19 Temmuz 2016 Salı

BABAMA BİR ŞEYLER OLDU!
— Bir yere mi gideceksin baba? dedi İsmail Bey.
Baba Galip Bey, cevap vermek için kımıldanırken Şahika girdi salona:
— Herkese benden günaydınlar, dedi. Kahvaltı masasına geçip oturduktan sonra da ortaya sordu:
—Annem nerde beyler?
İsmail Bey, alaylı cevap verdi:
—Size kahvaltı hazırlıyorlar büyük hanım.
Şefika, bozuntuya vermedi, zor duyulur bir sesle:
— Bize diyecektin herhalde baba, dedi.
Cevap verilmesine olanak vermeden de dedesine döndü:
—Bir yere mi gidiyorsun dedeciğim?
Galip Bey, oğlunun aksine Şefika ‘nın değişik üslubundan hoşlanırdı. Gülümseyerek cevap verdi:
— Az evvel baban da aynı şeyi söyledi, nereden çıkarttınız bunu?
— Anlayalım dede, yoksa ha…
İsmail Bey, kendini tutamadı bu sefer. Sesini yükselterek:
— Kızım sen kime çektin Allah’ını seversen, dedi. Ne biçim konuşuyorsun dedenle?
Galip Bey torununa sahip çıktı:
—Sana çekmiş. Sabah sabah kızı fırçalıyorsun gene. Hem ne var yani olamaz mı?
Saniye hanım, çaydanlıkla içeriye girerken söze karıştı:
— Sabah sabah sohbet mi ediyorsunuz kavga mı, Allah’ınızı severseniz?
İsmail Bey, kızının koluna hafifçe dokunarak:
— Kızım çaydanlığı bari al annenin elinden.
Saniye Hanım, tatsızlık istemiyordu:
— Getirdim canım ne olacak, dedi. “Varma kızın üstüne.” Çayları doldururken de Galip Bey’e “ Hayrola baba” dedi. “ Bir yere mi gidiyorsun?
Galip Bey azıcık sesini yükselterek:
—Buyurun buradan yakın dedi. “Nereden çıkarttınız bir yere gideceğimi? Sözleştiniz mi hepiniz?”
—Hani ne bileyim özene bezene tıraş olmuşsun. Banyo da yaptın kalkınca. Takımlarını da giymişsin.
Galip Bey’in az evvelki neşesi kayboldu Sesini biraz daha yükselterek sohbete son noktayı koydu:
—Biri ile buluşacağım var mı diyeceğiniz. Gelirse, buluşacağım, gelmezse size de yok bana da. Yok oldu mu merakınız. Tatmin oldunuz mu?
***… …
İsmail Bey saat on bire doğru aradı karısını. Kızdı:
— Neredesin yahu? Sabahtan beri kaçıncı arayışım bu.
Karısının cevabı da sert oldu:
—Nerede olacağım, buralardayım.
—Nasıl buralardasın?
—Basbayağı buralardayım işte.
—Tamam tamam. Babamdan haber var mı?
—Nasıl yani?
—Ne demek nasıl yani Saniye? Geldi mi?
—Bir yere mi gitmişti?
—Dışarı çıkmadı mı?
—Çıktı.
—Ee onu diyorum işte! Çıktı da geldi mi?
— Öf be İsmail. Ben de bir şey var sandım. Rahat bırakın adamcağızı.
—Ne yapıyoruz ki adama, merak ettik. Suç mu insanın babasını merak etmesi?
— Daha on dakika oldu çıkalı. Ocakta yemek var. Var mı merak ettiğin başka bir şey?
—Yok yok tamam. Haa, bir gelişme olursa beni ara tamam mı?
—Tamam tamam ararım güle güle.
Saniye hanım, yavaşça telefonu kapattı.” Bunların hepsi deli” diye kendi kendine söylendi. “Merak edilecek bir şey olsa merak etmezler.”
Mutfağa gitti. Akşam için yeşil fasulyeleri çıkartmıştı. Yıkamak için elden geçirmeye koyuldu.
*** …
Galip Bey, eve çok sinirli döndü eve. Kimse ona bir şey soramadı. Kimsenin de sesi çıkmadı.
Herkes, yatıncaya kadar televizyonun karşısında sus pus oturdu. Bir aralık Şefika “ Gelmedi herhalde “ diyecek gibi oldu, dedesinin öksürmesiyle de sustu.
Galip Bey, geçen ayın yirmi dokuzunda yetmiş altı yaşına girmişti. Oğlu, gelini ve toruna kendisine küçük hediyeler almışlardı. Gerek oğlunun gerekse gelininin aldığı hediyelere” ne gerek vardı” dercesine teşekkür etmiş, Şaika’ninkine ise içten gülerek karşılık vermişti. Galip Bey karısını on dört yıl önce kaybetmişti. O günden bugüne burada yaşıyordu. Ev kendisinindi. Oğlu ve gelini kendisine çok iyi davranıyorlar, adeta gözlerinin içine bakıyorlardı, ama Galip Bey mutsuzdu. Mutlusuzluğunun hıncını kasıtlı olmasa da zaman zaman evdekilerden çıkartıyor, hayatı hem kendine hem de çocuklarına zehir ediyordu. İsmail Bey, pijamalarını giyerken:
— Görüyor musun şu kadının yaptığını, dedi.
— Gelmedi herhalde değil mi? dedi Saniye Hanım.
— Ne bileyim gelmedi mi yoksa kavga mı ettiler.
İsmail Bey nadiren sigara içerdi. Bir tane yaktı, yatağın kenarına ilişti:
