5 Aralık 2017 Salı

DUA

Tarihini de saati de unutmam mümkün değil.11 Mart! Saat 11.30 ile 12 arası. Günlerden cuma.
Adam, kelimeleri cümleleri art arda sıralıyor. Doktorun önüne çekler uzatıyor, rakamlar yazıyor.
Ağlıyor, yalvarıyor. Zaman zaman ellerine sarılıyor, zaman zaman da ayaklarına kapanıyor.
Adamın gözyaşları sel! Doktor çaresiz. Ben ve yanımdaki dostum şaşkın.
Zaman zaman telefona sarılıyor, doktor mani oluyor.
— Yarım saate kadar helikopter indireyim bahçeye, diyor. “Bir saate kadar özel uçağı beş doktorla hava alanında hazır duruma getireyim “
Belli ki pek çok şeyi gerçekleştirebilecek durumda.
— Yapabileceğimiz bir şey mutlaka olmalı Rauf, diyor doktora. Yalvarıyor, yakarıyor, ağlıyor bağırıyor, belli ki yüreği yanıyor.
Doktorun insanüstü gayretleri biraz olsun etkisini gösteriyor. Adam sakinleşir gibi oluyor
- Ragıp, dostum, inan hastanemizin en iyi cerrahları en iyi hemşireleri ameliyathanede. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.
—Amerika’ya götüreyim
- Ragıp, kardeşim yani, şu an beklemekten başka yapacak bir şey yok
-Yaşayacak ama değil mi?
- Bilmiyorum, hastanemize getirildiğinde durumu pek iyi değildi. Bunu bilmen gerekiyor. Yani, yani Allah'tan ümit kesilmez denilen bir durum.
— Yapılabilecek hiçbir şey yok mu?
— Arkadaşlar ellerinden geleni yapıyorlar inan bana.
— Avrupa’nın en iyi doktorlarını birkaç saatte buraya yığabilirim.
— Biliyorum.
— Öyleyse niye tamam demiyorsun?
— Bak, sağ çıkarsa ameliyattan
Çıldırmışa dönüyor adam:
- Sağ çıkarsa ne demek Rauf? Kalbime mi indireceksin benim?
- ...
— Özür dilerim ama.
Bir şeyler söylemeye çalıştım, sesimi duyuramadım.
— Durumu çok ağır Zaten yani arabadan çıkartıp buraya gelinceye kadar birkaç kez kalbi durmuş. Doktor arkadaşlar bir şeyler yapmış.
— Peki, kaza nasıl olmuş? Altındaki cip dünyanın en iyi cipiydi. Yepyeniydi daha.
— Boş ver bunları şimdi dostum.
— Yalnız mıymış?
— İki kişi deha getirdiler, onları yaşatamadık.
— Yapılabilecek bir şeyler olmalı ama.
— Var.
— Söyle o zaman. Para pul, dünyanın en iyilerini buraya getireyim. Yetmezse isim ver, tüm servetimi önüne sereyim.
— Dua...
— Ne?
— Biz çıkalım arkadaşlarla, sen içinden geldiği gibi oğlun için dua et. Şu an yapabileceğin tek şey bu.
Dışarı çıktık. Rauf Doktor, derin bir iç çekti, kapıyı kapattı. Sözün tükendiği andı artık. Söyleyecek bir sözüm de yoktu gücümde. Allahaısmarladık der gibi Rauf'a dokundum. O da bir şey demedi, başını salladı "güle güle" manasında.
Dışarı çıkınca, arkadaşımla göz göze geldik. İkimizde konuşacak durumda değildik belki. Belki ikimizin de yalnız kalmaya gereksinimi vardı. Ayrıldık.
Bir cankurtaran geldi hastaneye. Onun arkasından bir tane daha geldi...
Elimde olmadan derin bir iç geçirdim. Nasıl bir iç geçirmiş olmalıyım ki yanımdan geçmekte olan biri, yüzüne baktı, kim bilir neyin var der gibisinden baş salladı.
Belgin'in uçağı on beş dakika kadar önce Avustralya'ya gitmek için havalandı İstanbul'dan. Şu anda onun için dua etmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok.
Babaannemi iki yıl evvel kaybettik. Rahmetli olduğunda 108 yaşındaydı. Kendimi bildim bileli, babama, anneme, kardeşlerime özellikle de biz kapıdan çıkarken dua eder " Güle güle gidin güle güle gelin güler yüzler bulun." derdi. Bunu duyardık da, kim bilir başka neler derdi:
Belki, Allah kötüye denk getirmesin, derdi.
Belki, Rabbim görünmez kazalardan belalardan korusun derdi.
Belki, verdiğin sadakalar yüzü gözü hürmetine ayağın taşa takılmasın, derdi.
Belki zihin açıklığı dilerdi, belki her şeyimizin yolunda gitmesini isterdi.
Dualarının faydası bize mi yoksa ona mı oldu bilmem ama en basit ifade ile dini inancı pek de olmayan Rauf arkadaşımın hiç tanımadığım yüreği kavrulmakta olan o babaya söylediği kelime bir gerçeği mi yansıtmakta yoksa öylesine ağızdan çıkan bir söz müydü?
— Dua!
Otobüs durağına iki bank koymuşlar. Hayret, bomboş. Kendimi çok yorgun hissettim birden. Oturdum birine.
Hay Allah. Arabam da hastanenin otoparkında kaldı. Daha doğrusu yaşadıklarım unutturdu. Arkadaş da anımsatmadı.
Elinde iki koltuk değneği ile epeyce de bir zorlanarak yürüyen yaşlı bir adam köşeden döndü. Gençken görsem, bu halde niye sokağa çıktın be adam der söylenir miydim acaba? O adam yerine başka biri çıksaydı şu anda önümden geçmiş olurdu. Onun buraya erişmesi belki yarım saati bulacak...
