25 Mart 2020 Çarşamba
İŞTE KORONOVİRÜS, İŞTE GÜNGÖR, İŞTE DENİZ
Güngör, yerinden kalktı telefonun başına gitti. Güngör
otuz yaşında idi. Annesini aradı. . Annesinin önce halini hatırını sordu. Biraz sohbet etti sonra sorusunu sordu:
—Anacığım televizyon seyrediyorsun değil mi?
—Ya yavrum.
—Ha bak. yaşlılar yani ihtiyarlar sakın dışarı çıkmasın,
deniliyor. Sakın ola ki dışarı çıkma. Uzmanları dinle. Ne diyor uzmanlar “ 65 yaşın üzerindeki yaşlılar dışarı çıkmasın diyor.”
— Biliyorum yavrum. Kaygılanma sen.
—Babam da sen de 65’e geldiniz. Siz de yaşlandınız artık.Genç değilsiniz.. Evden mevden çıkmayın.
- …
— Bir ihtiyacınız olursa devletin verdiği numaraları arayın
ya da birine ayıp mayıp olur demeyin yalvarın aldırın.
—Tamam çocuğum.
—Bak tamam mamam deme. Bu işin şakası yok. Sonra
bana söylemedin demeyin. Yaşlandınız, ihtiyarladınız Bağışıklığınız zayıfladı. Evden çıkıp kendinizi de başkasını da şeye sokmayın.
—Tamam Güngör. Merak etme sen. Baban sesleniyor.
telefonu kapatıyorum ben.
—Babamı da dışarı koyuverme. Gerekiyorsa kapıyı kilitle.
Devlet, yaşlılar dışarı çıkmasın diyorsa bir bildiği vardır.
Irmak Hanım, yavaşça telefonu kapattı. Ağır adımlarla mutfağa gitti. Dün kendini zorlayarak da olsa virüs haberleri dinlemediğinden biraz da olsa moralli kalkmıştı yataktan bu sabah. Kendince güzel bir börek açarak vakit geçirmeye hem de yapacağı böreği konu komşuya ikram ederek onların gönlünü almaya karar vermişti.
Telefon konuşması Irmak Hanım’ın keyfini kaçırdı. Bir anda kendini çok yaşlanmış olarak hissetti. Hazırladıklarını dolaplara koydu. Taburenin birini aldı, balkona çıkardı. Ellerini bağlayıp gelip geçenleri seyre koyuldu.
****
Deniz yerinden kalktı telefonun başına gitti. . Annesini
aradı. Annesinin önce halini hatırını sordu. Biraz sohbet etti sonra söyleyeceğini söyledi:
—Anacığım televizyon seyrediyordu değil mi?
—Ya yavrum.
— Uzman doktorlar çok zorunlu olmadıkça dışarıya
çıkmayın diyor. Biz çıkmıyoruz. Siz de çıkmıyorsunuz inşallah.
—Yo evladım merak etme sen.
— Canım annem benim. Devlet bir yaş sınırı koymuş,
Senin de babamın da yaşı bu sınırlar içerisinde biliyorsun.
— Biliyorum evladım.
— Babam biraz şeydir malum, onu da mümkün olduğunca
evde tutmaya çalış. Bir şeye ihtiyaç duyarsan bizi ara, Biz de mecbur kalmadıkça evden çıkmıyoruz zaten herkes gibi. Çıkmak zorunda kalırsak da dikkatli davranıyoruz.
— Biliyorum kuzum. Sağ ol.
— Sen 30 yaşında mıydın anne?
Sabiha Hanım güldü.
—Yirmi, dedi. otuz da neymiş. Senden gencim ben
— Onu biliyorum da anneciğin. Neyse, anlatabildim değil mi anne?
— Anladım çocuğum. . Merak etme sen. Yaş almış insanlar olarak bu günler de bizim için bir tecrübe olacak.
—Yaşamınıza yeni zenginlikler katacaksınız yani.
—Elbette. Siz de kendinize dikkat edin.
—Tamam anneciğim. Babamın da senin de
ellerinizden öpüyorum. Sizi seviyoruz. Sizin gibi yaş almış gençlere ülkemizin de bizim de ihtiyacımız var. Kendinize iyi bakın.
Sabiha Hanım gülümseyerek teflonu kapattı. Bu sabah
sürekli dinlediği malum virüs haberleri ile moralsiz kalkmıştı. Deniz ile yaptığı konuşma ona iyi geldi. “ Yaş almış genç” sözü onu daha da keyiflendirdi, moralini yükseltti.
“ Haydi Sabiha Güzel bir börek yap” dedi Sabiha Hanım kendi kendine. Emrini yerine getirmek için de mutfağa doğru yürüdü, birde türkü tutturdu:
“ Mavi yeleğin oğlan da
Nedir dileğin oğlan
Ben sevdim sen sevmedin de
Yansın yüreğin oğlan”
19 Mart 2020 Perşembe
DÜDÜK MAKARNA
Çoğu zaman olduğu gibi Ayaz Bey’in keyfine diyecek yoktu yine. Onun için her şey dört dörtlük müydü? Hayır. Lakin o, ne eder eder yaşamdan keyif alacak bir şeyler bulurdu her zaman.
Ayaz Bey, kapıdan girer girmez kendine has vücut hareketiyle gevşedi. Ayakkabılarını çıkardı. Sabahleyin evden çıkarken hazırladığı terliklerini giydi. Alnına konan sineğe “ merhaba” dedi. Bununla da yetinmedi elini sallayarak selamını pekiştirdi. Sinek hoşnut kalmamış olacak ki bundan uçtu gitti.
Ayaz Bey, salona geçince saatine baktı. Kaşlarını çattı. Kendisine koltuklardan ya da kanepeden birine atsa, sabahın ilk saatlerine kadar orada kalacağını biliyordu. Şimdiye kadar öyle olmayacak diye pek çok kez denemiş her defasında da aynı neticeye erişmişti. Bu bir daha denemeyeceği manasına gelmiyordu. Ama o, denemeyi, bugün yinelemeyecekti.