—Oysa sabahleyin ne kadar mutluydu.
—İğneleyici sözleri bile bir hoştu değil mi?
—Bir ağzını ara bakalım neler oldu. Yani istiyorsa evlendiririz de.
—Evlenmeye kalkınca engel olmayacaktık, değil mi?
—Ne bileyim. Oldu işte.
— On yaşında bebesi de olurdu şimdi.
—Şahika’nın kime çektiği belli oluyor şimdi ha. Bu yaşta ne çocuğu?
—Niye, olamaz mı? Sedat Bey, seksen yaşında çocuk sahibi oldu.
—Yani seninle de şöyle bir konuşmaya gelmiyor ha. Haydi, söndür de ışığı yatalım. Sabah ola hayrola demiş atalarımız…
***
Galip ertesi gün sabah ezanı ile uyandı. Kimseye haber vermeden, abdest alıp evden çıktı. Namazını kıldı camide. Meseleyi bilen Fadıl Bey’le ayaküstü konuştu, “ Olsaydı iyi olurdu.” dedi. Onun, “ Belki bir aksilik çımıştır da onun için arayamamıştır “ sözü aklına yattı.” Dünkü saatte bir daha git istersen oraya” tavsiyesi makul geldi. Fadıl Bey’e, “ Zaten bir şey beklemiyorum ki, olursa diye düşündüydüm ama, ne gidecem” dediyse de ondan ayrıldıktan sonra dinlene dinlene epeyce bir yürüdükten sonra oraya gitti.. Parkın önüne varınca köstekli saatine baktı. Saatin 13.30 olmasına daha iki saat vardı. Bereket versin ki hava parkta iki saat oturmaya müsaitti.
Galip Bey, iki saat kadar oturdu parkta. Çaycı Mehmet’ten bir çay aldı. Çayla beraber bir de sigara içti. Hafta da üç sigara içerdi. İlkini haftanın ilk günü kullanmış oldu. Saat 13.30 olsu, 13.42 oldu.
Yavaş yavaş kalkmaya hazırlanırken, beklediği sesi yanı başında duydu:
— Merhaba amcacığım!
Heyecanla döndü, hafifçe de doğrularak karşılık verdi
— Merhaba, hoş geldin!
— Kusura bakmayın dün gelemedim, bugün de hani içimden bir ses gelmemi söyledi sanki buraya.
— Estağfurullah olur böyle. Hem söz vermemiştiniz ki. Belki demiştiniz, belki olur.
— Öyle de olsa… Bulamasaydım üzülürdüm. Çünkü yarın ayrılıyorum, telefonunuzda yok hani, haber vereyim.
— Gidiyorum dediniz, Hayırdır inşallah. Ne tarafa?
— Altı aylığına İsveç’e gideceğim. Buradan ayrılınca belli oldu. İşlemler falan, Dün gelemedim.
— Zararı yok evladım. Aman öyle olsun. İngiltere’de ölü sayısı seksene çıkmış diyorlar doğru mu?
— . Terör bu amca. , kimi nerede ne zaman vuracak belli olmuyor ki…
—Doğru, doğru.
— Eee Galip Amca!
-…
— Sormuyorsun hiç, ne oldu diye.
Galip Bey biran gözlerini kıstı, bekledi:
—Ben seni kırmamak için bir şey demedim ama senin sesin ve tavrın sanki olmuş gibi.
— Olsa sevinir misin?
— Valla doğruyu söylemek gerekirse bir şey diyemem şimdi. Olsa da altından kalkabileceğimden emin değilim. Malum.
— Eski topraksın sen. Nice gençleri cebinden çıkartırsın. Hele hele çağımız gençlerini.
Galip Bey, utanır gibi oldu. Belli belirsiz “ Estağfurullah” dedi.
— Peki, olmasa üzülür müsünüz?
— Beklentim olmadığından üzülmem herhalde. Otursana kızım. Yer senden sağlam.
Genç Kadın, gözlerinin içi parlayarak geçen gün tesadüfen tanıştığı Galip Bey’e hayranlıkla baktı.
— Olursa aşım suyu olmazsa başım suyu diye bir söz vardır bizim oralarda kızım.
— Karnesini bir alsın, dediler. Malum, haftaya karne günü.
— Haaaa!
— Siz telefon numaranızı ya da adresinizi verirseniz Mevlüt’ün karnesinde de matematik gene zayıf olursa düşünecekler sizi.
— Anladım
— Vallahi ben hepsini söyledim, Burada tesadüfen tanıştığımızı, emekli bir matematik öğretmenizi olduğunuzu.
Genç Kadın, Galip Beyin ellerinden tuttu. Galip Bey, utandı mahçup oldu.
— Sağ ol evladım, dedi. “Hani sen dedin de böyle biri var, ders verir misin diye. Paranın önemli olmadığını da söyledin değil mi?”
Genç kadının adı Aysun’du. Yardımcı doçentti. Çantasını açtı. Çıkarttığı kâğıt parçasını kalem ile birlikte Galip Bey’e uzattı. Gülümseyerek:
— Şu kâğıda adını soyadını telefon numaranı ve adresini yazıver amcacığım, dedi.
Galip Bey, kâğıdı aldı. Bir süre bekledi sonra da kâğıdı biraz da mahcup bir ifade ile iade etti:
—Gözlüğümü yanıma almamışım çıkarken. Sana zahmet olacak ama ben söylesem de sen yazıversen.
***
KİM NE DEMİŞ?
Nezaket hiçten gelir fakat her şyi satın alır.( V.PAUCHET)

