapılabilecek bir şey yoktur.
Şans ya da şansızlık… Hayatın her aşamasında her insanın başına gelebilir. Şansın başa gelmesi elbette hoştur ama ya şansızlık… Moral bozar, günü zehir edebilir hatta hatta hayatının gidişatını kökten değiştirebilir. Şimdi, şans da insan hayatının gidişatını yüz seksen derece değiştirebilir denilebilir ama şansızlığın değiştirmesi bir başkadır, arzu edilmez.
Şans ya da şansızlık… Doğumdan ölüme her an karşımıza çıkabilecek iki durum.
Bir iş yeri düşününüz. Mesai saat 9.00’da başlıyor ama bir kişi hariç uyan yok. Patron ya da müdür saat 11.00’e doğru geldiği için çalışanlarda 9.30’a doğru geliyorlar. Alışılmış, kimseye de bu durum garip gelmiyor.
Ve biri yıllardır saat 9.00’da hatta birkaç dakika kala işinin başında. Ona da alışılmış.
Ve bir gün bu kişi, diyelim ki adı Hasan, Hasan bir gün işe gitmek için evden çıkarken bina yöneticisi ile karşılaşıyor. Bina sorunlarından birini yönetici anlatmaya başlıyor, anlatıyor, anlatıyor, Hasan “ tamam tamam” nezaketsizliğini göstermiyor ama sık sık sık da saate bakarak bir şeyler ima etmeye çalışıyor. Nihayet yönetici anlıyor , “ Sizi tutmayayım, işe gidiyordunuz herhalde.” deyip onu serbest bırakıyor.
Hasan’ ın on dakikası gitmiştir. İşe zamanında yetişmesi olanaklı değildir yürüyerek. Bir taksi tutuyor. Biniyor trafiğin tıkanma olasılığını da düşünerek çok iyi bildiği bir ara sokağa yönlendiriyor şoförü. Ve biraz sonra, Hasan beyninden vurulmuşa dönüyor. Yol kazılmıştır. İleriye gitmek mümkün değildir. Bu dar yoldan epeyce bir geri geri gidilecektir. Sokağın başında bir işaret olsaydı bu yola girilmeyecek gene de saat 9.00’da iş yerinde olunabilecekti
Hasan, 9.21’gece iş yerinden içeri girer. Neredeyse bir yıldır saat 10.00’dan 11.00’den evvel işe gelmeyen patronun o gün erkene geleceği tutmuştur. Hasan’ı görünce saate bakar, saati işaret eder, “ Hayır ola, bu saatte…” der gibi başını iki yana sallar. Hasan’ın yerinde olmak ister miydiniz?
Bir öğretmen düşünün. Günlerden diyelim ki perşembe. Dışarıda. Okulda dersi var ama son saat. Bir ders. Dışarıda işleri vardır. Yapar. Yorulmuştur, oturur bir yerde bir kahve içer, gevşer. Eve gitmeye, üzerini değiştirmeye, kitaplarını dosyalarını almayı gözü yemez. Zaten bir ders saati vardır, o derste yapacakları da bellidir. Güngör Hoca yılların öğretmenidir, çantasız, dosyasız, , plansız programsız sınıfına girdiği vaka değildir…
Okula gider Güngör Hoca, kılık kıyafetine de pek özen göstermemiştir çünkü işini bitirdikten sonra eve dönmeyi planlamıştır evden çıkarken, birkaç dakika da gecikir velinin biri yüzünden, sınıfına çıkarken acele acele…
Okulda müfettişler vardır. Daha bir hafta okulda olacaklardır ama ( şans/şansızlık işte) biri Güngör Hoca ile derse girmek için hazırlanmıştır.
Müfettiş, Yakup Hoca’ya bir şey demez ama onu tepeden tırnağa “ Siz derse böyle mi giriyorsun” dercesine öyle bir süzer ki, Güngör Hoca perişan olur, ilk mektep talebesi gibi durumu mazeret olarak anlatmayı da onuruna yediremez. Onuru kırılır. Ertesi günü de istifasını verir.
Üç ailenin yedi ferdi Şemsi Bey’in otomobiline sıkışmaya çalıştıkları bir anda, Fahrettin Bey çıkagelir. “ Hayrola? “der. Pikniğe gideceklerdir… “ Durun” der,” Beni de bekleyin. “ Arabanın anahtarını alıp geleyim.” Beş dakika sonra da karısı ve kızı ile iner. Şemsi Bey’in arabasından da Tarık Bey’i on iki yaşındaki Murat’ı Şemsi Bey’in arabasından alır.
Ve piknik yerine varmalarına dakikalar kala Şemsi Bey’in kullandığı araba şarampole uçar. Otomobildeki herkes yaşamını yitirir.
