ZOR ŞİİR
Fırsat vermediler konuşmasına konuşarak
Kırıldılar
Sustular “ konuş haydi” dediler, konuştu
Anladılar
İşin ciddiyetine vakıf oldular dinleyince onu
Rahatladılar
Biz bu işi hallederiz dediler, oldular arabulucu
Sonuç da aldılar
Aferin onlara
GÜZEL SÖZ: Testinin iki kulpu vardır önemli olan sağlam kulpundan tutmaktır.
8 Nisan 2020 Çarşamba
6 Nisan 2020 Pazartesi
3 Nisan 2020 Cuma
LEMAN TEYZE
Adam yer verdi, " Buyurun teyze" dedi.
Laman Hanım, sözün kendisine olduğuna anladı ama algılamak istemedi. Bir ümitle etrafına bakındı. Kendisi dışında hiçbir bayan olmamasına rağmen herhalde, adamcağız teyze dediği anda teyze dediği kişi kapıdan çıkmak üzereydi ve de çıktı diye düşündü.
Bankadaydılar.
En uçtaki koltukta oturmakta olan adam, yanında oturmakta olan yaşlı adama bir şeyler söyledikten sonra, duymadı ya da fark etmedi herhalde diye düşünerek Laman Hanım'ın yanına gitti. Biraz mahcup, biraz mutlu, biraz centilmen, kalkmış olduğu sandalyeyi göstererek:
-Buyur teyze dedi. Ayakta kalmayın sıra çok.
Leman Hanım buz oldu. Her şey açıktı işte. Arkasındaki kalorifer peteğine yaslanarak da düşmekten kurtuldu.
Adam, art niyetsiz, kendisine yer gösteriyordu. Israrcıydı da:
-Buyur Teyze.
Leman Hanım boğulacak gibi oldu. Bu sözü elbette duyacaktı, belki da zaman zaman çoluktan çocuktan da duymuştu ama orta yaşta bir adamdan, duymaya henüz hazır değildi.
Bir gayretle:
- Teşekkür ederim, dedi.” Çok naziksiniz.”
Ayakları birbirine dolaşarak dışarıya çıktı.
Bir dolmuş belirdi önünde. Durdu. Birileri indi. İş yerinin hemen önünden geçerdi dolmuş. Attı kendisini içerisine. Orta sıralardan biri boştu. Oturdu. Dolmuş gene durdu. Biri bindi. Genç bir adamdı binen. Hemen Leman Hanım'ın arkasındaki koltuğun kenarına ilişti. Belli ki birkaç durak sonra inecekti. Ceplerini karışırdı. Beş lira buldu. Leman Hanım'a uzattı:
- Size zahmet teyze, şunu uzatır mısınız?
Bu kötü bir rüya olmalıydı. Haydi, az evvelki, bankada yaşanan bir talihsizlikti ama ya bu? Kavilleştirip kendisine bir kamera şakası mı yapmak istemişlerdi ne?
Genç adam, şoföre doğru uzanmaya ihtiyaç duymuyordu. Az evvelki sözü duymamış olsa gerek diye düşündü belki, Leman Hanım'ın omzuna art niyetsiz dokunarak:
-Teyze uzatır mısınız?
Leman Hanım, döndü.
—Uzatamam amca, diye bağırdı.
Yolcular şaşırıp Leman Hanım'a baktılar.
Leman Hanım, burnundan soluyordu.
—Açar mısın kapıyı şoför bey, dedi.
Kırmızı ışık yanmış, dolmuş durmuştu.
Şoför kapıyı açtı. Leman Hanım indi. Şoför, Leman Hanım'ın ücretini vermediğini hatırladı.
— Bayan ücret, dedi ama Leman Hanım çoktan uzaklaşmıştı.
Şoför, herkesin duyacağı şekilde söylendi:
-Kılık kıyafetine bakan da bir şey sanır. Para vermemek için ne artistlik yaptı be!
***
Leman Hanım bir an soluklandı. Gülümseyip kendine moral vermeye çalıştı. Şansı da yaver gitti. Düzgün giyimli bir bey, kendisinden belki birkaç yaşta büyük, farkında olmadan daracık kaldırımın tam ortasında durmuş bulunan Leman Hanım'a:
- Müsaade eder misiniz hanımefendi, deyip yol istedi.
Leman Hanım, müsaade buyuran adamla göz göze geldi, gülümsedi:
- Affederseniz, dedi. Kenara çekildi.
Adam geçince ağır adımlarla yürümeye başladı Leman Hanım. Birkaç metre sonra da kaldırım genişledi. Biraz ileride S...alışveriş mağazası vardı. Oraya gitti. Biraz dolaşıp kafa dağıtmaktı amacı. Merkeze girince lavabosuna geçti. Lavabonun boş olmasından da istifade ederek dakikalarca yüzünü baktı. " Teyze" sözünün de itmesi ile görmek istemediklerini gördü.
Keyfi kaçmıştı. Asistanı Nurcan Hanım'ı aradı. Kendisini arayıp soran olup olmadığını öğrendi."Biraz işlerim var, bugün gelmeyeceğim" dedi. Ve de ekledi" Çok acil bir durum olmazsa beni rahatsız etme."
Mağazada öylesine dolaşmaya başladı ama kafası dağıtamıyordu. " Teyze, teyze " sözü kulaklarında davul sesi gibi patlıyordu.
Bijuteri reyonuna bakarken, biri seslendi:
- Ne o kız, ne arıyorsun burada?
Hatice Hanım idi seslenen.
Kucaklaştılar, öpüştüler.
Hatice Hanım, tepeden tırnağa süzdükten sonra Leman Hanım'ı:
- Kızım, herkes yaşlanıyor sen gençleşiyorsun, dedi. Ve ekledi: " Uygunsan şurada bir Türk kahvesi içelim. İki de laf ederiz."
— Ama teyze demeyeceksin.
—Teyze demeyecek miyim?
—Evet.
—Kusura bakma ama espriyi anlayamadım kız.
Başından geçenleri anlatacaktı, vazgeçti.
" Leman Teyze" diyecek ilk arkadaşının kalbini kırmaktan korktu belki
Alışveriş mağazasından çıkmadan daha, bir fırsat yaratıp Hatice Hanım'ın ona anlatacaklarını
birkaç arkadaşına ileteceğinden adı gibi emindi. Hatice Hanım'ın arkadaşlarının çoğu aynı zamanda Leman Hanım'ın da arkadaşıydı. Zaten ilk etapta Hatice Hanın, ortak arkadaşlarından birine "teyze" olayını anlatırdı.
Alışveriş merkezinin kahvesine girerlerken Hatice Hanım sordu:
-Kız, teyze demeyeceksin demekle ne demek istedin?
Leman Hanım, konunun açılmasından korktu:
- Daha sen orada mısın, dedi şakaya vurarak.