Yarına, yetiştirmesi gerekli bir de iş vardı Ayaz Bey’in. Gerçi yarın sabah da yapabiliri o işi ama şimdi yapması onun için daha hayırlı olacaktı. Yarın ortaya çıkacak bir aksilik işi yapamamacına sebep olabilir bu da kendisini sıkıntıya sokardı. Ayaz Bey, babaannesini ve onun zaman zaman kullandığı her defasında da haklı çıktığı bir sözü hatırladı. Bugünün işimi yarına bırakma. . Canı rahmet istedi herhalde diye düşünüp babaannesi için dua okudu duası bitince de ellerini açıp “ amin! dedi.
Ayaz Bey, çoraplarını çıkardı lavaboya gitti önce ayaklarını sonra elini yüzünü yıkadı. Pek sevdiği Zühtü türküsünden bir bölümünü mırıldanarak mutfağa geçti.
Samanlıksam kaldıramadım samanı da Zühtü
Ben sana kandım Zühtü
Hele hele hele yandım Zühtü.
Buzdolabının kapağını açtı. Buzdolabında yiyebileceği bir şeyler varsa da canı makarna çekti birden. Buzdolabımın kapağını yavaşça kapattı. Mutfak dolabının açık bırakılan çekmecesinden bir paket düdük makarna çıkardı. Makarna suyunu tencereye koydu. Ocağı yaktı. Tencereyi ocağın üzerine yerleştirdi. Sonra da hızlı adımlarla mutfaktan da daireden de çıktı. Karşı komşunun kapısını alacaklı gibi üst üste defalarca çaldı. Kapı açıldı. Kapıyı açan kadın Ayaz Bey’i görünce rahatladı. Geçen yıl evi satın aldığı kadın Ayaz Bey için bir şeyler söylemiş sonra da eklemişti.” Gecenin bir vaktinde kapını çalar abuk sabuk sorular sorarsa korkma, ocağa düdük makarna koymuştur.”
Mahsune Hanım sordu:
—Hayırdır komşu ne oldu?
Ayaz Bey, selam melam vermeden soruya soru ile karşılık verdi:
— Kocan yok mu?
— Yok, Niye sordun ki?
— Nerede?
— Bilmem.
— Oğlun.
— O da yok.
— O nerede?
— Ben bekârım komşu. O nedenle de ne oğlum var ne de kocam. Ha bu arada evlenmeye de hiç niyetim yok bunu da bilesiniz.”
Ayaz Bey, “ hay Allah der “ gibi bir harekette bulundu. Susup bekledi.
Mahsune Hanım bir elini beline dayadı. Bir garip gülümsedi.
—Ben yardımcı olayım, dedi.
— Ben dünkü mili maçın sonucunu merak etmiştim de onu soracaktım.
Kadın, gözleri ile birkaç kez Ayaz Bey’i tepeden tırnağa süzdükten sonra merakı üstün geldi, sordu:
— Ocağa makarna mı koydunuz?
Ayaz Bey,
— İçeriye girince atacağım dedi. Suyu kaynıyor.
— Düdük makarna mı?
— Yani…
Mahsune Hanım, gülümsedi.
— Milli maçı 2–0 kazandık dedi.
Sonra da, “ iyi geceler” dileyip kapıyı yavaşça kapattı.
18 Mart 2020 Çarşamba
CİDDİ ŞİİR
Olmayacak bir şey değil gibiydi
Onun için bir an ona münasip geldi
O da onu gözü kapalı kabul etti.
Bir nevi kafa tutmaktı bu, bildi, gene de
Kerhen de olsa: “ Bu sefer de böyle oluversin.” dedi.
Gülmezdi böyle şeylere amma
Bugün komiğine gitti pek, şaşırttı herkesi.
Hayır, bu da gerekli bu tekdüzelikte
Ne bu böyle, hep ciddi hep ciddi!
Olmayacak bir şey değil gibiydi
Onun için bir an ona münasip geldi
O da onu gözü kapalı kabul etti.
Bir nevi kafa tutmaktı bu, bildi, gene de
Kerhen de olsa: “ Bu sefer de böyle oluversin.” dedi.
Gülmezdi böyle şeylere amma
Bugün komiğine gitti pek, şaşırttı herkesi.
Hayır, bu da gerekli bu tekdüzelikte
Ne bu böyle, hep ciddi hep ciddi!
17 Mart 2020 Salı
16 Mart 2020 Pazartesi
LİSELİ REŞAT
Aradan bir aydan fazla süre geçti. Liseli Reşat o gün epeyce bir geç geldi eve. Tam soyunup yatmaya hazırlanırken babasının yavaşça evden çıktığını fark etti. Sabah ezanı da okunmaya başlamıştı.
Bundan bir ay kadar önce bindiği dolmuşun şoförü, kendisine sormuştu:
—Sen Durmuş’un oğlu musun?
O da laubali bir şekilde cevap vermişti:
—Hee, ne oldu ki?
-Yok, yok bir şey de, bir sabah erken kalk da babanı
takip et. Akşam da takip etsen bir şey fark etmez de
—Niye ki? Ben polis miyim?
— Sen dediğimi yap anlarsın.
- !
Şoför, liseli Reşat’ı da babsını da tanıyordu. Dolmuş şoförü
Dlmuşu durdurmuş:
—Okula geldik, ineceksin herhalde. demişti liseli gence.
Liseli Reşat, şöföre bir garip bakmış, bir garip
Gülümsemiş. ağzını yayarak:
-Herhalde yani, demişti dolmuştakilere de göz atarak.. “
Sence bir mahsuru var dayı?”
Dolmuş şoförü sakin kalmaya çalışarak
—Yok yavrum yok, demişti “Haydi Allah zihin açıklığı
versin
Liseli Reşat, dolmuştan inerken şoförün duyacağı şekilde
söylenmişti de:
—Ne adamlar var ya, deli midir nedir?