Hastaneye mi gidiyor acaba? Niye bir taksiye binip gelmemiş ki? Bunun oğlu kızı yok mu, girselerdi koltuğuna?
Aklım hala o sözcükte. "Dua"
Duadan başka yapılabilecek bir şey kalıyor mu bazen?
Yıllar önce bir olaya şahit olmuştum. Belki farkında olarak belki farkında olmayarak binlerce şahit olmuşumdur da belki bu aklıma geldi işte.
Genç bir delikanlı ile genç bir kız yürürlerken yan yana ( üzerlerindeki giysiler liseli olduklarını gösteriyordu.) yanlarında, iki üç gençten başka bir ifade gerekir ama iki üç genç belirdi. Kızın yanındaki gence omuz vurarak kızdan biraz uzaklaştırdılar. Sonra içlerinden biri, net duydum, " Niye bu kadar yakışıklısın lan sen." diye bağırdı. Ve üçü birden delikanlıya saldırdılar.
Saniyeler içinde delikanlı kanlar içinde yere yığıldı.
Babaannemin, " Allah kötüye denk getirmesin." temennisi ve duası, aklımda kalıcı izler bırakacak olan kötü bir olay yaşamama set oldu mu acaba?
İnsanoğlu bazen ne kadar çaresiz kalıyor değil mi? Dua, o andaki çaresizlik durumunda ya da olası çaresizlik anlarında ona kuvvet, kuvvet veriyor mu diyeceğim ama...
Cep telefonum uyarma hatırlatma sinyali verdi. Açıp baktım, üç saat sonraki önemli bir randevuyu anımsatıyordu.
Bu durakta niye kimse yok sahi? Bu durak... Kafamı kaldırdım, durak levhası sökülmüş. Belli ki durak kullanım dışı kalmış.
Ezel Hanım ile buluşacağım. Bürosu on sekizinci katta. Taksiye bineceğim. Şoförün iyi olması için dua etmekten başka çarem var mı? Şoför iyi çıktı diyelim, bu sabah gazete de okudum sarhoş bir şoförün kullandığı bir araç köprüden uçup alt yoldan geçmekte olan bir özel otonun üzerine düşmüş. Biri çocuk iki kişi ölmüş.
Ezel Hanım'ın bürosu on sekizinci katta. Mecburen asansörle çıkacağım. Üçüncü kata vardığımda ya da dördüncü kata binada yangın çıkmayacağını asansörün olduğu yerde kalmayacağını kim iddia edebilir?
Mecburen herkes gibi ben de taksiye bineceğim, asansöre bineceğim, şunu yapacağım bunu yapacağım. İpler nereye kadar elimde olacak. Kişileri, olayları, kendimi nereye kadar kontrol etme olanağı var ki? Direksiyonu başkasına bıraktığım anda yapabileceğim tek şey dua etmek değil mi? Kötüye gidişin durması için, kötüye denk gelmemek için, şansın yanımda, yanında olması için. Kemin def edilmesi için dua etmek, durup beklemekten ya da her şeyi kendi seyri içinde takibini izlemekten az da olsa iyi değil mi?
Genç bir kadınla, yanında genç bir delikanlı yanıma yaklaşıyor. Bir adres soruyorlar. Anımsar gibiyim ama emin değilim. Şuradan yürüyün şöyle dönün ışıkları geçin diyeceğim ama dedim ya emin değilim. " Kusura bakmayın anımsayamadım." diyorum. Büyük bir olasılıkla biraz sonra birisine daha soracaklar, sordukları kişi belki bilmediği halde aklınca bir yeri tarif edecek... Bu kadın ve bu delikanlı için doğru kişiye adres sormaları için dua etmekten başka yapılabilecek bir şey var mı?
Delikanlı, annesinin koluna giriyor. Şu dakikalarda dünyanın bin bir yerinde kim bilir kaç anne kaç baba oğluna ya da kızına tecrübelerini aktarıyordur. Onlara nasihat veriyordur, aman oğlun şunu yapma aman dikkatli ol.
Oğlan ya da kız da çok asi değilse demeyelim de iyi yetiştirilmişse diyelim şöyle diyordur:
— Merak etme anneciğim.
— Sen hiç kaygılanma baba. Gözün arkanda kalmasın. Ben ne yapacağımı bilirim.
Ben yapacağımı bilirim diyen evladının arkasında her an olamaz ki anne baba.
O anne babanın bazıları günün bir saatinde televizyonun başına geçtiklerinde ya da gazeteyi ellerine aldıklarında " annem söylemişti, babam uyardım " diyerek gözyaşı döken bir kişinin haberi ile karşılaştığında oğlu ya da kızı için dua etmekten başka bir çaresi var mı?
Karşıdan gelen genç adam oğluma ne kadar da benziyor. Birden gözümde tüttü.
Cep telefonunun cebimden çıkartıyorum. Oğlumun telefon numarasını çeviriyorum. İşte açtı, sesini duymak ne güzel.
Havadan sudan konuşuyoruz.
Konuşmamız biterken,
- Kendine iyi bak, diyorum. “Duanı üzerimizden eksik etme.”
Şaşırdı. Belki de ilk defa " dua" sözünü bu anlamda benden duydu. Belkide ilk defa " Babam ihtiyarlamaya başladı galiba" diye aklından geçirdi.