Hatice Hanım tahmin etti:
-Yoksa ilk teyzeleri duymaya mı başladın sen?
Birer kahve söylediler.
Hatice Hanım, sandalyesini Leman Hanım'a doğru yaklaştırdı.
— Teyze mi diyorlar artık sana.
- ...
— Canın ona mı sıkıldı?
- ...
— Kız sen kaç yaşına bastın?
— Öf be Hatice. Sen çiğnersin de çiğnersin şimdi bunu.
— Anladım.
— Neyi anladın?
Kahveler geldi.
Hatice Hanım, kahve ile gelen sudan bir yudum alırken onu gördü teyze hadisesini o an için unuttu. . Kaşı ile de gözü ile de destekleyerek, Leman Hanım'a biraz sokularak alçak sesle:
-Şu girişteki adama baksana, dedi.
— Niye?
— Bırak şimdi niyesini miyesini. Bir bak.
— Bakmayacağım.
Hatice Hanım, Leman Hanım'ı dürtükledi:
-Tam senin tipin kız. Bir bak.
— Niye bakayım elin adamına durup dururken? Deli misin ne?
. Kahvesinden bir yudum aldı Hatice Hanın:
- İddiasına var mısın, dedi kendinden emin.
— Ne iddiası?
— Geçen gün gördüğümüz o kürk var ya. Sen kazanırsam o kürkü ben sana alacağım. Ben kazanırsam bana bir ayakkabı yok yok ayakkabıdan da vazgeçtim bir terlik al yeter sen. Bak bu kadar da ödün sana. Var mısın iddiasına?
— Ne iddiası şimdi ya? Hem biraz yavaş konuş. Etrafımızdakiler bize bakıyorlar.
— İddia lafını duydular ya ondan bakıyorlardır. Aldırma yani. Var mısın iddiasına?
— Ne iddiası sabah sabah Hatice?
— Ne sabahı öğlen oldu neredeyse kız. Hem, bozuk plak gibi ne iddiası ne iddiası deyip durma. Var mısın yok musun onu söyle?
— Valla kusura kalma ama hiç havamda değilim.
— Ben de havaya gir diye ısrar ediyorum.
Hatice Hanım, kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra
- Ne olduğunu tahmin ettin o zaman, dedi.
Kahve fincanı Leman Hanım'ın elindeydi ama bir yudum bile almamıştı hala. Almaya da niyeti yok gibi gözüküyordu. Masanın üzerine bırakırken:
- Hade kahveni iç de çıkalım, dedi.
— Dur ya. Altımız bile ısınmadı daha. Hem ben bir şeyler de yiyeceğim.
— O zaman kahveyi niye içtin ki? Benim bildiğim önce bir şeyler yenir sonra kahve içilir.
Leman Hanım'ın sert serzenişine, manalı
- Biz de teyze olunca öyle yaparız, diye karşılık verdi Hatice Hanım.
— İyi ki bir şey dedik be Hatice, dedi Leman Hanım. "Şey bulmuş gibi atladın üzerine."
— Gel, girişteki masada oturan adama bir bak. Söz, bir daha teyze meyze demeyeceğim.
— Bakmayacağım.
— Ölür müsün baksan?
— Sesini yükseltme, millet de başka bit şey anlayacak.
Hatice Hanım, fincandaki kahveden bir yudum daha aldı sonra fincanı salladı salladı, sallarken de
- Bir falıma bakarsın artık dedi.
Leman Hanım " olmaz " demedi.
Hatice Hanım fncanı kapattı, kapattığı anda da garsonu yanı başında gördü:
- Fala bakmak yasak efendim.
Hatice Hanım, sesten yana döndü. Başını hafifçe kaldırarak garsonun gözleri içine baktı,
azarlar gibi ya da iyi ki yetiştin ya da sen bizimi gözlüyordun der gibi:
- Biliyoruz herhalde, dedi.
Adam yer verdi, " Buyurun teyze" dedi.
Laman Hanım, sözün kendisine olduğuna anladı ama algılamak istemedi. Bir ümitle etrafına bakındı. Kendisi dışında hiçbir bayan olmamasına rağmen herhalde, adamcağız teyze dediği anda teyze dediği kişi kapıdan çıkmak üzereydi ve de çıktı diye düşündü.
Bankadaydılar.
En uçtaki koltukta oturmakta olan adam, yanında oturmakta olan yaşlı adama bir şeyler söyledikten sonra, duymadı ya da fark etmedi herhalde diye düşünerek Laman Hanım'ın yanına gitti. Biraz mahcup, biraz mutlu, biraz centilmen, kalkmış olduğu sandalyeyi göstererek:
-Buyur teyze dedi. Ayakta kalmayın sıra çok.
Leman Hanım buz oldu. Her şey açıktı işte. Arkasındaki kalorifer peteğine yaslanarak da düşmekten kurtuldu.
Adam, art niyetsiz, kendisine yer gösteriyordu. Israrcıydı da:
-Buyur Teyze.
Leman Hanım boğulacak gibi oldu. Bu sözü elbette duyacaktı, belki da zaman zaman çoluktan çocuktan da duymuştu ama orta yaşta bir adamdan, duymaya henüz hazır değildi.
Bir gayretle:
- Teşekkür ederim, dedi.” Çok naziksiniz.”
Ayakları birbirine dolaşarak dışarıya çıktı.
Bir dolmuş belirdi önünde. Durdu. Birileri indi. İş yerinin hemen önünden geçerdi dolmuş. Attı kendisini içerisine. Orta sıralardan biri boştu. Oturdu. Dolmuş gene durdu. Biri bindi. Genç bir adamdı binen. Hemen Leman Hanım'ın arkasındaki koltuğun kenarına ilişti. Belli ki birkaç durak sonra inecekti. Ceplerini karışırdı. Beş lira buldu. Leman Hanım'a uzattı:
- Size zahmet teyze, şunu uzatır mısınız?
Bu kötü bir rüya olmalıydı. Haydi, az evvelki, bankada yaşanan bir talihsizlikti ama ya bu? Kavilleştirip kendisine bir kamera şakası mı yapmak istemişlerdi ne?
Genç adam, şoföre doğru uzanmaya ihtiyaç duymuyordu. Az evvelki sözü duymamış olsa gerek diye düşündü belki, Leman Hanım'ın omzuna art niyetsiz dokunarak:
-Teyze uzatır mısınız?
Leman Hanım, döndü.
—Uzatamam amca, diye bağırdı.
Yolcular şaşırıp Leman Hanım'a baktılar.
Leman Hanım, burnundan soluyordu.
—Açar mısın kapıyı şoför bey, dedi.
Kırmızı ışık yanmış, dolmuş durmuştu.
Şoför kapıyı açtı. Leman Hanım indi. Şoför, Leman Hanım'ın ücretini vermediğini hatırladı.
— Bayan ücret, dedi ama Leman Hanım çoktan uzaklaşmıştı.