Liseli Reşat’ın evi okula bir duraklık mesafeydi. Dört bilemedin beş dakikaydı bu mesafe.
Liseli Reşat’ın aklına bir ay kadar önce dolmuş şoförü ile yaptığı konuşma geldi o anlarda. . Toparlandı. Evden çıktı. Babasına takibe başladı.
Babası, yarım saat yürüdü, bir saat yürüdü, bir buçuk buçuk saat yürüdü. Basının yaşının altmışın üzerindeydi. Liseli Reşat meraklandı, merakı doruk yaptı. Bir an koşup arkasından yetişmek “ Nereye gidiyorsun?” diye sormak geldi ise de doğru söylemeyeceğini düşünerek vazgeçti. Bir sigara yaktı. Hava da yavaş yavaş aydınlanmaya sokak hareketlenmeye başlamıştı
Babası bir hana girdi. Liseli Reşat, kapıda beklemekte olan han bekçisinin yanına yaklaştı.
—Az evvel içeriye giren bir amca vardı ya, dedi.” Uzaktan
gördüm, birisine benzettim. Durmuş Amca’mıydı o?
Bekçi pos bıyıklarını burdu. Liseli Reşat’ı tepeden tırnağa süzdü.
—Evet, dedi. “Burada çalışıyor?”
—Ne iş yapıyor ki?
—Hamal.
—Hamal mı?
Liseli Reşat babasının nerede çalıştığını ne iş yaptığını
bilmiyordu.
—Evet. hanın hamallarından. Niye soruyon ki sen bunları. Hayırdır.
Reşat :
- Dedim ya. Birine benzettim, o olup olmadığından emin
olmak istedim.
Bekçi, bir kez daha Liseli Reşat’ı süzdü.
Liseli Reşat, “ Haydi iyi günler size” dedi koşar adımlarla
uzaklaştı. Bir dolmuşa bindi. Okuluna gitti.
Ertesi gün gün ağarmadan uyandı Liseli Reşat. Uyumaya
çalışmadı. Babasın kalktığını fark edince uyur gibi yaptı. Bekledi. Bir süre sonra Liseli Reşat’ın odasının kapısı açıldı. Babası ayak parmaklarının ucuna basarak içeriye girdi. Başucuna harçlığını koydu. O harçlık yıllardır oraya hep konurdu bazen biraz eksik, bazen biraz fazlaç
Liseli Reşat’ın babası harçlığı bırakıp hemen ayrılmadı oradan. Liseli Reşat’ın yanağına bir de öpücük kondurdu.
Lisesi Reşat babasının kendisini sevmediğine inanıyordu. Onun yanağına kondurduğu öpücük onu bir hoş etti. Acaba uyumadığımı anladı da… diye düşündüyse de o günü takip eden günlerde de bunun böyle olduğuna şahit oldu.
Dış kapı açıldı kapandı. Liseli Reşat kalktı. Pencerenin
perdesini araladı. Babası gözden kayboluncaya kadar babasının arkasından baktı. Sonra da babasının hazırladığı kahvaltı masasından bir şeyler atıştırdı, hazırlandı, harçlığı aldı sakal yaptı cebine attı okula gitmek üzere evden ayrıldı. Ve de kendisini okula götürecek olan dolmuşu beklemeye başladı.
29 Şubat 2020 Cumartesi
BU MUHTEREM ZEVAT
Eşref Bey ile karşılaştık yolda. Merhabalaştık. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra karşılıklı, laf olsun diye bir soru sordum. Bu soruyu bekliyormuş gibi. “Gel benimle” dedi. Yürümeye başladı. Ben de peşine düştüm.
Almanya’dan bahsetti gel dediği yere giderken.
— Bak, dedi şu yoldan geçmekte olan bazı arabalar biraz sonraki kavşaktan sola dönebilirler. Sola dönmelerinde bir mani yok lakin.
Söylediklerinden bir anlam çıkartamıyordum.
—Ee! dedim.
Durdu, sordu:
—Ehliyetin var mı?
Var olduğunu biliyordu. Sorusuna cevap vermemek bana yakışmazdı:
—Var, dedim ve de ekledim “ Hem de “ 30 yıllık.”
Yürümeye başladı tekrar. Ben de peşinden. Bir soru daha sordu.
— Sağa ya da sola dönerken ne yaparsın?
Bir şey yapmazdım.
—Hiiiç dedim.
Az evvel bahsettiği kavşağa gelince tekrar durdu. Sağa sola baktı. Derin bir iç geçirdi.
Oldum olası iç geçiren birini görünce içim acır. Yine öyle oldu. İçim acıdı. Sevgi ile arkadaşımız yüzüne baktım ve sordum:
-Ne oldu?
Soruma bir açıklık getirmedi o an. Önce saatine baktı sonra da saatini işaret ederek
—İki dakika süre tutacağım sana, dedi. “Sola dönen araçlara bir bak, kaçı sola dönerken dönüş sinyali verdiğini sapta.”
Bu sohbetin nasıl neticeliğini merak etmeye başladım
Olur dedim. Ben “ olur” deyince, “başla” dedi. Başladım” Dur” dedi durdum.
Sordu:
- Kaç araba sola döndü?
37 araba sola dönmüştü. Söyledim.
— Kaç tanesi dönüş sinyali verdi? dedi.
Eminim o da saymıştı.
Emin olmak için bir an düşündükten sonra
- Üç dedim.
Tahmin ettiğim gibi o da saymıştı:
—Evet üç dedi.
Ve birden sinirlendi, sesini yükselterek:
— Bu muhterem zevat dönüş yaparken sinyal vermeleri gerektiğini
bilmiyorlar mı? dedi.
Ve kendi sorusunu kendi cevapladı.
—Biliyorlar.
Ve devam etti:
—Peki niye vermiyorlar?
Ciddi ciddi sinirlendiği aşikârdı.