1 Aralık 2017 Cuma


TÜRK MİLLETİ TÜRK ASJERİ


Millet içinde bir milletsin sen
Asker içinde bir askersin sen
Türk milleti Türk askeri

Mangal gibi yürek sende
Onur sende güç sende
Türk milleti Türk askeri

Açık oldu alnın hep
Pak oldu yüzün hep
Türk milleti Türk askeri

Tarihini unutmazsın
Güçlüklerden yılmazsın
Türk milleti Türk askeri

Dostun güç alır senden hep
Düşmanın ürker senden
Al yıldızlı al bayraklı
Türk milleti Türk askeri

15 Kasım 2017 Çarşamba

MERDİVEN

İlk hafta beklenen oldu
İkinci hafta moral bozdu
Performans sıfırdı yine
Üçüncü haftada da değişmedi bir şey
Dördüncüde bir şeyler oldu
On üzerinden biri buldu
İşte buydu kendini aşmak
Haftaya biri, bir de olsa aşarsa
Birde ikiyi bulursa
Allah da derse “ Yürü ya kulum”
Haşim de dememiş mi,
“ Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden”
Değişim kolay değil
Hele hele birde kırk yıllıksa bu


***
GÜZEL SÖZ: BİR OKUL AÇILIESA BİN HAPİSHANE KAPANIR.( EMERSON)

11 Kasım 2017 Cumartesi


BU GECE

Aşkın penceresindeyim bu gece
Ellerim mıknatıs gözlerim vantuz
O günkü gibi bir şeyler kopacak içimde
Beynim gözyaşlarım eşliğinde
Ya süpürecek seni ya mahkûm kılacak sevgini


Aşkın penceresindeyim bu gece
Renk renk ışıklar, gözlerim alacalı
Tarayacağım seni sabaha kadar gönlümde
Bulamazsam, bil ki unutuldun.