2011’de inşallah , “ Bu kadarı da olmaz!” denilen şansızlıklar sizi bulmaz.
“İyi düşünelim hoş olalım.” güzel bir felsefedir.
2011 öncesi senelerin nüsbet ya da menfi kazanımları ile ileriye dönük atılacak hayırlı adımlar 2011’i tırmanmaya başlanılacak merdivenlerin ilk basamağı yapabilir.
2012’ye eriştiğinizde (inşallah) 2011!in muhasebesini yaparken “ 2011” benim için iyi bir yıl oldu, demeniz temennimdir. İYİ YILLAR…
Şans ya da şansızlık nedir?
Şans ya da şansızlık diye bir şey var mıdır yoksa bunlar insanlar için birer gizleme midir?
Sizce, bazılarının da iddia ettiği gibi şans ya da şansızlık birer kader midir?
Şansızlık başarısızlığa mazeret olabilir mi?
Şans sözcüğünü Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü” Mantıkla açıklanamayan rastlantısal olayların neden olduğu güç.”şeklinde tanımlıyor. Şansızlık da bunun tam tersi tabii ki.
Şans ya da şansızlığın yarattığı ya da şans ya da şansızlıkların neticelerini ortaya çıkarttığı sonuçlar üzerinde düşünmeli midir insan?
Şanstan şikâyet eden var mıdır pek bilinmez ama insanlar öyle olaylar yaşarlar ki zaman zaman, yani, onu şansızlık olarak adlandırmaktan başka yapılabilecek bir şey yoktur.
Şans ya da şansızlık… Hayatın her aşamasında her insanın başına gelebilir. Şansın başa gelmesi elbette hoştur ama ya şansızlık… Moral bozar, günü zehir edebilir hatta hatta hayatının gidişatını kökten değiştirebilir. Şimdi, şans da insan hayatının gidişatını yüz seksen derece değiştirebilir denilebilir ama şansızlığın değiştirmesi bir başkadır, arzu edilmez.
Şans ya da şansızlık… Doğumdan ölüme her an karşımıza çıkabilecek iki durum.
Bir iş yeri düşününüz. Mesai saat 9.00’da başlıyor ama bir kişi hariç uyan yok. Patron ya da müdür saat 11.00’e doğru geldiği için çalışanlarda 9.30’a doğru geliyorlar. Alışılmış, kimseye de bu durum garip gelmiyor.
Ve biri yıllardır saat 9.00’da hatta birkaç dakika kala işinin başında. Ona da alışılmış.
Ve bir gün bu kişi, diyelim ki adı Hasan, Hasan bir gün işe gitmek için evden çıkarken bina yöneticisi ile karşılaşıyor. Bina sorunlarından birini yönetici anlatmaya başlıyor, anlatıyor, anlatıyor, Hasan “ tamam tamam” nezaketsizliğini göstermiyor ama sık sık sık da saate bakarak bir şeyler ima etmeye çalışıyor. Nihayet yönetici anlıyor , “ Sizi tutmayayım, işe gidiyordunuz herhalde.” deyip onu serbest bırakıyor.
Hasan’ ın on dakikası gitmiştir. İşe zamanında yetişmesi olanaklı değildir yürüyerek. Bir taksi tutuyor. Biniyor trafiğin tıkanma olasılığını da düşünerek çok iyi bildiği bir ara sokağa yönlendiriyor şoförü. Ve biraz sonra, Hasan beyninden vurulmuşa dönüyor. Yol kazılmıştır. İleriye gitmek mümkün değildir. Bu dar yoldan epeyce bir geri geri gidilecektir. Sokağın başında bir işaret olsaydı bu yola girilmeyecek gene de saat 9.00’da iş yerinde olunabilecekti
Hasan, 9.21’gece iş yerinden içeri girer. Neredeyse bir yıldır saat 10.00’dan 11.00’den evvel işe gelmeyen patronun o gün erkene geleceği tutmuştur. Hasan’ı görünce saate bakar, saati işaret eder, “ Hayır ola, bu saatte…” der gibi başını iki yana sallar. Hasan’ın yerinde olmak ister miydiniz?