Şoför, herkesin duyacağı şekilde söylendi:
-Kılık kıyafetine bakan da bir şey sanır. Para vermemek için ne artistlik yaptı be!
***
Leman Hanım bir an soluklandı. Gülümseyip kendine moral vermeye çalıştı. Şansı da yaver gitti. Düzgün giyimli bir bey, kendisinden belki birkaç yaşta büyük, farkında olmadan daracık kaldırımın tam ortasında durmuş bulunan Leman Hanım'a:
- Müsaade eder misiniz hanımefendi, deyip yol istedi.
Leman Hanım, müsaade buyuran adamla göz göze geldi, gülümsedi:
- Affederseniz, dedi. Kenara çekildi.
Adam geçince ağır adımlarla yürümeye başladı Leman Hanım. Birkaç metre sonra da kaldırım genişledi. Biraz ileride S...alışveriş mağazası vardı. Oraya gitti. Biraz dolaşıp kafa dağıtmaktı amacı. Merkeze girince lavabosuna geçti. Lavabonun boş olmasından da istifade ederek dakikalarca yüzünü baktı. " Teyze" sözünün de itmesi ile görmek istemediklerini gördü.
Keyfi kaçmıştı. Asistanı Nurcan Hanım'ı aradı. Kendisini arayıp soran olup olmadığını öğrendi."Biraz işlerim var, bugün gelmeyeceğim" dedi. Ve de ekledi" Çok acil bir durum olmazsa beni rahatsız etme."
Mağazada öylesine dolaşmaya başladı ama kafası dağıtamıyordu. " Teyze, teyze " sözü kulaklarında davul sesi gibi patlıyordu.
Bijuteri reyonuna bakarken, biri seslendi:
- Ne o kız, ne arıyorsun burada?
Hatice Hanım idi seslenen.
Kucaklaştılar, öpüştüler.
Hatice Hanım, tepeden tırnağa süzdükten sonra Leman Hanım'ı:
- Kızım, herkes yaşlanıyor sen gençleşiyorsun, dedi. Ve ekledi: " Uygunsan şurada bir Türk kahvesi içelim. İki de laf ederiz."
— Ama teyze demeyeceksin.
—Teyze demeyecek miyim?
—Evet.
—Kusura bakma ama espriyi anlayamadım kız.
Başından geçenleri anlatacaktı, vazgeçti.
" Leman Teyze" diyecek ilk arkadaşının kalbini kırmaktan korktu belki
Alışveriş mağazasından çıkmadan daha, bir fırsat yaratıp Hatice Hanım'ın ona anlatacaklarını
birkaç arkadaşına ileteceğinden adı gibi emindi. Hatice Hanım'ın arkadaşlarının çoğu aynı zamanda Leman Hanım'ın da arkadaşıydı. Zaten ilk etapta Hatice Hanın, ortak arkadaşlarından birine "teyze" olayını anlatırdı.
Alışveriş merkezinin kahvesine girerlerken Hatice Hanım sordu:
-Kız, teyze demeyeceksin demekle ne demek istedin?
Leman Hanım, konunun açılmasından korktu:
- Daha sen orada mısın, dedi şakaya vurarak.
Hatice Hanım tahmin etti:
-Yoksa ilk teyzeleri duymaya mı başladın sen?
Birer kahve söylediler.
Hatice Hanım, sandalyesini Leman Hanım'a doğru yaklaştırdı.
— Teyze mi diyorlar artık sana.
- ...
— Canın ona mı sıkıldı?
- ...
— Kız sen kaç yaşına bastın?
— Öf be Hatice. Sen çiğnersin de çiğnersin şimdi bunu.
— Anladım.
— Neyi anladın?
Kahveler geldi.
Hatice Hanım, kahve ile gelen sudan bir yudum alırken onu gördü teyze hadisesini o an için unuttu. . Kaşı ile de gözü ile de destekleyerek, Leman Hanım'a biraz sokularak alçak sesle:
-Şu girişteki adama baksana, dedi.
— Niye?
— Bırak şimdi niyesini miyesini. Bir bak.
— Bakmayacağım.
Hatice Hanım, Leman Hanım'ı dürtükledi:
-Tam senin tipin kız. Bir bak.
— Niye bakayım elin adamına durup dururken? Deli misin ne?
. Kahvesinden bir yudum aldı Hatice Hanın:
- İddiasına var mısın, dedi kendinden emin.
— Ne iddiası?
— Geçen gün gördüğümüz o kürk var ya. Sen kazanırsam o kürkü ben sana alacağım. Ben kazanırsam bana bir ayakkabı yok yok ayakkabıdan da vazgeçtim bir terlik al yeter sen. Bak bu kadar da ödün sana. Var mısın iddiasına?
— Ne iddiası şimdi ya? Hem biraz yavaş konuş. Etrafımızdakiler bize bakıyorlar.
— İddia lafını duydular ya ondan bakıyorlardır. Aldırma yani. Var mısın iddiasına?
— Ne iddiası sabah sabah Hatice?
— Ne sabahı öğlen oldu neredeyse kız. Hem, bozuk plak gibi ne iddiası ne iddiası deyip durma. Var mısın yok musun onu söyle?
— Valla kusura kalma ama hiç havamda değilim.
— Ben de havaya gir diye ısrar ediyorum.
Hatice Hanım, kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra
- Ne olduğunu tahmin ettin o zaman, dedi.
Kahve fincanı Leman Hanım'ın elindeydi ama bir yudum bile almamıştı hala. Almaya da niyeti yok gibi gözüküyordu. Masanın üzerine bırakırken:
- Hade kahveni iç de çıkalım, dedi.
— Dur ya. Altımız bile ısınmadı daha. Hem ben bir şeyler de yiyeceğim.
— O zaman kahveyi niye içtin ki? Benim bildiğim önce bir şeyler yenir sonra kahve içilir.
Leman Hanım'ın sert serzenişine, manalı
- Biz de teyze olunca öyle yaparız, diye karşılık verdi Hatice Hanım.
— İyi ki bir şey dedik be Hatice, dedi Leman Hanım. "Şey bulmuş gibi atladın üzerine."
— Gel, girişteki masada oturan adama bir bak. Söz, bir daha teyze meyze demeyeceğim.
— Bakmayacağım.
— Ölür müsün baksan?
— Sesini yükseltme, millet de başka bit şey anlayacak.
Hatice Hanım, fincandaki kahveden bir yudum daha aldı sonra fincanı salladı salladı, sallarken de
- Bir falıma bakarsın artık dedi.
Leman Hanım " olmaz " demedi.
Hatice Hanım fncanı kapattı, kapattığı anda da garsonu yanı başında gördü:
- Fala bakmak yasak efendim.