12 Temmuz 2016 Salı

BAŞLARINA GELECEK VARMIŞ

Muhsune Hanım, çığlık atarak ter içinde zıpladı yataktan. Epeyce bir süre kendine gelmek için çaba saffetti. Rüyasında birileri boğazına yapışmış, “ Maç iki sıfır mı bitti? Zavallı adamı kandırdın kadın! diye dakikalarca bağırmıştı.
Muhsune Hanım, yataktan kalktı. Mutfak musluğunda elini yüzünü yıkadı. Kendisini kötü hissediyordu. Ölecekmiş gibi bir his her hücresini kaplamıştı. Ne yapacağını bilememenin çaresizliği içerisindeydi. Ne olur ne olmaz diyerek geceliğini çıkartıp bir şeyler giydi üzerine. Bilgisayarını açtı. Arama motorunda dünkü maçın sonucunu aradı. Sonuca bakması hiç de kolay olmadı. Dünkü milli maç gerçekten de iki sıfır bitmişti.
Muhsune Hanım, habere manasızca sevindi. İçindeki kaygı ve de korku biraz olsun kayboldu. Sabahleyin bir televizyon kanalında bir kadının anlattıkları aklına geldi. Bir gün biri rasgele telefonda kendi numarasını aramış bunun akabinde aralarında önce arkadaşlık sonra aşk doğmuş ve bu durum evlilikle bitmişti. Bundan sonra yaşananlar ise kimine göre tam bir kara mizah kimine göre ise trajedi idi.
Mahsune Hanım olayın ilk bölümünden ilham alarak kafasında bir telefon numarası oluşturdu. Böyle bir numara varsa ortaya çıkabilecek olası sonuçları kafasında ölçtü biçti. Sonra da cesaretini toplayıp oluşturduğu numarayı aramaya karar verdi.