İşi şakaya vurarak gerginliğini gidermek istedim:
—Bana ne kızıyorsun ya. Sinyal vermeyen ben miyim?
dedim.
— Almanya da dağ başında dahi sürücü dönüşlerde sinyal verir
dedi. “Yüz sürücüden dokuz dokuzu sinyal verir. Sinyal vermeyen o biri de mutlaka…”
Sustu. “ Simdi ağzımdan kötü bir kelam çıkacak söyletme beni” dedi.
“ Haydi, yürü, kafaya takacak başka bir şey bulamadın mI, dedim. Ve de bir teklifte bulundum. “ Bizim amcaoğlunun az ileride kahvehanesi var, sana bir çay
ısmarlayayım.
Yürümeye başladık. O da kaşını gözünü oynatarak, kâh bana kah önüne bakarak konuştu:
- Bana Almanya ile ilgili bir soru sordun ya, dedi. İşte bunun için
onlar öyle. Biz böyle.
Ne sorduğumu anımsayamadım o an. “Ne sormuştum “ diye
diyemedim. Deseydim elini sallayarak uzun bir “ooooo!” çektikten sonra “ kime söylüyoruz.” Diyecekti.
Gülerek “ Hade hade yürü “ diyerek durumu geçirtirdim.
Netice mi?
Daha evvelini bilmem ama, o günden sonra aracımla giderken sağa ya da sola dönerken gerekli yerde sinyal vermeye başlarım “ dağ başında dahi olsam” vermeyenlere de…”
Eşref Bey ile karşılaştık yolda. Merhabalaştık. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra karşılıklı, laf olsun diye bir soru sordum. Bu soruyu bekliyormuş gibi. “Gel benimle” dedi. Yürümeye başladı. Ben de peşine düştüm.
Almanya’dan bahsetti gel dediği yere giderken.
— Bak, dedi şu yoldan geçmekte olan bazı arabalar biraz sonraki kavşaktan sola dönebilirler. Sola dönmelerinde bir mani yok lakin.
Söylediklerinden bir anlam çıkartamıyordum.
—Ee! dedim.
Durdu, sordu:
—Ehliyetin var mı?
Var olduğunu biliyordu. Sorusuna cevap vermemek bana yakışmazdı:
—Var, dedim ve de ekledim “ Hem de “ 30 yıllık.”
Yürümeye başladı tekrar. Ben de peşinden. Bir soru daha sordu.
— Sağa ya da sola dönerken ne yaparsın?
Bir şey yapmazdım.
—Hiiiç dedim.
Az evvel bahsettiği kavşağa gelince tekrar durdu. Sağa sola baktı. Derin bir iç geçirdi.
Oldum olası iç geçiren birini görünce içim acır. Yine öyle oldu. İçim acıdı. Sevgi ile arkadaşımız yüzüne baktım ve sordum:
-Ne oldu?
Soruma bir açıklık getirmedi o an. Önce saatine baktı sonra da saatini işaret ederek
—İki dakika süre tutacağım sana, dedi. “Sola dönen araçlara bir bak, kaçı sola dönerken dönüş sinyali verdiğini sapta.”
Bu sohbetin nasıl neticeliğini merak etmeye başladım
Olur dedim. Ben “ olur” deyince, “başla” dedi. Başladım” Dur” dedi durdum.
Sordu:
- Kaç araba sola döndü?
37 araba sola dönmüştü. Söyledim.
— Kaç tanesi dönüş sinyali verdi? dedi.
Eminim o da saymıştı.
Emin olmak için bir an düşündükten sonra
- Üç dedim.
Tahmin ettiğim gibi o da saymıştı:
—Evet üç dedi.
Ve birden sinirlendi, sesini yükselterek:
— Bu muhterem zevat dönüş yaparken sinyal vermeleri gerektiğini
bilmiyorlar mı? dedi.
Ve kendi sorusunu kendi cevapladı.
—Biliyorlar.
Ve devam etti:
—Peki niye vermiyorlar?
Ciddi ciddi sinirlendiği aşikârdı.
İşi şakaya vurarak gerginliğini gidermek istedim:
—Bana ne kızıyorsun ya. Sinyal vermeyen ben miyim?
dedim.
— Almanya da dağ başında dahi sürücü dönüşlerde sinyal verir
dedi. “Yüz sürücüden dokuz dokuzu sinyal verir. Sinyal vermeyen o biri de mutlaka…”
Sustu. “ Simdi ağzımdan kötü bir kelam çıkacak söyletme beni” dedi.
“ Haydi, yürü, kafaya takacak başka bir şey bulamadın mI, dedim. Ve de bir teklifte bulundum. “ Bizim amcaoğlunun az ileride kahvehanesi var, sana bir çay
ısmarlayayım.
Yürümeye başladık. O da kaşını gözünü oynatarak, kâh bana kah önüne bakarak konuştu:
- Bana Almanya ile ilgili bir soru sordun ya, dedi. İşte bunun için
onlar öyle. Biz böyle.
Ne sorduğumu anımsayamadım o an. “Ne sormuştum “ diye
diyemedim. Deseydim elini sallayarak uzun bir “ooooo!” çektikten sonra “ kime söylüyoruz.” Diyecekti.
Gülerek “ Hade hade yürü “ diyerek durumu geçirtirdim.
Netice mi?
Daha evvelini bilmem ama, o günden sonra aracımla giderken sağa ya da sola dönerken gerekli yerde sinyal vermeye başlarım “ dağ başında dahi olsam” vermeyenlere de…”
2 Ocak 2020 Perşembe
ÇAYLI SOHBET
— Çayını içsene, soğudu.
— Kusura bakma. Hiç canım istemiyor.
— Vallahi olmaz. İçeceksin.
— Israr etme.
— Ne demek ısrar etme? Senin için demledim ben.
— Sağ ol da, dedim ya hiç içesim yok ya!
— Keyfini kaçıran bir şey mi var senin?
— Aslında belli bir şey yok.
— Öyleyse?