Hatice Hanım, sesten yana döndü. Başını hafifçe kaldırarak garsonun gözleri içine baktı,
azarlar gibi ya da iyi ki yetiştin ya da sen bizimi gözlüyordun der gibi:
- Biliyoruz herhalde, dedi.
25 Mart 2020 Çarşamba
İŞTE KORONOVİRÜS, İŞTE GÜNGÖR, İŞTE DENİZ
Güngör, yerinden kalktı telefonun başına gitti. Güngör
otuz yaşında idi. Annesini aradı. . Annesinin önce halini hatırını sordu. Biraz sohbet etti sonra sorusunu sordu:
—Anacığım televizyon seyrediyorsun değil mi?
—Ya yavrum.
—Ha bak. yaşlılar yani ihtiyarlar sakın dışarı çıkmasın,
deniliyor. Sakın ola ki dışarı çıkma. Uzmanları dinle. Ne diyor uzmanlar “ 65 yaşın üzerindeki yaşlılar dışarı çıkmasın diyor.”
— Biliyorum yavrum. Kaygılanma sen.
—Babam da sen de 65’e geldiniz. Siz de yaşlandınız artık.Genç değilsiniz.. Evden mevden çıkmayın.
- …
— Bir ihtiyacınız olursa devletin verdiği numaraları arayın
ya da birine ayıp mayıp olur demeyin yalvarın aldırın.
—Tamam çocuğum.
—Bak tamam mamam deme. Bu işin şakası yok. Sonra
bana söylemedin demeyin. Yaşlandınız, ihtiyarladınız Bağışıklığınız zayıfladı. Evden çıkıp kendinizi de başkasını da şeye sokmayın.
—Tamam Güngör. Merak etme sen. Baban sesleniyor.
telefonu kapatıyorum ben.
—Babamı da dışarı koyuverme. Gerekiyorsa kapıyı kilitle.
Devlet, yaşlılar dışarı çıkmasın diyorsa bir bildiği vardır.
Irmak Hanım, yavaşça telefonu kapattı. Ağır adımlarla mutfağa gitti. Dün kendini zorlayarak da olsa virüs haberleri dinlemediğinden biraz da olsa moralli kalkmıştı yataktan bu sabah. Kendince güzel bir börek açarak vakit geçirmeye hem de yapacağı böreği konu komşuya ikram ederek onların gönlünü almaya karar vermişti.
Telefon konuşması Irmak Hanım’ın keyfini kaçırdı. Bir anda kendini çok yaşlanmış olarak hissetti. Hazırladıklarını dolaplara koydu. Taburenin birini aldı, balkona çıkardı. Ellerini bağlayıp gelip geçenleri seyre koyuldu.
****
Deniz yerinden kalktı telefonun başına gitti. . Annesini
aradı. Annesinin önce halini hatırını sordu. Biraz sohbet etti sonra söyleyeceğini söyledi:
—Anacığım televizyon seyrediyordu değil mi?
—Ya yavrum.
— Uzman doktorlar çok zorunlu olmadıkça dışarıya
çıkmayın diyor. Biz çıkmıyoruz. Siz de çıkmıyorsunuz inşallah.
—Yo evladım merak etme sen.
— Canım annem benim. Devlet bir yaş sınırı koymuş,
Senin de babamın da yaşı bu sınırlar içerisinde biliyorsun.
— Biliyorum evladım.
— Babam biraz şeydir malum, onu da mümkün olduğunca
evde tutmaya çalış. Bir şeye ihtiyaç duyarsan bizi ara, Biz de mecbur kalmadıkça evden çıkmıyoruz zaten herkes gibi. Çıkmak zorunda kalırsak da dikkatli davranıyoruz.
— Biliyorum kuzum. Sağ ol.
— Sen 30 yaşında mıydın anne?
Sabiha Hanım güldü.
—Yirmi, dedi. otuz da neymiş. Senden gencim ben
— Onu biliyorum da anneciğin. Neyse, anlatabildim değil mi anne?
— Anladım çocuğum. . Merak etme sen. Yaş almış insanlar olarak bu günler de bizim için bir tecrübe olacak.
—Yaşamınıza yeni zenginlikler katacaksınız yani.
—Elbette. Siz de kendinize dikkat edin.
—Tamam anneciğim. Babamın da senin de
ellerinizden öpüyorum. Sizi seviyoruz. Sizin gibi yaş almış gençlere ülkemizin de bizim de ihtiyacımız var. Kendinize iyi bakın.
Sabiha Hanım gülümseyerek teflonu kapattı. Bu sabah
sürekli dinlediği malum virüs haberleri ile moralsiz kalkmıştı. Deniz ile yaptığı konuşma ona iyi geldi. “ Yaş almış genç” sözü onu daha da keyiflendirdi, moralini yükseltti.
“ Haydi Sabiha Güzel bir börek yap” dedi Sabiha Hanım kendi kendine. Emrini yerine getirmek için de mutfağa doğru yürüdü, birde türkü tutturdu:
“ Mavi yeleğin oğlan da
Nedir dileğin oğlan
Ben sevdim sen sevmedin de
Yansın yüreğin oğlan”
19 Mart 2020 Perşembe
DÜDÜK MAKARNA
Çoğu zaman olduğu gibi Ayaz Bey’in keyfine diyecek yoktu yine. Onun için her şey dört dörtlük müydü? Hayır. Lakin o, ne eder eder yaşamdan keyif alacak bir şeyler bulurdu her zaman.
Ayaz Bey, kapıdan girer girmez kendine has vücut hareketiyle gevşedi. Ayakkabılarını çıkardı. Sabahleyin evden çıkarken hazırladığı terliklerini giydi. Alnına konan sineğe “ merhaba” dedi. Bununla da yetinmedi elini sallayarak selamını pekiştirdi. Sinek hoşnut kalmamış olacak ki bundan uçtu gitti.
Ayaz Bey, salona geçince saatine baktı. Kaşlarını çattı. Kendisine koltuklardan ya da kanepeden birine atsa, sabahın ilk saatlerine kadar orada kalacağını biliyordu. Şimdiye kadar öyle olmayacak diye pek çok kez denemiş her defasında da aynı neticeye erişmişti. Bu bir daha denemeyeceği manasına gelmiyordu. Ama o, denemeyi, bugün yinelemeyecekti.
Yarına, yetiştirmesi gerekli bir de iş vardı Ayaz Bey’in. Gerçi yarın sabah da yapabiliri o işi ama şimdi yapması onun için daha hayırlı olacaktı. Yarın ortaya çıkacak bir aksilik işi yapamamacına sebep olabilir bu da kendisini sıkıntıya sokardı. Ayaz Bey, babaannesini ve onun zaman zaman kullandığı her defasında da haklı çıktığı bir sözü hatırladı. Bugünün işimi yarına bırakma. . Canı rahmet istedi herhalde diye düşünüp babaannesi için dua okudu duası bitince de ellerini açıp “ amin! dedi.