İlk çalışta telefonun açılması Muhsune Hanım’ı hem heyecanlandırdı hem de telaşlandırdı. Dili dolaşarak karşısındaki adama bir şeyler söylemeye çalıştı ama olmadı. Muhsune Hanım, zaman zaman bazılarından “dondum kaldım ne kımıldayabildim ne de ağzımı açabildim” sözünü duymuştu ana u sözlere yaşamı boyunca hiç itibar etmemişti. İlahi bir güç bunun olabileceğini göstermek istemişti sanki. Telefon suratına kapanıncaya kadar kendisine edilen ağzı açılmamış küfürleri, hakaretleri dinledi. Ne bir şey söyleyebildi ne telefonu kapatabildi karşısındaki telefonu kapatıncaya kadar.
Böyle bir olasılık ürettiği olasılıklar arasında yoktu. Gözü aynaya kaydı. Yüzü, biraz utançtan, biraz sinirden biraz yaptığı saçmalıktan kıpkırmızı olmuştu. Bu yaşa kadar asla kabul edemeyeceği sözleri hiç tanımadığı bir adam ardı ardına sıralamış kendisi de bunları kuzu kuzu dinlemişti. Yaşadıkları gayriihtiyarî Muhsune Hanım’ın sinirlerini bozdu. Önce kıkırdadı sonra kahkahalar atmaya başladı. Bir süre sonra kelimenin tam anlamıyla gülme krizine tutuldu. Bir iki beş dakika derken kapı çalındı. Hızlı hızlı çalındı. Aynı zamanda yumruklanıyordu da kapı Ve de birileri sesleniyordu:
— Muhsine Hanım! Muhsune Hamım! İyi misiniz? Açın kapıyı.
Muhsune Hanım bir gayretle toparlandı. Belliydi ki gecenin bu saatinde çılgınca attığı kahkahalardan komşuları rahatsız olmuştu. “ Belki de “Bu saatte ne bu böyle, kudurdunuz mu? “ dememek İçin endişelenmiş gibi davranıyorlardı.
Muhsune Hanım, kapıya koştu ses verdi:
—İyiyim iyim Özür dilerim.
—Açın kapıyı bir.
—Gerek yok. Gerçekten iyiyim. Bir şey oldu da birden. Tutamadım kendimi. Kusura kalmayın.
—Ne oldu?
—Bir şey olmadı. Merak etmeyin. İyiyim görüyorsunuz.
— Az evvel bir şey oldu dediniz ama. Hem görüyorsunuz da ne demek. Açın kapıyı bir görelim, rahatlayalım.
Muhsune Hanım, yavaşça kapıyı açtı. İpek Hanım, davet edilmeyi beklemeden içeriye girdi. Kocası Mete Bey de onu takip etti.
İpek Hanım’ın içten telaşlandığı aşikârdı. Sordu:
— Karı koca uykudan fırladık. Ne oldu öyle?
— Ya kusura bakmayın. Biri şey yaptı da Sinirlerim bozuldu.
— Kim ne yaptı gecenin bu saatinde Muhsune Hanım Polise haber verelim.
— Polise gerek yok. Geçti zaten.
-…
— Biri küfür etti, benim de şeyin bozuldu.
-…
— Sağ olun. Ben anlatırım size yarın İpek Hanım.
Mete Bey, karısının kolundan tuttu. Kulağına eğildi.
—Haydi gidelim, dedi. İçeride erkek arkadaşı falan var herhalde. O etmiştir.
Mahsune Hanım, Mete bey’in söylediğini duydu. İçeriye almazsam kurt düşer içlerine diye düşündü. Onun için de:
—Girin girin, dedi. Ben de bir çay koyayım. İçeriz. Benim için de iyi olur.
Girdiler. Çay konuldu. Demlendi. Oradan buradan suya sabuna dokunulmadan konuşuldu.
Sohbetin bir yerinde İpek Hanım:
—Kusura bakmayın, dedi. Korktuk. Biliyorsun Oya Aydoğan da gülerken öldü. O geldi de aklımıza birden. Ne olur ne olmaz dedik. Seni de severiz bilirsin.
Mahsule Hanım belli belirsiz “sağ olun, eksik olmayın” dedikten sonra devam etti:
—O gülerken ölmedi Bir şey yerken öldü. Boğazına bir şey takılmış. Çıkartmak için öksürürken de damarlarından biri şey olmuş, Allah kimsenin başına vermesin.
İpek Hanım birden ayağa kalktı. Elindeki çay bardağına sehpamım üzerine sertçe bıraktı. Burnundan soluyarak kocasına döndü:
—Kalk Mete, dedi. “İyilik de yaramıyor karıya.”
Mete Bey, ne olduğunu anlayamadı. Mahsune Hanım da anlayamadı.
İpek Hanım önde kocası arkada Mahsune Hanım da onun arkasında dış kapıya doğru seğirttiler. İpek Hanım kapının koluna elini attı, kapıyı açtı. Eşikten de adımını atacakken Mahsune hanım’a döndü, tepkisin nedenini açıkladı:
—Beni bozmasan olmaz Ha gülerken ha öksürürken ne fark eder ki?
İpek Hanım da manasızca dikleşti:
—Çok şey fark eder ama onu idrak edebilecek kafa sende yok.
Mete Bey, olanlardan hala bir mana çıkartamamanın şaşkınlığı içerisindeydi. Bunun bir şaka olabileceği aklına geldi:
— Hanımlar kamera şakası yapıyorsanız yayınlamasına asla müsaade etmem bilesiniz.
İpek Hanım ayakkabılarını eline aldı. Dışarıya çıktı:
—Bir daha buraya ayak basarsam Allah benim belamı versin, dedi.
Mete Bey, Mahsune Hanım’a doğru eğilip:
—Ne olur kusura bakmayın deme gereği duydu. “Bazen oluyor buna böyle.
İpek Hanım, kocasının söylediklerini işitti. Elindeki ayakkabıları Mete Bey’in ayakları dibine fırlatarak kükredi:
—Bazen buna oluyor demek ne Bay Mete?
Karşıdaki daire kapısı açıldı örtüldü.
Bina yöneticisi ses vermeden merdiven basmaklarında belirdi.
En üst katta oturanlardan Şuayip Bey boğuk sesi ile orta yere bağırdı:
—Densizler! Gecenin bu saatinde nedir bu? Başınıza gelecek mi var?
Belikli başlarına gelecek varmış. Önce bir gürültü koptu sonra da bina sallanmaya başladı. Zelzele oluyordu.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