Bir öğretmen düşünün. Günlerden diyelim ki perşembe. Dışarıda. Okulda dersi var ama son saat. Bir ders. Dışarıda işleri vardır. Yapar. Yorulmuştur, oturur bir yerde bir kahve içer, gevşer. Eve gitmeye, üzerini değiştirmeye, kitaplarını dosyalarını almayı gözü yemez. Zaten bir ders saati vardır, o derste yapacakları da bellidir. Güngör Hoca yılların öğretmenidir, çantasız, dosyasız, , plansız programsız sınıfına girdiği vaka değildir…
Okula gider Güngör Hoca, kılık kıyafetine de pek özen göstermemiştir çünkü işini bitirdikten sonra eve dönmeyi planlamıştır evden çıkarken, birkaç dakika da gecikir velinin biri yüzünden, sınıfına çıkarken acele acele…
Okulda müfettişler vardır. Daha bir hafta okulda olacaklardır ama ( şans/şansızlık işte) biri Güngör Hoca ile derse girmek için hazırlanmıştır.
Müfettiş, Yakup Hoca’ya bir şey demez ama onu tepeden tırnağa “ Siz derse böyle mi giriyorsun” dercesine öyle bir süzer ki, Güngör Hoca perişan olur, ilk mektep talebesi gibi durumu mazeret olarak anlatmayı da onuruna yediremez. Onuru kırılır. Ertesi günü de istifasını verir.
Üç ailenin yedi ferdi Şemsi Bey’in otomobiline sıkışmaya çalıştıkları bir anda, Fahrettin Bey çıkagelir. “ Hayrola? “der. Pikniğe gideceklerdir… “ Durun” der,” Beni de bekleyin. “ Arabanın anahtarını alıp geleyim.” Beş dakika sonra da karısı ve kızı ile iner. Şemsi Bey’in arabasından da Tarık Bey’i on iki yaşındaki Murat’ı Şemsi Bey’in arabasından alır.
Ve piknik yerine varmalarına dakikalar kala Şemsi Bey’in kullandığı araba şarampole uçar. Otomobildeki herkes yaşamını yitirir.
2011’de inşallah , “ Bu kadarı da olmaz!” denilen şansızlıklar sizi bulmaz.
“İyi düşünelim hoş olalım.” güzel bir felsefedir.
2011 öncesi senelerin nüsbet ya da menfi kazanımları ile ileriye dönük atılacak hayırlı adımlar 2011’i tırmanmaya başlanılacak merdivenlerin ilk basamağı yapabilir.
2012’ye eriştiğinizde (inşallah) 2011!in muhasebesini yaparken “ 2011” benim için iyi bir yıl oldu, demeniz temennimdir. İYİ YILLAR…
9 Aralık 2010 Perşembe
Güzel Sözler
Her istediğini yapamıyorsan yapabileceğin şeyleri iste.
TERENCE
Şaka çok ciddi bir sanattır.
GEORGE BERNARD SHAW
Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil
CLAVDİUS
Hepimiz için bir dünya vardır. İyilikle kötülük, günahla suçsuzluk bu dünyanın içinde el ele yürür.
OSCAR WİLDE
İnsanın en büyük düşmanı doğrudan doğruya kendisidir.
ÇİÇERO
Talih bilgisizliğimizin ikinci adıdır.
LESLİE STEPHENS
İnsanlar yanlış yapabilirler, yalnız büyük insanlar yanlışlarını anlarlar
FERDİNAND VON KOTZEBUE
İnsan zevkin kölesi değil efendisi olmalıdır.
ARİSTOFANES
Affetmek güçlüyü daha güçlü yapar.
PUBLİLİUS SYRUS
İnsanı büyük ve küçük yapan kendi iradesidir.
SCHİLLER
İtimat edilmek sevilmekten daha büyük iltifattır.
GEORGE MAC DONALD
Kibir insanı mutluluktan uzaklaştırır.
LAMARTİNE
Her istediğini yapamıyorsan yapabileceğin şeyleri iste.
TERENCE
Şaka çok ciddi bir sanattır.
GEORGE BERNARD SHAW
Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil
CLAVDİUS
Hepimiz için bir dünya vardır. İyilikle kötülük, günahla suçsuzluk bu dünyanın içinde el ele yürür.
OSCAR WİLDE
İnsanın en büyük düşmanı doğrudan doğruya kendisidir.
ÇİÇERO
Talih bilgisizliğimizin ikinci adıdır.
LESLİE STEPHENS
İnsanlar yanlış yapabilirler, yalnız büyük insanlar yanlışlarını anlarlar
FERDİNAND VON KOTZEBUE
İnsan zevkin kölesi değil efendisi olmalıdır.
ARİSTOFANES
Affetmek güçlüyü daha güçlü yapar.
PUBLİLİUS SYRUS
İnsanı büyük ve küçük yapan kendi iradesidir.
SCHİLLER
İtimat edilmek sevilmekten daha büyük iltifattır.
GEORGE MAC DONALD
Kibir insanı mutluluktan uzaklaştırır.