***

Güzel Söz: Deha , her gün sabah saat 8'de çalışma masasıa otueup gece 12'de kalkmaktır.( Paul Valery"

30 Ekim 2017 Pazartesi

BU GECE

Aşkın penceresindeyim bu gece
Ellerim mıknatıs gözlerim vantuz
O günkü gibi bir şeyler kopacak içimde
Beynim gözyaşlarım eşliğinde
Ya süpürecek seni ya mahkûm kılacak sevgini


Aşkın penceresindeyim bu gece
Renk renk ışıklar, gözlerim alacalı
Tarayacağım seni sabaha kadar gönlümde
Bulamazsam, bil ki unutuldun.

21 Ekim 2017 Cumartesi

NEDAMET

Bir dem bekledik
Bir dem daha bekledik
Baktık, zaman geçti gidiyor
Döktük eteğimizdeki taşları
Açtık ağzımızı yumduk gözümüzü
Aklımız sıra dobra dobra saydık döktük
Kerhen de olsa kem sözler de söylemişiz dosta
Zarif bir insandı söylemedi bir şey mahcup olduk
Daha da kötüsü dolduruşa gelmişiz anladık ama kaç para

13 Ekim 2017 Cuma

SAĞDUYUNUN ZAFERİ

Küplere bindim abullabut deyince
Köpürdüm gayriihtiyarî
Haddini bil, kendine gel, çizmeyi aşma dedim
Haddini bildi aklıevvel adam
Özür diledi
Ben de uzatmadım,
İş tatlıya bağlandı
Aferin bize.

12 Ekim 2017 Perşembe


BEŞ KARIŞ SURAT

Hazetmezdi beş karış suratlılardan
Olabildiğince uzak dururdu onlardan

Bakmaktan hazetmezdi aynaya da
Fol yok yumurta yokken ortada
Günlerden bir gün baktı aynaya
Suratı beş karıştı, yalnızdı.

Aynaya bakıp görmek kendini, acıttıysa da canını
İyi de geldi
Mevlana’nın dediği gibi
“Dün dünde kaldı cancağızım
Artık yeni şeyler yapmak lazım.” dedi
Zor da olsa gülümsedi

Mestan kedi bile cenneti gördü gülümseyen yüzde
İşte bu, dedi,
Yanaştı yanına onun, kendince dilince “merhaba” dedi