BİR KOMŞULUK HİKÂYESİ

Mademki komşuydular
Komşuluk hukukuna
Çalabilirdi gecenin bir yarısı da olsa kapısını
Merhabalaşmışlıkları da yoktu pek amma,
Komşuluk hatırına çaldı kapısını


Toparlandı komşu,
Bayramdı da, bayramda gelene ne oldu denilmezdi
Bayramda olmasa fark etmezdi insan gibi insandı komşu
Gülümsedi,
— Hoş geldiniz, buyurun efendim, dedi.


Ağlamaya ihtiyacı vardı komşunun
Ağlamanın da ötesinde başını koyacağı bir omuza
Sarıldı komşusuna, koydu başını göğsüne
Dakikalarca ağladı içini çeke çeke
Komşu, ne oldu diye sormadı
O anlatmadıysa da o anladı


Ertesi günü bayramın son günüydü
Erkenden çaldı komşunun kapısını
Dedi:
—Bayramın kutlu olsun komşu, var mısın sabah kahvesine?


***

kim ne demiş:
BAZEN SUSMAK ,SÖYLENEN BİE ÇOK SÖZDEN DHA TESİRLİ OLUR. ( MONTESQUIEU)

30 Haziran 2016 Perşembe

KİM NE DEMİŞ?

İYİLİĞE GÜCÜN YETMEZSE KÇTÜLÜL ETME (ARİSTO)

DÜDÜK MAKARNA

Çoğu zaman olduğu gibi Ayaz Bey’in keyfine diyecek yoktu yine. Onun için her şey dört dörtlük müydü? Hayır. Lakin o, ne eder eder yaşamdan keyif alacak bir şeyler bulurdu her zaman.
Ayaz Bey, kapıdan girer girmez kendine has vücut hareketiyle gevşedi. Ayakkabılarını çıkardı. Sabahleyin evden çıkarken hazırladığı terliklerini giydi. Alnına konan sineğe “ merhaba” dedi. Bununla da yetinmedi elini sallayarak selamını pekiştirdi. Sinek hoşnut kalmamış olacak ki bundan uçtu gitti.
Ayaz Bey, salona geçince saatine baktı. Kaşlarını çattı. Kendisine koltuklardan ya da kanepeden birine atsa, sabahın ilk saatlerine kadar orada kalacağını biliyordu. Şimdiye kadar öyle olmayacak diye pek çok kez denemiş her defasında da aynı neticeye erişmişti. Bu bir daha denemeyeceği manasına gelmiyordu. Ama o, denemeyi, bugün yinelemeyecekti.
Yarına, yetiştirmesi gerekli bir de iş vardı Ayaz Bey’in. Gerçi yarın sabah da yapabiliri o işi ama şimdi yapması onun için daha hayırlı olacaktı. Yarın ortaya çıkacak bir aksilik işi yapamamacına sebep olabilir bu da kendisini sıkıntıya sokardı. Ayaz Bey, babaannesini ve onun zaman zaman kullandığı her defasında da haklı çıktığı bir sözü hatırladı. Bugünün işimi yarına bırakma. . Canı rahmet istedi herhalde diye düşünüp babaannesi için dua okudu duası bitince de ellerini açıp “ amin! dedi.
Ayaz Bey, çoraplarını çıkardı lavaboya gitti önce ayaklarını sonra elini yüzünü yıkadı. Pek sevdiği Zühtü türküsünden bir bölümünü mırıldanarak mutfağa geçti.
Samanlıksam kaldıramadım samanı da Zühtü
Ben sana kandım Zühtü
Hele hele hele yandım Zühtü.