— Ne bileyim işte, hani derler ya iyi de değilim kötü de değilim.
- ( Çayından bir yudum alır) Oh be, vallahi elime sağlık, çay da pek güzel olmuş.
— Afiyet olsun.
— Haydi, götür sende.
— Biraz soğusun, belki sonra.
— Çay soğuk içilir mi? Haydi.
— Dedim ya, biraz sonra.
— Madem öyle, peki. Ya, takma kafana gülden başka diye bir söz vardır ya. Kötüyü at bir tarafa, iyiyim de iyiyim. Bak bana.
— Maşallah!
— Ha işte. İyiyim de sana da maşallah diyelim.
— Şimdi demiyor musun?
— İyi de değilim kötü de değilim diyene maşallah denir mi? İyiyim diyeceksin kötü de olsan. İyiyiyim dersen iyi olursun.
— Öyle de, bazen de denilmiyor hani.
— Dersen denir. Sahi ya, senin o boşanma işi ne oldu?
— Karara kaldı.
— Canım beniiiiim! Tabii ondan böylesin değil mi?
—Yok yok, hiç de düşündüğün gibi değil. O işi bitirdim kafamda ben.
—Yeme şimdi beni.
—Anlamadım?
—Yeme beni diyorum yeme. O işi sen bitiremezsin. Öyle dersin dilden de, gönülden nanay…
—Yok, yok öyle değil.
—Bak ben ikinciyi dolduracağım. Haydi.
—Dedim ya, canım pek istemiyor.
— Haydi, anlat biraz.
— Ne anlatayım?
— Canını sıkanı.
—Vallahi hiçbir şey canımı sıkmıyor. Yok, yok yani canımı sıkan bir şey.
— Bak dinle beni.
-…
— Anlat… ra-hat-lar-sın. Sonra da keyfin yerine gelir, götürürsün malı.
— Ne diyorsun sen ya?
— Ne oldu şimdi? Niye yükselttin sesini?
—Yani ne demek istiyorsun sen “şimdi götürürsün malı” diyerek.
- Oo!
-…
— Ben, götürürsün malı diyerek espri yollu önündeki çayı kastettim de sen ne anladın?
— Bana müsaade etsen artık diyorum.
— Ellerimle demlediğim çay, böyle mi kalacak?
— Hiç içmediğimiz yer mi be dostum. İnan bugün canım hiç istemiyor. Hem ben buraya çay içmeye değil, iki çift laf etmeye geldim.
— Otur, otur attırma benim kafamın tasını. İki çift lafsa iki çift laf. ederiz eyvallah.
— Yaa kalkayım ben.
— Mümkünatı yok bırakmam. Neyse anlatacaksın derdini. Bilirsin ki buraya destursuz gelinir ama destursuz kalkılmaz. Kalkılırsa da o dostluk biter.
—Yani, şu şey huyundan bir türlü vazgeçemedin be. İnan bazen hiç çekilmiyorsun.
-…
— Ne demek yani destursuz gelinir de destursuz kalkılmaz. Konuşası varsa da konuşası yok oluyor insanın. Yani bak mesela çay işi.
—Yanındaki saksıya dök onu, yenisini dolduracağım. Ben dördüncüyü götürüyorum.
— İçmiyorum.
— İnsan zehir olsa içer.
— Kardeşim ben içmiyorum.
—Ama ben bunu kendime hakaret telakki ederim.
— Saçmalama.
— Ne demek saçmalama?
— Ben şu dakikalarda burada bir şeyler yiyip içmek zorunda mıyım?
— Evet!
-…
— Seni adam yerine koymuşuz, bir şeyler ikram edelim diye çay demlemişiz.
— Bana sordun mu çay demleyelim de içelim diye?
-…
— Madem bu kadar alıngansan bu konularda işe girişmeden icazet isteseydin.
-…
— Çay demlesem içer miyiz deseydin.
-…
— Hem sen bana az evvel ne dedin?
— Ne dedim?
—Sesini yükseltme Yüksel. Evet, söyle bakayım ne dedin?
— Hatırlamıyorum.
— Şimdi ben sana hatırlatacağım.
— Sen kalkıyorum demiştin az evvel.
— Şimdi de kovuyorsun yani.
— Sen de görüyorsun hava tatsızlaştı, şimdi art niyetsiz başlayan sözlerimiz her şeyi tadından yenmez yapacak. Böyle bir hava seziyorum.
— Bunu ben mi yarattım? Çay çay diye ben mi tutturdum?
—Ayfer tamam.
— Destursuz gelirsin ama destursuz gidemezsin diye ben mi tehdit ettim.
—Tamam lokumum. Amacını aşan sözler olarak kabul et.
— İki çift laf etmekten başka gayesi olmayan bir insana seni insan yerine koyduk diyen ben miyim?
— Tamam dedik ya Ayfer. Belli ki bugün patlamaya hazır bir bombasın.
— Ben!
— Bak sustum. Daha ne yapayım. Sus-tum.
Yüksel de uzatmadı. Tatsızlık bitti.
— Çayını içsene, soğudu.
— Kusura bakma. Hiç canım istemiyor.
— Vallahi olmaz. İçeceksin.
— Israr etme.
— Ne demek ısrar etme? Senin için demledim ben.
— Sağ ol da, dedim ya hiç içesim yok ya!
— Keyfini kaçıran bir şey mi var senin?
— Aslında belli bir şey yok.
— Öyleyse?
— Ne bileyim işte, hani derler ya iyi de değilim kötü de değilim.
- ( Çayından bir yudum alır) Oh be, vallahi elime sağlık, çay da pek güzel olmuş.
— Afiyet olsun.
— Haydi, götür sende.
— Biraz soğusun, belki sonra.
— Çay soğuk içilir mi? Haydi.
— Dedim ya, biraz sonra.
— Madem öyle, peki. Ya, takma kafana gülden başka diye bir söz vardır ya. Kötüyü at bir tarafa, iyiyim de iyiyim. Bak bana.