İkisine de iyi geldi merhabalaşmak
Aferin onlara

ZADLIK DÜKAN


Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur mu?
Aslında, biraz olur.
Geçen gün otobüsle gelince eve, durağın hemen karşısında yeni açılan manava uğradım. Hem hayırlı olsun diyeyim dedim hem de birkaç şey alayım istedim.
Kapıdan girdim, kasada oturan adam; kafasını uzatarak:
— Buyur dayı, dedi.
Etrafıma bakındım, kimse yok. Belli ki seslenişi banaydı.
Bir şeyler almayı düşünüyordum. Elma da alacaktım. Bir şeyleri geçtim,
— Elma, dedim. “Bir kilo elma istiyorum.”
Önlüğü falan vardı. Kalkınca fark ettim. Yavaş yavaş yanıma geldi ve sordu:
— Ne kadar olsun dayı, dedi.
Etiket yoktu elmaların üzerinde. Sorma gereği hissettim fiyatını
—Ne kadar?
—Beş ama sana üç olur.
Ben senin şeyin miyim de bana indirim yapıyorsun deyip çıkacaktım akşam akşam tatsızlık çıkmasın deyip vazgeçtim. Üstelik pazarda bir buçuk olduğunu da biliyordum.
— Bir kilo ver bakalım, dedim
Tarttı, verdi.
— İyi armudum da var. Biraza da ondan vereyim mi? diye sordu.
—Yok, dedim.
Üç lirayı adamın avucuna bıraktım, belli belirsiz “ hayırlı işler” temennisinde bulunup ayrıldım.
Eve varır varmaz iş kıyafetlerimi çıkarttım ev kıyafetlerimi giydim sonra da mutfağa geçip elmalardan bir tanesini aldım, yıkadım, soydum. Bir dilim kesip ağzıma attım. Tadı olumlu anlamda bir değişik geldi. Belki çoktan beri yemediğimden bana öyle gelmişti.
Elmamı bitirmek için mutfak taburelerinden birine ilişmiştim ki Zeliha belirdi kapıda.
— Babacığım, dedi “ Kırtasiyeye kadar gidiyorum, dışarıdan istediğin bir şey var mı?”
Elimdeki son parçayı kızıma doğru uzattım:
— Şunun tadına bir bak bakayım, dedim. “ Bana pek hoş geldi de. Senin de hoşuna giderse bir kilo daha alalım.”
Nazlanmadı. Dilimi ağzına attı. Yutmasını beklemeden sordum:
— Nasıl? Tadı güzel değil mi?
— Aman baba, bildiğimiz elma işte. İstiyor musun bir şeyler?
— Otobüs durağının yanında yeni açılan bir manav var. Biliyor musun?
— Evet.
—Sana zahmet olacak ama kızım, aynı elmadan bir kilo daha al.
—Aynı elma derken!
— Bundan başka elma yoktu zaten. Bundan işte. Bir kilo alıver.
Zeliha'nın doğum gününü üç gün önce kutladık. On dördüne girdi.
Keyifsiz bir sesle, “ tamam” dedi, dışarı çıktı.
Döndüğünde hala mutfaktaydım. Elmamı bitirmiştim ama taburenin üzerinden kalkmak bir türlü içimden gelmemişti. Hani derler ya, oturdum kaldım. Oturup kalmıştım ben de.
Zeliha, “ Aldım babacığım.” dedi. Elmaların doldurulduğu poşeti masanın üzerine bıraktı. Laf olsun diye sordum:
—Dediğim yerden aldın değil mi kızım?
Fırçaladı:
—Buralarda ondan başka manav mı var baba?
Alınganlık göstermedim:
— Kaça aldın?
Sorum art niyetsizdi. Cevabını tokat gibi verdi. Kızımı tanırım, az evvel elma almamış olsaydım kibarca soruma yanıt verirdi. Bu sefer öyle yapmadı, gömlek ceplerini karıştırdı, elmanın fişini almıştı belli, karıştırdı, fişi buldu, böyle bir soruyu soracağını zaten biliyordum dercesine sertçe masanın üzerine bıraktı:
— Burada yazıyor işte. Al.
Mutfaktan, başını sallaya sallaya, homurdana homurdana çıktı.
Bir şey diyecektim, aklıma Fatma geldi. Şimdi burada olsaydı, koluma yapışır, söz söylememe mani olurdu:
— Sakin ol, ergenliğe giriyor kızımız.
Son zamanlarda görsel basının da etkisiyle pek moda oldu bu söz. En ufak bir şeyde anne babaya telkin:
“ Ergenliğe girmekte olan çocuklarınız anlayışla davranın, kendinizi onun yerine koyun.”