Ayaz Bey, çoraplarını çıkardı lavaboya gitti önce ayaklarını sonra elini yüzünü yıkadı. Pek sevdiği Zühtü türküsünden bir bölümünü mırıldanarak mutfağa geçti.
Samanlıksam kaldıramadım samanı da Zühtü
Ben sana kandım Zühtü
Hele hele hele yandım Zühtü.
Buzdolabının kapağını açtı. Buzdolabında yiyebileceği bir şeyler varsa da canı makarna çekti birden. Buzdolabımın kapağını yavaşça kapattı. Mutfak dolabının açık bırakılan çekmecesinden bir paket düdük makarna çıkardı. Makarna suyunu tencereye koydu. Ocağı yaktı. Tencereyi ocağın üzerine yerleştirdi. Sonra da hızlı adımlarla mutfaktan da daireden de çıktı. Karşı komşunun kapısını alacaklı gibi üst üste defalarca çaldı. Kapı açıldı. Kapıyı açan kadın Ayaz Bey’i görünce rahatladı. Geçen yıl evi satın aldığı kadın Ayaz Bey için bir şeyler söylemiş sonra da eklemişti.” Gecenin bir vaktinde kapını çalar abuk sabuk sorular sorarsa korkma, ocağa düdük makarna koymuştur.”
Mahsune Hanım sordu:
—Hayırdır komşu ne oldu?
Ayaz Bey, selam melam vermeden soruya soru ile karşılık verdi:
— Kocan yok mu?
— Yok, Niye sordun ki?
— Nerede?
— Bilmem.
— Oğlun.
— O da yok.
— O nerede?
— Ben bekârım komşu. O nedenle de ne oğlum var ne de kocam. Ha bu arada evlenmeye de hiç niyetim yok bunu da bilesiniz.”
Ayaz Bey, “ hay Allah der “ gibi bir harekette bulundu. Susup bekledi.
Mahsune Hanım bir elini beline dayadı. Bir garip gülümsedi.
—Ben yardımcı olayım, dedi.
— Ben dünkü mili maçın sonucunu merak etmiştim de onu soracaktım.
Kadın, gözleri ile birkaç kez Ayaz Bey’i tepeden tırnağa süzdükten sonra merakı üstün geldi, sordu:
— Ocağa makarna mı koydunuz?
Ayaz Bey,
— İçeriye girince atacağım dedi. Suyu kaynıyor.
— Düdük makarna mı?
— Yani…
Mahsune Hanım, gülümsedi.
— Milli maçı 2–0 kazandık dedi.
Sonra da, “ iyi geceler” dileyip kapıyı yavaşça kapattı.
18 Mart 2020 Çarşamba
CİDDİ ŞİİR
Olmayacak bir şey değil gibiydi
Onun için bir an ona münasip geldi
O da onu gözü kapalı kabul etti.
Bir nevi kafa tutmaktı bu, bildi, gene de
Kerhen de olsa: “ Bu sefer de böyle oluversin.” dedi.
Gülmezdi böyle şeylere amma
Bugün komiğine gitti pek, şaşırttı herkesi.
Hayır, bu da gerekli bu tekdüzelikte
Ne bu böyle, hep ciddi hep ciddi!
Olmayacak bir şey değil gibiydi
Onun için bir an ona münasip geldi
O da onu gözü kapalı kabul etti.
Bir nevi kafa tutmaktı bu, bildi, gene de
Kerhen de olsa: “ Bu sefer de böyle oluversin.” dedi.
Gülmezdi böyle şeylere amma
Bugün komiğine gitti pek, şaşırttı herkesi.
Hayır, bu da gerekli bu tekdüzelikte
Ne bu böyle, hep ciddi hep ciddi!
17 Mart 2020 Salı
16 Mart 2020 Pazartesi
LİSELİ REŞAT
Aradan bir aydan fazla süre geçti. Liseli Reşat o gün epeyce bir geç geldi eve. Tam soyunup yatmaya hazırlanırken babasının yavaşça evden çıktığını fark etti. Sabah ezanı da okunmaya başlamıştı.
Bundan bir ay kadar önce bindiği dolmuşun şoförü, kendisine sormuştu:
—Sen Durmuş’un oğlu musun?
O da laubali bir şekilde cevap vermişti:
—Hee, ne oldu ki?
-Yok, yok bir şey de, bir sabah erken kalk da babanı
takip et. Akşam da takip etsen bir şey fark etmez de
—Niye ki? Ben polis miyim?
— Sen dediğimi yap anlarsın.
- !
Şoför, liseli Reşat’ı da babsını da tanıyordu. Dolmuş şoförü
Dlmuşu durdurmuş:
—Okula geldik, ineceksin herhalde. demişti liseli gence.
Liseli Reşat, şöföre bir garip bakmış, bir garip
Gülümsemiş. ağzını yayarak:
-Herhalde yani, demişti dolmuştakilere de göz atarak.. “
Sence bir mahsuru var dayı?”
Dolmuş şoförü sakin kalmaya çalışarak
—Yok yavrum yok, demişti “Haydi Allah zihin açıklığı
versin
Liseli Reşat, dolmuştan inerken şoförün duyacağı şekilde
söylenmişti de:
—Ne adamlar var ya, deli midir nedir?
Liseli Reşat’ın evi okula bir duraklık mesafeydi. Dört bilemedin beş dakikaydı bu mesafe.
Liseli Reşat’ın aklına bir ay kadar önce dolmuş şoförü ile yaptığı konuşma geldi o anlarda. . Toparlandı. Evden çıktı. Babasına takibe başladı.
Babası, yarım saat yürüdü, bir saat yürüdü, bir buçuk buçuk saat yürüdü. Basının yaşının altmışın üzerindeydi. Liseli Reşat meraklandı, merakı doruk yaptı. Bir an koşup arkasından yetişmek “ Nereye gidiyorsun?” diye sormak geldi ise de doğru söylemeyeceğini düşünerek vazgeçti. Bir sigara yaktı. Hava da yavaş yavaş aydınlanmaya sokak hareketlenmeye başlamıştı
Babası bir hana girdi. Liseli Reşat, kapıda beklemekte olan han bekçisinin yanına yaklaştı.
—Az evvel içeriye giren bir amca vardı ya, dedi.” Uzaktan
gördüm, birisine benzettim. Durmuş Amca’mıydı o?
Bekçi pos bıyıklarını burdu. Liseli Reşat’ı tepeden tırnağa süzdü.
—Evet, dedi. “Burada çalışıyor?”
—Ne iş yapıyor ki?
—Hamal.
—Hamal mı?
Liseli Reşat babasının nerede çalıştığını ne iş yaptığını
bilmiyordu.
—Evet. hanın hamallarından. Niye soruyon ki sen bunları. Hayırdır.
Reşat :
- Dedim ya. Birine benzettim, o olup olmadığından emin
olmak istedim.