— Maşallah!
— Ha işte. İyiyim de sana da maşallah diyelim.
— Şimdi demiyor musun?
— İyi de değilim kötü de değilim diyene maşallah denir mi? İyiyim diyeceksin kötü de olsan. İyiyiyim dersen iyi olursun.
— Öyle de, bazen de denilmiyor hani.
— Dersen denir. Sahi ya, senin o boşanma işi ne oldu?
— Karara kaldı.
— Canım beniiiiim! Tabii ondan böylesin değil mi?
—Yok yok, hiç de düşündüğün gibi değil. O işi bitirdim kafamda ben.
—Yeme şimdi beni.
—Anlamadım?
—Yeme beni diyorum yeme. O işi sen bitiremezsin. Öyle dersin dilden de, gönülden nanay…
—Yok, yok öyle değil.
—Bak ben ikinciyi dolduracağım. Haydi.
—Dedim ya, canım pek istemiyor.
— Haydi, anlat biraz.
— Ne anlatayım?
— Canını sıkanı.
—Vallahi hiçbir şey canımı sıkmıyor. Yok, yok yani canımı sıkan bir şey.
— Bak dinle beni.
-…
— Anlat… ra-hat-lar-sın. Sonra da keyfin yerine gelir, götürürsün malı.
— Ne diyorsun sen ya?
— Ne oldu şimdi? Niye yükselttin sesini?
—Yani ne demek istiyorsun sen “şimdi götürürsün malı” diyerek.
- Oo!
-…
— Ben, götürürsün malı diyerek espri yollu önündeki çayı kastettim de sen ne anladın?
— Bana müsaade etsen artık diyorum.
— Ellerimle demlediğim çay, böyle mi kalacak?
— Hiç içmediğimiz yer mi be dostum. İnan bugün canım hiç istemiyor. Hem ben buraya çay içmeye değil, iki çift laf etmeye geldim.
— Otur, otur attırma benim kafamın tasını. İki çift lafsa iki çift laf. ederiz eyvallah.
— Yaa kalkayım ben.
— Mümkünatı yok bırakmam. Neyse anlatacaksın derdini. Bilirsin ki buraya destursuz gelinir ama destursuz kalkılmaz. Kalkılırsa da o dostluk biter.
—Yani, şu şey huyundan bir türlü vazgeçemedin be. İnan bazen hiç çekilmiyorsun.
-…
— Ne demek yani destursuz gelinir de destursuz kalkılmaz. Konuşası varsa da konuşası yok oluyor insanın. Yani bak mesela çay işi.
—Yanındaki saksıya dök onu, yenisini dolduracağım. Ben dördüncüyü götürüyorum.
— İçmiyorum.
— İnsan zehir olsa içer.
— Kardeşim ben içmiyorum.
—Ama ben bunu kendime hakaret telakki ederim.
— Saçmalama.
— Ne demek saçmalama?
— Ben şu dakikalarda burada bir şeyler yiyip içmek zorunda mıyım?
— Evet!
-…
— Seni adam yerine koymuşuz, bir şeyler ikram edelim diye çay demlemişiz.
— Bana sordun mu çay demleyelim de içelim diye?
-…
— Madem bu kadar alıngansan bu konularda işe girişmeden icazet isteseydin.
-…
— Çay demlesem içer miyiz deseydin.
-…
— Hem sen bana az evvel ne dedin?
— Ne dedim?
—Sesini yükseltme Yüksel. Evet, söyle bakayım ne dedin?
— Hatırlamıyorum.
— Şimdi ben sana hatırlatacağım.
— Sen kalkıyorum demiştin az evvel.
— Şimdi de kovuyorsun yani.
— Sen de görüyorsun hava tatsızlaştı, şimdi art niyetsiz başlayan sözlerimiz her şeyi tadından yenmez yapacak. Böyle bir hava seziyorum.
— Bunu ben mi yarattım? Çay çay diye ben mi tutturdum?
—Ayfer tamam.
— Destursuz gelirsin ama destursuz gidemezsin diye ben mi tehdit ettim.
—Tamam lokumum. Amacını aşan sözler olarak kabul et.
— İki çift laf etmekten başka gayesi olmayan bir insana seni insan yerine koyduk diyen ben miyim?
— Tamam dedik ya Ayfer. Belli ki bugün patlamaya hazır bir bombasın.
— Ben!
— Bak sustum. Daha ne yapayım. Sus-tum.
Yüksel de uzatmadı. Tatsızlık bitti.
27 Aralık 2019 Cuma
KIVIRCIK SAÇLI BİR OĞLAN
Kıvırcık saçlı küçük bir oğlandı Hareket etmek üzere olan otomobilin sürücünse seslendi:
— Bir dakika gelir misiniz?
Karun Bey,
—Elbette, dedi.
Belli ki küçük çocuk bir şey söyleyecekti. Karun Bey, otomobilden indi, Otomobilden biraz uzaklaşan çocuğun yanına gitti. Küçük çocuğun başın okşayarak:
—Söyle bakalım küçük bey dedi.
Çocuk sordu:
—Arabayı siz mi kullanacaksınız?
Karun Bey, böyle bir sual beklemiyordu.
—Evet, dedi “Ben kullanacağım. Niye sordun ki?
Van’dan memleketlerine dönüyorlardı. Bir dinlenme tesisindeydiler. Saat 01.17 idi.
Küçük çocuk otomobilin yanına gitti. arabadakilere baktı. Geri döndü
Otomobildekileri kastederek sordu:
Karınız ve çocuklarınız mı, dedi.
Karun Bey, sohbetten sıkıldı. Belli ki çocuk yaramazdı, abuk sabuk sorularla karşısındakini sinirlendirmek istiyordu:
— Evet, dedi. “Sence bir mahsuru mu var?”
— Sen onları hiç mi sevmiyorsun?
Karun Bey, biraz daha sinirlendi. Etrafına bakındı. Birilerini görse çocuğun onların çocuğu olması umuduyla soracaktı : “ Bu çocuk sizin mi?”