Eskiden ergenlik adı verilen dönem yok muydu? Bizim anne ve babamız bize anlayışlı davranmıyor muydu?
Yok ergenliğe girişte şöyle olur yok böyle olur, ebeveynler çocuklarına söz söylemeye korkar oldular. Çocuklar da cin gibi, bundan pek güzel yararlanıyorlar.
Züleyha'nın kafama vurur gibi masaya bıraktığı fişi aldım. Baktım ve de dondum kaldım.
Manav aynı manav, elma aynı elma ama fişteki fiyat farklı. İki lira. Daha yarım saat olmadı, beş dedi üçe verdi. Ya fişe yanlış yazıldı, evet evet dalgınlık eseri manavcı fiyata yanlış yazmış olmalıydı. İçeri seslendim:
— Zelihaaaa!
- …
— Zeliha kızııım!
— Evet.
Hay Allah. Şimdi, bir dakika buraya mı gel demeliyim, yoksa doğrudan elmanın fiyatını mı sormalıyım. Bakın, şimdi bir uzmana ne kadar gereksinimim var. Hangi söz bu yaştaki bir insanın psikolojisinin bozulmasına vesile olmaz. Ya ses tonum nasıl olmalı şimdi?
Kendime hâkim olamadım güldüm. Fatma'ya bu düşüncelerimi anlatsam, “ Abartma istersen Güner” der.
Bir anda aklıma bir hinlik geldi. Fatma'ya telefon edip, “ Hatun, şöyle şöyle bir şey oldu, Zeliha ne desem onun psikolojisi bozulmaz, malum ergenliğe giriyor” desem...
Telefon yakınlarda bir yerlerde olsaydı ya da cep telefonu yanımda, onu kızdırma pahasına edecektim ama...
— Hem sesleniyorsun hem arkası gelmiyor baba.
Zeliha, ellerini beline dayamış mutfağın kapısında bana sesleniyordu.
Elimde olmadan, düşündüklerim aklıma geldi gülmeye başladım.
— Komik bir şey mi söyledik?
Sözle değil, başımla, elimle kolumla “ yok, yok” dedim.
—Merak edip sormasa mıydık?
— Şimdi bir şey soracağım kızacaksın da?
— Onun için mi gülüyorsun?
-...
— Hade ne soracaksan sor baba.
— Sorayım mı?
— Annenin gelmesine ne kadar kaldı?
— Bunu mu soracaksın?
— Değil de...
— O zaman ne alaka?
Bu söze sinir oluyorum. Birine bir şey sormaya kalksam hemen” Ne alaka?” Bir alakası var ki soruyorum...
Zeliha'ya bu soruyla ilgili bir şey demedim. Şimdi, bir şey yok desem olmayacak. Açıklaması ile sorsam diye düşündüm:
— Elmayı bana üçe verdi de manav. Burada iki yazıyor da ona şey yaptım.
— Seni kazıklamış.
— Baban olduğumu unutuyorsan herhalde.
— Ama yalan mı? Kazıklamış.
— Zeliha, babanla biraz daha kibar konuşsan.
Az evvel telefonla konuşuyordu. Belli ki keyfi yerindeydi. O nedenle beni kızdırmaya çalışıyordu:
— Geçen gün anneme, beni kimse kazıklayamaz diyordun, bak kazıkladılar.
— Tamam kazıkladılarsa kazıkladıklar, haydi git.
Zeliha, döndü, giderken de,
— Annem gelince söyleyeyim de bir gör, dedi, Sonra da koşup yanıma geldi, kanıt olarak yanında bulundurmak için fişi alıp dışarı çıktı.
Acaba elmanın gerçek fiyatı neydi? Üç olabilirdi. İki ise manavcı niye bana üçe verdi? Bunu öğrenebileceğimi öğrenince de bir daha o manava adım atmayacağımı hatta başkalarıyla bu durumu paylaşıp müşteri kaybına sebep olabileceğimi aklıma getirmemiş miydi? Yoksa elmanın hakiki fiyatı üçtü de, Zeliha için mi indirim yapmıştı? Böyle yaptıysa buna resmen...
Öfkelenmemek, sinirlememek elde değil.
Hani derler ya nereden baksan iki ucu....... değnek.
Kafamda olasılıklar yaratıp sabaha kadar uykusuz kalmaktansa gidip gerçeklerle yüzleşmenin daha uygun olduğu kantatıyla hemen odama geçtim. Dışarı kıyafetlerimi giydim. Saçımı başımı düzelttim. Salona geçtim. Zeliha'nın odasından müzik sesi geliyordu. Kapısını tıklatıp:
— Ben biraz dışarıya çıkıyorum, yarım saate kadar gelirim, dedim.
Mesajımın alındını göstermek için:
— Okey, sesi geldi içerden.