Bekçi, bir kez daha Liseli Reşat’ı süzdü.
Liseli Reşat, “ Haydi iyi günler size” dedi koşar adımlarla
uzaklaştı. Bir dolmuşa bindi. Okuluna gitti.
Ertesi gün gün ağarmadan uyandı Liseli Reşat. Uyumaya
çalışmadı. Babasın kalktığını fark edince uyur gibi yaptı. Bekledi. Bir süre sonra Liseli Reşat’ın odasının kapısı açıldı. Babası ayak parmaklarının ucuna basarak içeriye girdi. Başucuna harçlığını koydu. O harçlık yıllardır oraya hep konurdu bazen biraz eksik, bazen biraz fazlaç
Liseli Reşat’ın babası harçlığı bırakıp hemen ayrılmadı oradan. Liseli Reşat’ın yanağına bir de öpücük kondurdu.
Lisesi Reşat babasının kendisini sevmediğine inanıyordu. Onun yanağına kondurduğu öpücük onu bir hoş etti. Acaba uyumadığımı anladı da… diye düşündüyse de o günü takip eden günlerde de bunun böyle olduğuna şahit oldu.
Dış kapı açıldı kapandı. Liseli Reşat kalktı. Pencerenin
perdesini araladı. Babası gözden kayboluncaya kadar babasının arkasından baktı. Sonra da babasının hazırladığı kahvaltı masasından bir şeyler atıştırdı, hazırlandı, harçlığı aldı sakal yaptı cebine attı okula gitmek üzere evden ayrıldı. Ve de kendisini okula götürecek olan dolmuşu beklemeye başladı.
29 Şubat 2020 Cumartesi
BU MUHTEREM ZEVAT
Eşref Bey ile karşılaştık yolda. Merhabalaştık. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra karşılıklı, laf olsun diye bir soru sordum. Bu soruyu bekliyormuş gibi. “Gel benimle” dedi. Yürümeye başladı. Ben de peşine düştüm.
Almanya’dan bahsetti gel dediği yere giderken.
— Bak, dedi şu yoldan geçmekte olan bazı arabalar biraz sonraki kavşaktan sola dönebilirler. Sola dönmelerinde bir mani yok lakin.
Söylediklerinden bir anlam çıkartamıyordum.
—Ee! dedim.
Durdu, sordu:
—Ehliyetin var mı?
Var olduğunu biliyordu. Sorusuna cevap vermemek bana yakışmazdı:
—Var, dedim ve de ekledim “ Hem de “ 30 yıllık.”
Yürümeye başladı tekrar. Ben de peşinden. Bir soru daha sordu.
— Sağa ya da sola dönerken ne yaparsın?
Bir şey yapmazdım.
—Hiiiç dedim.
Az evvel bahsettiği kavşağa gelince tekrar durdu. Sağa sola baktı. Derin bir iç geçirdi.
Oldum olası iç geçiren birini görünce içim acır. Yine öyle oldu. İçim acıdı. Sevgi ile arkadaşımız yüzüne baktım ve sordum:
-Ne oldu?
Soruma bir açıklık getirmedi o an. Önce saatine baktı sonra da saatini işaret ederek
—İki dakika süre tutacağım sana, dedi. “Sola dönen araçlara bir bak, kaçı sola dönerken dönüş sinyali verdiğini sapta.”
Bu sohbetin nasıl neticeliğini merak etmeye başladım
Olur dedim. Ben “ olur” deyince, “başla” dedi. Başladım” Dur” dedi durdum.
Sordu:
- Kaç araba sola döndü?
37 araba sola dönmüştü. Söyledim.
— Kaç tanesi dönüş sinyali verdi? dedi.
Eminim o da saymıştı.
Emin olmak için bir an düşündükten sonra
- Üç dedim.
Tahmin ettiğim gibi o da saymıştı:
—Evet üç dedi.
Ve birden sinirlendi, sesini yükselterek:
— Bu muhterem zevat dönüş yaparken sinyal vermeleri gerektiğini
bilmiyorlar mı? dedi.
Ve kendi sorusunu kendi cevapladı.
—Biliyorlar.
Ve devam etti:
—Peki niye vermiyorlar?
Ciddi ciddi sinirlendiği aşikârdı.
İşi şakaya vurarak gerginliğini gidermek istedim:
—Bana ne kızıyorsun ya. Sinyal vermeyen ben miyim?
dedim.
— Almanya da dağ başında dahi sürücü dönüşlerde sinyal verir
dedi. “Yüz sürücüden dokuz dokuzu sinyal verir. Sinyal vermeyen o biri de mutlaka…”
Sustu. “ Simdi ağzımdan kötü bir kelam çıkacak söyletme beni” dedi.
“ Haydi, yürü, kafaya takacak başka bir şey bulamadın mI, dedim. Ve de bir teklifte bulundum. “ Bizim amcaoğlunun az ileride kahvehanesi var, sana bir çay
ısmarlayayım.
Yürümeye başladık. O da kaşını gözünü oynatarak, kâh bana kah önüne bakarak konuştu:
- Bana Almanya ile ilgili bir soru sordun ya, dedi. İşte bunun için
onlar öyle. Biz böyle.
Ne sorduğumu anımsayamadım o an. “Ne sormuştum “ diye
diyemedim. Deseydim elini sallayarak uzun bir “ooooo!” çektikten sonra “ kime söylüyoruz.” Diyecekti.
Gülerek “ Hade hade yürü “ diyerek durumu geçirtirdim.
Netice mi?
Daha evvelini bilmem ama, o günden sonra aracımla giderken sağa ya da sola dönerken gerekli yerde sinyal vermeye başlarım “ dağ başında dahi olsam” vermeyenlere de…”
Eşref Bey ile karşılaştık yolda. Merhabalaştık. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra karşılıklı, laf olsun diye bir soru sordum. Bu soruyu bekliyormuş gibi. “Gel benimle” dedi. Yürümeye başladı. Ben de peşine düştüm.
Almanya’dan bahsetti gel dediği yere giderken.
— Bak, dedi şu yoldan geçmekte olan bazı arabalar biraz sonraki kavşaktan sola dönebilirler. Sola dönmelerinde bir mani yok lakin.
Söylediklerinden bir anlam çıkartamıyordum.
—Ee! dedim.
Durdu, sordu:
—Ehliyetin var mı?
Var olduğunu biliyordu. Sorusuna cevap vermemek bana yakışmazdı:
—Var, dedim ve de ekledim “ Hem de “ 30 yıllık.”
Yürümeye başladı tekrar. Ben de peşinden. Bir soru daha sordu.
— Sağa ya da sola dönerken ne yaparsın?
Bir şey yapmazdım.
—Hiiiç dedim.
Az evvel bahsettiği kavşağa gelince tekrar durdu. Sağa sola baktı. Derin bir iç geçirdi.