Buzdolabının kapağını açtı. Buzdolabında yiyebileceği bir şeyler varsa da canı makarna çekti birden. Buzdolabımın kapağını yavaşça kapattı. Mutfak dolabının açık bırakılan çekmecesinden bir paket düdük makarna çıkardı. Makarna suyunu tencereye koydu. Ocağı yaktı. Tencereyi ocağın üzerine yerleştirdi. Sonra da hızlı adımlarla mutfaktan da daireden de çıktı. Karşı komşunun kapısını alacaklı gibi üst üste defalarca çaldı. Kapı açıldı. Kapıyı açan kadın Ayaz Bey’i görünce rahatladı. Geçen yıl evi satın aldığı kadın Ayaz Bey için bir şeyler söylemiş sonra da eklemişti.” Gecenin bir vaktinde kapını çalar abuk sabuk sorular sorarsa korkma, ocağa düdük makarna koymuştur.”
Mahsune Hanım sordu:
—Hayırdır komşu ne oldu?
Ayaz Bey, selam melam vermeden soruya soru ile karşılık verdi:
— Kocan yok mu?
— Yok, Niye sordun ki?
— Nerede?
— Bilmem.
— Oğlun.
— O da yok.
— O nerede?
— Ben bekârım komşu. O nedenle de ne oğlum var ne de kocam. Ha bu arada evlenmeye de hiç niyetim yok bunu da bilesiniz.”
Ayaz Bey, “ hay Allah der “der gibi bir harekette bulundu. Susup bekledi.
Mahsune Hanım bir elini beline dayadı. Bir garip gülümsedi.
—Ben yardımcı olayım, dedi.
—Ben dünkü mili maçın sonucunu merak etmiştim de onu soracaktım.
Kadın, gözleri ile birkaç kez Ayaz Bey’i tepeden tırnağa süzdükten sonra merakı üstün geldi, sordu:
— Ocağa makarna mı koydunuz?
Ayaz Bey,
— İçeriye girince atacağım dedi. Suyu kaynıyor.
— Düdük makarna mı?
— Yani…
Mahsune Hanım, gülümsedi.
— Milli maçı 2–0 kazandık dedi.
Sonra da, “ iyi geceler” dileyip kapıyı yavaşça kapattı.