Karun Bey’in karısı, otomobilin camını açtı, seslendi.
— Haydi Karun!
Kıvırcık saçlı oğlan az evvelki sorusunu yineledi:
—Siz onları hiç sevmiyor musunuz?
Çocuğun sesi bu sefer sert çıkmıştı.
Karun Bey, çocuğu tepeden tırnağa süzdü.
—Haydi yavrum, dedi.” Ne söyleyeceksen söyle yola çıkmak üzereyiz”.
Çocuk söylemek istediğini söyledi:
—Ben sizi az evvel gördüm. İçki içiyordunuz siz.
Evet, Karun Bey az evvel yemeğin yanında azıcık da içki içmişti.
Çocuk, Karun Bey’in gözleri içine bakarak:
—Şimdi araba kullanacaktınız, dedi.
Karun Bey, çocuğun ne demek istediğini anladı. gülümsedi. Belli ki çokbilmiş bir çocuktu. Biraz da takıntılıydı belki.
—Yavrucuğum, dedi. Küçücük bir kadeh, dedi. Kaygılanma sen.
Çocuk,
—Tamam da amcacığım, dedi. Ve sustu ve bir iki saniye sonra da
— “Kızdınız mı bana?” dedi.
Karun Bey, çocuğun saçını başını okşayarak.
—Yok da yavrum dedi sen belli ki şeydin. Merak etme sen, ben minnacık içtim. Bu da bana iyi geldi. Tamam mı?
—Ama alkol alınca direksiyon başına geçilmez ki? Hem ben şey değilim. Hem vatandaşlık görevimi yapıyorum. Karınızı ve çocuklarını düşünüyorum. Onlar içki içmedi, arabayı da onlar kullanmayacak.
Karun Bey, çocuğa daha fazla tahammül edemedi. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözünü kanıtlamak istercesine
- Yavrum sen hoca mısın? dedi. “Bu yaşta bu bilgiçlik. Aklını kendine
sakla
Karun Bey, “ tövbe tövbe “ dedi. daha da ileri gitti “ Anne babana söyle de seni bir psikologa götürsünler”
Karun Bey arabasına doğru yürürken çocuk seslendi.
— Benim babam geçen yıl kaza yaptı dedi. “ O da sizin gibi azıcık içmişti amma kaza yaptı annem de öldü.
Karun Bey, durdu, döndü, çocuğa baktı. Çocuk sözlerini ses tonunu yükselterek sözlerini sürdürdü:
-Siz sıfır hatalı bile olmasanız bir kaza yapsanız, siz o kadehi
içmeseydim bu kaza olmayabilirdi diyerek yaşamınız boyunca acı çekmeyecek misiniz*
- …
—Babam çekiyor da!
Karun Bey, böyle şeylerden haz etmeyen bir adamdı. Serçe çocuğu azarladı:
—Haydi yavrum, dedi. Bu akıl bu yaşta ziyan. Asabımı bozma gecenin
bu vaktinde benim.
Çocuk, Karun Bey’e karşılık vermedi. Dinlenme tesisine doğru yürüdü.
Karun Bey, otomobile döndü. Arabayı çalıştırdı. Arabayı hareket ettirdi.
Dinlenme tesisinden çıkarken durdu Karun Bey. Karısı sordu:
- Hayırdır Karun? Ne oldu?
Karun Bey,
— Birden uyku bastırdı Sabiha, dedi. “Şöyle bir köşeye çekeyim bir iki saat kestireyim. Siz de tesise geçin biraz oyalanın.”
20 Aralık 2019 Cuma
BİR ÖPÜCÜK
Kuğulu parktaydı. Hava serinceydi.
Seksenlik bir adam vardı banklardan birinde. 29 Ekim duygulandırmıştı onu, gözleri dolu doluydu.
Küçük bir çocuk yaşlı adamın yanına yaklaştı, kucakladı, yanağına bir öpücük kondurdu.
—Ağlama dedi,” Ben seni seviyom.”
Seksenlik adamın hiç beklemediği bir şey oldu bu. Sevgi ile küçük çocuğa baktı. Titreyen elleri ile çocuğun başını okşadı.
— Ben de seni seviyom yavrum, dedi.
Koştuğu için nefes nefese kalan bir kadın geldi yanlarına. Yaşlı adama ters ters baktı. “ Tanımadığın insanların yanına yaklaşma demedim mi sana oğlum” diyerek çocuğu kucağına aldı, öptü. Hızla oradan uzaklaştı.
Ilık ılık bir şeyler aktı seksenlik adamın içinden.
Buruk bir gülümseme ile etrafına bakındı yaşlı adam. Genci bir başka, yaşlıyı bir başka, polise bir başka, el ele tutuşup gezen çiftleri bir başka gördü bugün. Ay yıldızlı al bayrağı gördü, heyecanı doruk yaptı. Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın yıldönümüydü. Bugün o gündü. Bir kez daha derin derin iç geçirdi. O, bu sabah en temiz kıyafetlerini giymiş, ceketinin yakasına Türk bayrağı rozetini takmıştı.
Yaşlı adamın biraz ötesinde, parkın hemen girişinde bayrak satan bir genç vardı. Gelirken görmüştü. Yaşlı adam ağır ağır kalktı ceplerini karıştırdı, bulduğu paraları çıkarttı, saydı, düşündü. O para bugünkü ekmek parasıydı.
“ Bir gün aç kalmakla ölmezsin Erkan !” diyerek soludu yaşlı adam. Bastonundan da kuvvet alarak yürüdü, gitti, bir bayrak aldı parkın girişindeki gençten. Sonra da “ Ya bismillah” diyerek Anıtkabir’in yolunu tuttu.
Yaşlı adam Anıtkabir’e vardığında Anıtkabir tıklım tıklımdı. Çoluğu çocuğu, kadını erkeği, yaşlısı genci, engellisi hep oradaydı. Hepsi gururluydu, hepsi coşkuluydu. Bugün 29 Ekim’di.