Oldum olası iç geçiren birini görünce içim acır. Yine öyle oldu. İçim acıdı. Sevgi ile arkadaşımız yüzüne baktım ve sordum:
-Ne oldu?
Soruma bir açıklık getirmedi o an. Önce saatine baktı sonra da saatini işaret ederek
—İki dakika süre tutacağım sana, dedi. “Sola dönen araçlara bir bak, kaçı sola dönerken dönüş sinyali verdiğini sapta.”
Bu sohbetin nasıl neticeliğini merak etmeye başladım
Olur dedim. Ben “ olur” deyince, “başla” dedi. Başladım” Dur” dedi durdum.
Sordu:
- Kaç araba sola döndü?
37 araba sola dönmüştü. Söyledim.
— Kaç tanesi dönüş sinyali verdi? dedi.
Eminim o da saymıştı.
Emin olmak için bir an düşündükten sonra
- Üç dedim.
Tahmin ettiğim gibi o da saymıştı:
—Evet üç dedi.
Ve birden sinirlendi, sesini yükselterek:
— Bu muhterem zevat dönüş yaparken sinyal vermeleri gerektiğini
bilmiyorlar mı? dedi.
Ve kendi sorusunu kendi cevapladı.
—Biliyorlar.
Ve devam etti:
—Peki niye vermiyorlar?
Ciddi ciddi sinirlendiği aşikârdı.
İşi şakaya vurarak gerginliğini gidermek istedim:
—Bana ne kızıyorsun ya. Sinyal vermeyen ben miyim?
dedim.
— Almanya da dağ başında dahi sürücü dönüşlerde sinyal verir
dedi. “Yüz sürücüden dokuz dokuzu sinyal verir. Sinyal vermeyen o biri de mutlaka…”
Sustu. “ Simdi ağzımdan kötü bir kelam çıkacak söyletme beni” dedi.
“ Haydi, yürü, kafaya takacak başka bir şey bulamadın mI, dedim. Ve de bir teklifte bulundum. “ Bizim amcaoğlunun az ileride kahvehanesi var, sana bir çay
ısmarlayayım.
Yürümeye başladık. O da kaşını gözünü oynatarak, kâh bana kah önüne bakarak konuştu:
- Bana Almanya ile ilgili bir soru sordun ya, dedi. İşte bunun için
onlar öyle. Biz böyle.
Ne sorduğumu anımsayamadım o an. “Ne sormuştum “ diye
diyemedim. Deseydim elini sallayarak uzun bir “ooooo!” çektikten sonra “ kime söylüyoruz.” Diyecekti.
Gülerek “ Hade hade yürü “ diyerek durumu geçirtirdim.
Netice mi?
Daha evvelini bilmem ama, o günden sonra aracımla giderken sağa ya da sola dönerken gerekli yerde sinyal vermeye başlarım “ dağ başında dahi olsam” vermeyenlere de…”
2 Ocak 2020 Perşembe
ÇAYLI SOHBET
— Çayını içsene, soğudu.
— Kusura bakma. Hiç canım istemiyor.
— Vallahi olmaz. İçeceksin.
— Israr etme.
— Ne demek ısrar etme? Senin için demledim ben.
— Sağ ol da, dedim ya hiç içesim yok ya!
— Keyfini kaçıran bir şey mi var senin?
— Aslında belli bir şey yok.
— Öyleyse?
— Ne bileyim işte, hani derler ya iyi de değilim kötü de değilim.
- ( Çayından bir yudum alır) Oh be, vallahi elime sağlık, çay da pek güzel olmuş.
— Afiyet olsun.
— Haydi, götür sende.
— Biraz soğusun, belki sonra.
— Çay soğuk içilir mi? Haydi.
— Dedim ya, biraz sonra.
— Madem öyle, peki. Ya, takma kafana gülden başka diye bir söz vardır ya. Kötüyü at bir tarafa, iyiyim de iyiyim. Bak bana.
— Maşallah!
— Ha işte. İyiyim de sana da maşallah diyelim.
— Şimdi demiyor musun?
— İyi de değilim kötü de değilim diyene maşallah denir mi? İyiyim diyeceksin kötü de olsan. İyiyiyim dersen iyi olursun.
— Öyle de, bazen de denilmiyor hani.
— Dersen denir. Sahi ya, senin o boşanma işi ne oldu?
— Karara kaldı.
— Canım beniiiiim! Tabii ondan böylesin değil mi?
—Yok yok, hiç de düşündüğün gibi değil. O işi bitirdim kafamda ben.
—Yeme şimdi beni.
—Anlamadım?
—Yeme beni diyorum yeme. O işi sen bitiremezsin. Öyle dersin dilden de, gönülden nanay…
—Yok, yok öyle değil.
—Bak ben ikinciyi dolduracağım. Haydi.
—Dedim ya, canım pek istemiyor.
— Haydi, anlat biraz.
— Ne anlatayım?
— Canını sıkanı.
—Vallahi hiçbir şey canımı sıkmıyor. Yok, yok yani canımı sıkan bir şey.
— Bak dinle beni.
-…
— Anlat… ra-hat-lar-sın. Sonra da keyfin yerine gelir, götürürsün malı.
— Ne diyorsun sen ya?
— Ne oldu şimdi? Niye yükselttin sesini?
—Yani ne demek istiyorsun sen “şimdi götürürsün malı” diyerek.
- Oo!
-…
— Ben, götürürsün malı diyerek espri yollu önündeki çayı kastettim de sen ne anladın?
— Bana müsaade etsen artık diyorum.
— Ellerimle demlediğim çay, böyle mi kalacak?
— Hiç içmediğimiz yer mi be dostum. İnan bugün canım hiç istemiyor. Hem ben buraya çay içmeye değil, iki çift laf etmeye geldim.
— Otur, otur attırma benim kafamın tasını. İki çift lafsa iki çift laf. ederiz eyvallah.
— Yaa kalkayım ben.
— Mümkünatı yok bırakmam. Neyse anlatacaksın derdini. Bilirsin ki buraya destursuz gelinir ama destursuz kalkılmaz. Kalkılırsa da o dostluk biter.
—Yani, şu şey huyundan bir türlü vazgeçemedin be. İnan bazen hiç çekilmiyorsun.
-…
— Ne demek yani destursuz gelinir de destursuz kalkılmaz. Konuşası varsa da konuşası yok oluyor insanın. Yani bak mesela çay işi.
—Yanındaki saksıya dök onu, yenisini dolduracağım. Ben dördüncüyü götürüyorum.
— İçmiyorum.
— İnsan zehir olsa içer.
— Kardeşim ben içmiyorum.
—Ama ben bunu kendime hakaret telakki ederim.
— Saçmalama.
— Ne demek saçmalama?
— Ben şu dakikalarda burada bir şeyler yiyip içmek zorunda mıyım?
— Evet!