20 Haziran 2016 Pazartesi


SANCI

Bir sabretti iki sabretti, sabrı tükendi, kocasına, biraz da sesini yükselterek:
-Ne dönüp duruyorsun Akif, dedi. “Uyku tutmadıysa kalk, salona falana git.”
Akif Bey cevap vermedi. Yavaşça kalktı. Terliklerini giydi. Salona geçti. Salon perdesini aralayıp dışarıya baktı.
Nevruz Hanım'ın canı sıkıldı. Uykusu da kaçtı. Söylene söylene kalktı. Kapıyı örtmeden dışarıya çıkmıştı yatak odasından kocası. O da öyle yaptı. Salon elektrikleri yanık değildi. Işığı yaktı, etrafına bakındı. Kocası pencerenin önünde dışarıyı seyrediyordu. Bir şey demedi. Koltuklardan birine oturdu. Kocasının, özre bab bir şeyler söylemesini bir süre boşuna bekledikten sonra yanına gitti, koluna girdi, kanepenin yanına götürdü.
Kanepeye oturdular. Kocasının elini orada, yanında olduğunu hissettirmek istercesine sıktı:
- Problem ne hayatım? Kaç gündür hep böyle.”
Akif Bey cevap vermedi.. Nevruz Hanım, aklına ilk gelen olasılıkları ardı ardına sıraladı:
- İşlerin mi bozuldu? Ekonomik kriz dedikleri şey seni de mi vurdu?
- ...
— Kızın meselesi mi?
- ...
— Kefil olduğun o adam mı borçlarını ödemiyor?
- ...
— Bir sağlık sorunun falan mı ortaya çıktı?
- ...
— Sende bir şey var. Bir şey var. Ben senin karın değil miyim?
- ...
— Başka bir kadın mı?
- ...
- Bir….girdin de çıkamıyor musun?
- ...
Kocasının tutumuna faha fazla tahammül edemedi Nevruz Hanım.Ayağa kalktı. Ellerini iki yana açarak bağırdı:
- Öyleyse ne? Bir şey söyle be adam!
Akif Bey, asabının bozuk olduğu zamanlarda yaptığı gibi birkaç kez burnunun ucuna hızlı hızlı elini sürdü. Sonra da sordu:
- Sizin köyde hiç tanıdık kaldı mı?
— Pardon, anlayamadım.
— Yaaa, senin bir halanın mı dayının mı bir akrabası vardı köyde. Hala orada mı acaba diyorum?
— Orada, Emecen mi?
- ...
— Bir anlatsan problemi?
— Orada mı, bir bilgin var mı?
Kocasının beden dili ve ses tonu, Nevruz Hanım'ı etkiledi.
- Ne bileyim ben Akif, dedi. “Hem görsem tanımam, hem de yıllar geçti aradan, öldü mü kaldı mı? Hem bayram değil seyran değil nereden çıktı şimdi bu?”
- Yaa, hani diyorum ki, bizim köye bir inse de bir baksa Dudu orada mı? Ha, olur mu, ne dersin?
— Dudu da kim ya?
- ...
Nevruz Hanım'ın gözleri kocasının üzerindeydi. Acı duyuyormuş gibi bir hisse kapıldı. Dudu’yu anımsamaya çalıştı, anımsadı da. Dudu Sabahattin Hala'nın kızıydı.
Nevruz Hanım’ın merakı doruk yaptı, sordu:
- Dudu nereden usuna geldi şimdi?
Akif Bey'in istediği soruydu bu. Konuştu: Geçmişe gitti, iç geçirdi. Ağır ağır konuştu:
- Hatırlıyor musun bilmem, yılbaşından birkaç gün sonraydı. Geç vakit nefes nefese gelmişti. " Abi demişti orada bir göz odalı bir ev var. Satılıkmış. Kurban olayım onu bana al.”
-…
— “Çocuklarımla oraya yerleşirim, borcunu da sana elime geçtikçe öderim. " Hatırladın mı? Sen de vardın.
Hatırlar gibi oldu Nevruz Hanım. Akif Bey sözlerini sürdürdü:
— Nasıl da heyecanlıydı. Sevinçliydi de... Alıvereceğimden emindi... Kaça demiştim de, kaç demişti hatırlamıyorum ama cebimdeki parayı çıkarıp versem birazını bu fazla diye iade ederdi.
Nevruz Hanım'ın keyfi kaçtı: Azarlar gibi konuştu:
- Ufff Akif... Kaç yıl geçti aradan!
Akif Bey'in beyni karısının söylediklerini algılamadı. Bir garip gülümsedi. Konuştukça, o gün olanları daha iyi hatırlar duruma geliyordu:
- Hatırlıyor musun Nevruz, kar yağıyordu vakit de epeyce ilerlemişti ve sen ve ben onu uğurlamıştık. Ben, yarın uğrar hallederim demiştim, sen de bu saatte bu havada bir yere gidemezsin dememiştin ona. Sonra da bana dönüp “Akif, Dudu'yu evine bırak da...”
Nevruz Hanım, ellerini yumruktu, emreder gibi gibi konuştu.
— Yarından tezi yok sen bir akıl doktoruna git,.
Ve de kocasının bir şey demesine olanak bırakmadan salondan çıktı, yatak odasına geçti, yattı.
Akif Bey, konuşmak içindekileri boşaltıp rahatlamak istiyordu. Karısının arkasından onun yanına gitti. Yatağın kenarına ilişip seslendi:
- Nevruz!
Nevruz Hanım duymazlıktan geldi seslenişi. Akif Bey, küsüp gitmedi tepkiye. Karısının uyumadığının emindi.
— Başımdan savmak için yarın bir aralık ben uğrar bakarım demiştim, dedi soluyarak. Gözlerinden yaş da akıyordu “- Hatırlıyor musun kapıdan çıkarken de “Abi o camiden in hemen solda bir ev var orada oturuyom. Camı kırık ama, taktıracam elime biraz para geçince" demişti