Yaşlı adam sevgi dolu dolu gözlerle baktı Anıtkabir’e gelenlere Ve yaşlı adam onu gördü birden. Tanıdı hemen. O da oradaydı. . Kalp atışları hızlandı, O, onun 65 yıldır görmediği bir kez olsun seni seviyorum diyemediği ilk aşkıydı.
Yaşlı adam bir elinde Atatürklü Türk bayrağı bir elinde baston olduğu halde gururla askerlere bakan yaşlı kadına yaklaştı. Gözlerinin içine bakarak sevgi ile,
— Zeynep, dedi.
Zeynep Kadın da ümidini yitirmeden beklediği ilk aşkını tanıdı hemen.
Gözlerinin içi güldü, gençleşti. “ Erkan” dedi.
Anında tanınmak hoşuna gitti yaşlı adamın. İsminin hatırlanması, sesteki o coşku da ümitlendirdi. Korkarak, utanarak sorusunu da sordu:
— Kocan var mı?
—Yok dedi Zeynep Kadın. “Bir gün bir yerden çıkıp geleceksin diye
seni bekledim ben hep. Ya sen? Sen evlendin mi?
Sabahtan beri ha yağdı ha yağacak denilen yağmur çiselemeye başladı.
Yaşlı adam ceketini çıkardı Zeynep Kadın’ın başına örttü sonra da hiç konuşmadan küçülen adımlarıyla yürüyerek Atatürk’ün huzuruna çıkıp dualarını ettiler.
17 Aralık 2019 Salı
O GÜN AYIN SEKİZİYDİ
Herkesi eleştirmeye, koca koca konuşmaya küçük yaşta başlamıştı. Zengin doğmuştu. Yaş aldıkça çok yakışıklı olduğunu da anladı. Allah akıl da vermişti bolca, leb demeden leblebiyi anlayanlardan her şeyi kolayca öğrenenlerden olmuştu. Herkesi kendi gibi bilmişti hep.
Vahap Bey değişti. Hem de çok değişti. Vahap Bey kırkından sonra azanlardan değil kırkından sonra sadece Allah rızası için iyilik yapan, kimse hakkında koca koca, ukalaca konuşmayan biri oldu.
Geçen yılın sekizinde kendi kıstaslarına göre bir büyük başarıya daha imza atmış bunun verdiği mutlulukla coşmuştu.
O gün çiseleyen bir yağmur vardı, hava da serinceydi. Vahap Bey’in içinden, şoförlü lüks arabasına binmek gelmedi. Çoktan beri belki de yıllardan beri böyle bir havada yürümemişti. O gün oradan iş yerine yürüyerek gitmek geldi. Yolu üzerinde küçük bir park vardı, oradan geçecekti.
Parka girdiğinde yağmur yeniden atıştırmaya başlamıştı. Çöplerden boş plastik su şişeleri toplayıp onları satarak yaşamını sürdüren bir adam az evvel banklardan birine ilişmişti. Yağmur yağmaya başlayınca torbasını eline aldı, tam kalkacakken Vahap Bey de oradan geçiyordu.
Çoğu zaman olduğu gibi Vahap Bey mutluydu. Herkesi kendi gibi sanıyordu. İçinden üzerinde eski püskü yazlık bir ceket olan bu adama, Kayra’ya bir şekilde takılmak geldi.
Kayra’nın önüne geçti:
—Üşüyeceksin dayı. Hiç olmazsa şu ceketinin önüne kapat, dedi, adamın, ceketinin düğmelerini ilikleyiverdi.
Kayra, bir iliklenen ceketine baktı, bir ceketini ilikleyiveren “ üşüyeceksin “ diyen Vahap Bey’in yüzüne. Gözleri doldu.
—Hayatımda ilk defa biri bana, “ üşüyeceksin
önünü kapat dedi.” dedi ve ekledi. “ Sağ ol. Bugününü de gördüm ya.”
Kayra’nın sesi titremişti. Çok etkilenmişti birinin kendisi ile ilgilenmesinden ya da ilgilenir gibi görünmesinden.
Vahap Bey böyle bir şey beklemiyordu. Kayra’nın samimiyetini aldı, duygulandı, tüyleri diken diken oldu.
Yanlarına termosta çay satan bir adam yanlardan geçiyordu.
—Bu havada çay iyi gider, dedi, Çay içer misiniz?
Vahap Bey, Kayra’ya sordu:
—İçer misin? Alayım mı bir çay?
Kayra, sen bilirsin ser gibisinden başını eğdi.
Vahap Bey,
—Ver iki bardak bakalım, dedi çay satıcısına.
Çaycı iyi satıcı olmuştu.
—Taze simitlerim de var, dedi. “Birer de simit
vereyim mi?
Vahap Bey, Kayra’ya baktı.
— Simitle çay da iyi gider değil mi? dedi. “Yeriz
değil mi?”
Kayra utandı. Belli belirsiz,“ Siz bilirsiniz.” dedi.
Çay satıcısı önce simitleri verdi sonra çayları doldurdu. Parasını aldı, “ Afiyet olsun!” dedi yeni müşteriler bulma umudu ile oradan uzaklaştı.
Kayra, çayla simidi yere bıraktı, ceketinin kolu ile
ıslak bankı sildi sonra da Vahip Bey’e bakarak gülümsedi “ Oturabilirsiniz “ işareti yaptı. Vahap Bey teşekkür etti, oturdu.
Vahap Bey zaman zaman göz ucuyla Kayra’ya baktı çayını içerken. An an herkesin kendisi gibi tuzunun kuru olmadığını, herkesin kendisi gibi çok yakışıklı, çok güçlü, doğuştan şanslı ve zengin olamayabileceğini düşündü.
Kayra çayını içirip simidini bitirdikten sonra yavaşça kalktı. Vahap Bey’e baktı. Sonra da hiçbir söylemeden oradan ayrıldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)