-…
— Seni adam yerine koymuşuz, bir şeyler ikram edelim diye çay demlemişiz.
— Bana sordun mu çay demleyelim de içelim diye?
-…
— Madem bu kadar alıngansan bu konularda işe girişmeden icazet isteseydin.
-…
— Çay demlesem içer miyiz deseydin.
-…
— Hem sen bana az evvel ne dedin?
— Ne dedim?
—Sesini yükseltme Yüksel. Evet, söyle bakayım ne dedin?
— Hatırlamıyorum.
— Şimdi ben sana hatırlatacağım.
— Sen kalkıyorum demiştin az evvel.
— Şimdi de kovuyorsun yani.
— Sen de görüyorsun hava tatsızlaştı, şimdi art niyetsiz başlayan sözlerimiz her şeyi tadından yenmez yapacak. Böyle bir hava seziyorum.
— Bunu ben mi yarattım? Çay çay diye ben mi tutturdum?
—Ayfer tamam.
— Destursuz gelirsin ama destursuz gidemezsin diye ben mi tehdit ettim.
—Tamam lokumum. Amacını aşan sözler olarak kabul et.
— İki çift laf etmekten başka gayesi olmayan bir insana seni insan yerine koyduk diyen ben miyim?
— Tamam dedik ya Ayfer. Belli ki bugün patlamaya hazır bir bombasın.
— Ben!
— Bak sustum. Daha ne yapayım. Sus-tum.
Yüksel de uzatmadı. Tatsızlık bitti.
— Çayını içsene, soğudu.
— Kusura bakma. Hiç canım istemiyor.
— Vallahi olmaz. İçeceksin.
— Israr etme.
— Ne demek ısrar etme? Senin için demledim ben.
— Sağ ol da, dedim ya hiç içesim yok ya!
— Keyfini kaçıran bir şey mi var senin?
— Aslında belli bir şey yok.
— Öyleyse?
— Ne bileyim işte, hani derler ya iyi de değilim kötü de değilim.
- ( Çayından bir yudum alır) Oh be, vallahi elime sağlık, çay da pek güzel olmuş.
— Afiyet olsun.
— Haydi, götür sende.
— Biraz soğusun, belki sonra.
— Çay soğuk içilir mi? Haydi.
— Dedim ya, biraz sonra.
— Madem öyle, peki. Ya, takma kafana gülden başka diye bir söz vardır ya. Kötüyü at bir tarafa, iyiyim de iyiyim. Bak bana.
— Maşallah!
— Ha işte. İyiyim de sana da maşallah diyelim.
— Şimdi demiyor musun?
— İyi de değilim kötü de değilim diyene maşallah denir mi? İyiyim diyeceksin kötü de olsan. İyiyiyim dersen iyi olursun.
— Öyle de, bazen de denilmiyor hani.
— Dersen denir. Sahi ya, senin o boşanma işi ne oldu?
— Karara kaldı.
— Canım beniiiiim! Tabii ondan böylesin değil mi?
—Yok yok, hiç de düşündüğün gibi değil. O işi bitirdim kafamda ben.
—Yeme şimdi beni.
—Anlamadım?
—Yeme beni diyorum yeme. O işi sen bitiremezsin. Öyle dersin dilden de, gönülden nanay…
—Yok, yok öyle değil.
—Bak ben ikinciyi dolduracağım. Haydi.
—Dedim ya, canım pek istemiyor.
— Haydi, anlat biraz.
— Ne anlatayım?
— Canını sıkanı.
—Vallahi hiçbir şey canımı sıkmıyor. Yok, yok yani canımı sıkan bir şey.
— Bak dinle beni.
-…
— Anlat… ra-hat-lar-sın. Sonra da keyfin yerine gelir, götürürsün malı.
— Ne diyorsun sen ya?
— Ne oldu şimdi? Niye yükselttin sesini?
—Yani ne demek istiyorsun sen “şimdi götürürsün malı” diyerek.
- Oo!
-…
— Ben, götürürsün malı diyerek espri yollu önündeki çayı kastettim de sen ne anladın?
— Bana müsaade etsen artık diyorum.
— Ellerimle demlediğim çay, böyle mi kalacak?
— Hiç içmediğimiz yer mi be dostum. İnan bugün canım hiç istemiyor. Hem ben buraya çay içmeye değil, iki çift laf etmeye geldim.
— Otur, otur attırma benim kafamın tasını. İki çift lafsa iki çift laf. ederiz eyvallah.
— Yaa kalkayım ben.
— Mümkünatı yok bırakmam. Neyse anlatacaksın derdini. Bilirsin ki buraya destursuz gelinir ama destursuz kalkılmaz. Kalkılırsa da o dostluk biter.
—Yani, şu şey huyundan bir türlü vazgeçemedin be. İnan bazen hiç çekilmiyorsun.
-…
— Ne demek yani destursuz gelinir de destursuz kalkılmaz. Konuşası varsa da konuşası yok oluyor insanın. Yani bak mesela çay işi.
—Yanındaki saksıya dök onu, yenisini dolduracağım. Ben dördüncüyü götürüyorum.
— İçmiyorum.
— İnsan zehir olsa içer.
— Kardeşim ben içmiyorum.
—Ama ben bunu kendime hakaret telakki ederim.
— Saçmalama.
— Ne demek saçmalama?
— Ben şu dakikalarda burada bir şeyler yiyip içmek zorunda mıyım?
— Evet!
-…
— Seni adam yerine koymuşuz, bir şeyler ikram edelim diye çay demlemişiz.
— Bana sordun mu çay demleyelim de içelim diye?
-…
— Madem bu kadar alıngansan bu konularda işe girişmeden icazet isteseydin.
-…
— Çay demlesem içer miyiz deseydin.
-…
— Hem sen bana az evvel ne dedin?
— Ne dedim?
—Sesini yükseltme Yüksel. Evet, söyle bakayım ne dedin?
— Hatırlamıyorum.
— Şimdi ben sana hatırlatacağım.
— Sen kalkıyorum demiştin az evvel.
— Şimdi de kovuyorsun yani.
— Sen de görüyorsun hava tatsızlaştı, şimdi art niyetsiz başlayan sözlerimiz her şeyi tadından yenmez yapacak. Böyle bir hava seziyorum.
— Bunu ben mi yarattım? Çay çay diye ben mi tutturdum?
—Ayfer tamam.
— Destursuz gelirsin ama destursuz gidemezsin diye ben mi tehdit ettim.
—Tamam lokumum. Amacını aşan sözler olarak kabul et.
— İki çift laf etmekten başka gayesi olmayan bir insana seni insan yerine koyduk diyen ben miyim?
— Tamam dedik ya Ayfer. Belli ki bugün patlamaya hazır bir bombasın.
— Ben!
— Bak sustum. Daha ne yapayım. Sus-tum.
Yüksel de uzatmadı. Tatsızlık bitti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)