Kapıyı açıp, “ Başlayacağım şimdi senin okeyinden mokeyinden , “tamam”ın, “oldu”nun içine kurt mu düştü” diyecektim ergenlik çağında olduğunu anımsayıp sustum.
Dış kapının önüne geldiğimde kapı çaldı. Gelen Fatma idi. Ara sıra zile basmaya üşenir kapıyı anahtarı ile açardı. Gene öyle yapmıştı.
Zeliha'da benim gittiğimi düşünerek çıkmıştı odasından.
— Hoş geldin, dedim Fatma'ya.
— Bir yere mi gidiyordun yeni mi geldin canım, dedi karşılık olarak.
Zeliha, sözlerimizi sürdürmemize olanak bırakmadı:
— Hoş geldin anneciğim. Manav, kocanı kazıklamış da, onun hesabını sormaya gidiyor.
Fatma bir şey anlamadı tabi, damdan düşercesine söylenen bu sözlerden. Zeliha da anladı bunun böyle olduğunu. Kendine has söz, minik ve jestleriyle bir çırpıda anlattı olanları.
Fatma, kolumdan tuttu:
— Haydi, içeri, dedi.
İtiraz ettim. Rahatsızlığımı dile getirdim. Fiş, Zeliha'nın avucunun içindeydi. Az evvel annesine göstermişti.
— Avucundaki fişi ver bakayım, dedim. “Ne oldu da bir elmanın fiyatı üç liradan iki liraya düştü.”
Zeliha,
— Baba niye anlamak istemiyorsun dedi. “Elmanın fiyatı zaten iki liraydı. Herif senin alnına baktı ve de...”
— Yani senin anlında enayi yazıyordu demeye mi getiriyorsun?
Zeliha,
— Ben bir şey demedim, dedi.
Fatma, bir eli ile beni, öteki eli ile de Zeliha'yı içeri doğru itti. Büyük bir olasılıkla mevzuyu değiştirmek için:
— Hade içeri, dedi.” Bakın size ne anlatacağım.”
— Fakat diye itiraz edecek oldum.
Sesini birazcık yükselterek:
— Akşam akşam başını belaya mı sokacaksın? dedi. “Şimdi sen bir şey dersin o bir şey der, sen bir şey dersin o bir şey der, birinizden biri daha da terslenir...”
Zeliha'da birden ciddileşti, mantıklı bir cümle sarf ederek annesine arka çıktı:
— Annem haklı baba, dedi. “Kişiye göre fiyat söyleyen birinden her şey beklenir.”
—Fakat.
—Fakatı makatı yok bunun, dedi Fatma.” Kız haklı.”
Zeliha da:
— Yani, dedi.
Gayriihtiyarî sinirlendim.
— Yutalım mı bunu, dedim.
— Birkaç gün sonra uğrar münasip bir dille yapılan davranışın pek de etik olmadığını anlatırsın. Ortam soğuduğu için de sorun çıkmaz.
— Böyle şeyler sıcağı sıcağına olur.
Zeliha atıldı:
— Oylayalım. Sen kazanırsan git ağzına geleni söyle adama, annem kazanırsa gitme.
Kendimi tutamadım. Güldüm. Zeliha da şekerliği ile beni güldürdüğü için güldü.
Fatma’nın itelemesi ile salona girdik.
Onu takip eden günlerde işe ya arabamla gittim ya da yürüyerek. Geçen gün de otobüsle geldim işten. Gelirken de manava uğramayı planladım, manavcıya söyleyeceğim sözleri de tek tek saptadım.
Otobüsten inince manavı göremedim. Sağıma soluma bakındım yanlış durakta mı indim diye. Ama hayır, bu kadar da şey değildim ya. Karşıya geçince durumu anladım. Manav kapanmıştı. Camında da bir ilan. Zatlık dükan. ( “zadlık dükan “yazısı oradan alıntı olduğu için yanlış yazılmıştır.)




8 Ekim 2017 Pazar

EH GÜNGÖR!

Kırk beş puana dünden razıydı talebe Güngör
Yetmiş dokuz aldı imtihandan
Havalara uçması gerekliydi, uçmadı
Bir hayıflandı bir hayıflandı
Utanmasa oturup ağlayacaktı
Celallenendi öğretmenine, gönül de koydu
Daha da öteye gitti
Attı tuttu arkasından
Bir puan daha verseydi” ölürdü sanki … ” dedi

Dediğini duydu öğretmen
Çağırdı yanına Güngör’ü
Dedi, “ itirazın varmış imtihan kâğıdına”
Gel, bir kez de beraber bakalım evladım
Bir yerlerden de bir puan daha bulalım.

Hoşgörü ile okunmuştu kâğıdı
Bolca verilmişti puanlar
Verdiği iyi niyet puanlarını tek tek aldı öğretmen
Geriye kırk dört kaldı

Güngör’e de bir bardak soğuk su içmek kaldı.