LAMARTİNE
6 Aralık 2010 Pazartesi
GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE
Hoşça kal ciğerim, Allaha ısmarladık, dedim
Bay bay ( bye-bye) demek için açtıysa da ağzını
Asılan çehremi görünce, belki korktu
Belki Türk olduğunu anımsadı, belki de Türkçeden utandı
“Baaay “ çirkinliğinden vazgeçti; güle güle ciğerim, Allaha emanet, dedi.
Aklıma geldi celallendim gene bak
Dün de o malum kişi gene, mersi (merci) diyecek olmuştu amma
Çatınca kaşlarımı ben, vazgeçti Fransızlaşmaktan (!)
Gönül borcunu ödemek için
Teşekkür etti; sağ ol, dedi güzelleşti.
“Yaşa” yı “ yaşasın”ı unuttu çocuklar
Türk değil de İspanyol’muş gibi her biri, varsa “ole” yoksa “ole”
Bir de” tamam ya da oldu” yerine en basiti ile
Öyle bir “ okey” demeye başladı ki bazıları
Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık…
Eşin yerini de partner almaya başladı neden bilmem
Televizyonlarda varsa partner yoksa partner,
Kerli ferli insanların ağzında
Partner aşağı partner yukarı
Sanırsınız ki partner “ Bulunmaz Bursa kumaşı”
… Efendim, niye mi gülüyorum?
Biz böyleyiz,
Ağlanacak halimize güleriz.
Hoşça kal ciğerim, Allaha ısmarladık, dedim
Bay bay ( bye-bye) demek için açtıysa da ağzını
Asılan çehremi görünce, belki korktu
Belki Türk olduğunu anımsadı, belki de Türkçeden utandı
“Baaay “ çirkinliğinden vazgeçti; güle güle ciğerim, Allaha emanet, dedi.
Aklıma geldi celallendim gene bak
Dün de o malum kişi gene, mersi (merci) diyecek olmuştu amma
Çatınca kaşlarımı ben, vazgeçti Fransızlaşmaktan (!)
Gönül borcunu ödemek için
Teşekkür etti; sağ ol, dedi güzelleşti.
“Yaşa” yı “ yaşasın”ı unuttu çocuklar
Türk değil de İspanyol’muş gibi her biri, varsa “ole” yoksa “ole”
Bir de” tamam ya da oldu” yerine en basiti ile
Öyle bir “ okey” demeye başladı ki bazıları
Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık…
Eşin yerini de partner almaya başladı neden bilmem
Televizyonlarda varsa partner yoksa partner,
Kerli ferli insanların ağzında
Partner aşağı partner yukarı
Sanırsınız ki partner “ Bulunmaz Bursa kumaşı”
… Efendim, niye mi gülüyorum?
Biz böyleyiz,
Ağlanacak halimize güleriz.
2 Aralık 2010 Perşembe
AYI-DAYI
Af buyurunuz, herkes bilir herkes kullanır
Hendeği geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksin;
Böyle dediler, kabul ettik işimize geldiğinden belki
Karargah kurduk kapısının önünde
İkmal de de bulunduk
Frak da giydik
Dayı dayı, dedik
Alkışı da eksik etmedik;
Öpücüğü de...
Kızdıklarına taarruz ettik bizde acımasızca
Sevdikleri için alkış tuttuk nedenini bilmeden
Mahzunlanmak istedi mahmuzladık
Kan çanağı gözler görmek istedi, oluşturduk
Hendeği geçmemiz gerekiyordu
Sözüm meclisten dışarıya ama
Adam ayıydı, dayı dedik
Gözüne girmek için...
Demesin mi
Mecazi anlamda körüz belki ; ama aptal değiliz
Ayıyla iş yaparım seninle iş yapmam ;
Eğlendirdin beni bolca , sağ ol.
Af buyurunuz, herkes bilir herkes kullanır
Hendeği geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksin;
Böyle dediler, kabul ettik işimize geldiğinden belki
Karargah kurduk kapısının önünde
İkmal de de bulunduk
Frak da giydik
Dayı dayı, dedik
Alkışı da eksik etmedik;
Öpücüğü de...
Kızdıklarına taarruz ettik bizde acımasızca
Sevdikleri için alkış tuttuk nedenini bilmeden
Mahzunlanmak istedi mahmuzladık
Kan çanağı gözler görmek istedi, oluşturduk
Hendeği geçmemiz gerekiyordu
Sözüm meclisten dışarıya ama
Adam ayıydı, dayı dedik
Gözüne girmek için...
Demesin mi
Mecazi anlamda körüz belki ; ama aptal değiliz
Ayıyla iş yaparım seninle iş yapmam ;
Eğlendirdin beni bolca , sağ ol.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)