Gözlerini elini tersi ile sildi Akif Bey. Karısı da yataktan doğrulmuş yatağın ortasına bağdaş kurup oturmuştu. Akif Bey, devam etti:" Aslında bir aralık uğrayıp bakmak istemedim de değil ama olmadı işte. O da demedi ki unutmuştur falan filan, bir hatırlatayım..."
Nevruz Hanım, kocasının durumuna üzüldü:
- Hayatım nereden aklına geldi şimdi bunlar, dedi. “Yıllar geçti. Sokakta karşılaşsanız, vallahi o seni tanımaz sen onu tanımazsın.”
— Allah kahretsin, ne bileyim işte. Yani onun yerine başka birisi olsa, suratımın tam ortasına tükürür " Annem bir lafın üzerine anılarla dolu babadan kalma evi senin için sattı." derdi.
Nevruz Hanım, gülümsemeye çalıştı:
- Senin sinirlerin bozulmuş Haydi, şimdi yat, yarın şöyle salim kafa ile mütalaa yapar yapılabilecek bir şey varsa yaparız ha.”
Akif Bey ayağa kalktı, derin bir iç geçirdi, sonra da belli belirsiz :
— Sen uyu. Ben biraz kitap okuyayım, belki kafam dağılır, dedi.
Yavaşça odadan çıktı, Akif Bey. Çıkarken de yatak odasının ışığını söndürdü.
Yatak odasının kapısı salona açılırdı. Salonda büyükçe bir kitaplık vardı. Kitaplığa yöneldi ise de masanın üzerindeki gazeteye ilişti gözü. Fırsat bulup okuyamamıştı. Masanın yanına gitti, sandalyeye çöktü gazeteyi eline aldı. Gölbaşı'nda yakalanan ve silah dolu olduğu iddia eden gazete haberini okumaya başladı. Yarısına gelince sıkıldı. Gazeteyi bıraktı elinden. Mutfağa gitti. Bir fincan sallama çay yaptı. Mutfaktaki radyoyu açtı. Zeki Müren'den bir parça çalıyordu. Zeki Müren'i pek severdi. Bir kaç yudum çay, Zeki Müren'den bir sanat müziği şarkısı iyi geldi. Tekrar salona geçti. Eline bir kitap aldı, üçlü kanepeye uzandı. Okumaya başladı.
Ezan okunmaya başlayınca kitabı kapattı. Sabahın sessizliğinde ezan sesi pek etkileyici geldi kendisine. Ezan bitince kalktı, soğuk su ile elini yüzünü yıkadı. Cep telefonundan kalkınca okusun diye bir mesaj yazdı oğluna.
Oyalanayım diye yabancı kanallarından birini açtı. Bir film vardı. Yabancı dili yoktu. Olayların akışından nelerin olup bittiğini anlamaya çalışmak için gayret sarf etti, bunu yaparken de emeline ulaştı bir bakıma. Kafası dağıldı.
Kapı zili çalınca beyinleyip kendine geldi. “ Hayırdır inşallah bu saatte” diye söylenerekten gidip kapıyı açtı. Gelen oğluydu. Merdivenleri hızlı hızlı çıkmıştı: Nefes nefeseydi:
- Hayrola baba, “Ne oldu?”
— Yok bir şey.
— Ne bileyim, mesajı görünce
- İşe giderken uğra beni de al, diye yazdım oğlum. Kaygılanma diye de diye de not düştüm.
Akif Bey'in sesi sert çıkmıştı. Sesini daha da sertleştirdi:
- Ölüyorum koş mu, dedim. Bilseydim bir taksiye atlar giderdim.
Serhat, babasının bu tavrına bir anlam veremedi. Alttan aldı:
- Tamam da baba, dedi “ Yani merak ettim gene de. Sen olsaydın merak etmez miydin ki?”
- Tamam tamam uzatma,
Kapıda konuşuyorlardı.
— İçeri gir ben de hazırlanayım çıkarız, dedi Akif Bey.
Kenara çekildi, oğlunun da kolundan tutup içeriye çekti. . Kapıyı sertçe kapadı.
Akif Bey, her zaman sabah giyeceklerini akşamdan hazırladı. Dün akşam da öyle yapmıştı. O nedenle de çarçabuk hazırlandı. Salona geçince de oğluna sordu:
- Umarım arabayı uzağa park etmedin
- Yok yok, bahçeye bıraktım, dedi Serhat. Sonra da ne kadar dikkatli olduğunu göstermek istercesine sordu: "Senin arabayı göremedim. Tamirde falan mı?
Akif Bey, soruya cevap vermedi,
- Hade çıkalım, dedi.
Çıktılar.. Serhat'ın arabasının yanına kadar konuşmadan yürüdüler. Serhat babası için kapıyı açtı.
Serhat arabayı çalıştırırken Akif Bey,
- Temriz' e uğrayacağım giderken, dedi “O taraftan git olmaz mı?”
— Tamam, baba, dedi Serhat. Ve ekledi: " Pastaneden bir şeyler alayım mı sana, giderken atıştırırsın."
Akif Bey'in birden canı çekti.
— Sıcaksa olur, dedi. “Aşağıdaki pastaneden ama...”
— Olur. Vallahi ara sıra tam bizim oradan buraya geliyorum bir şeyler almak için.
— Ve bizim için de bir şeyler alıp bu da size baba demiyorsun.
— Aşk olsun baba. O nasıl söz!
— Yalan mı? Hiç gördük mü? Eee ne demişler "Baba oğluna bağ bağışlamış da oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş."
— Eee yani baba. Sabah sabah kırdın beni gene.
— Neyse sonra konuşuruz bunu. Babasının babasını tanırım ben onun. Hakikaten çok nezihler... Üç nesil ne demek?
— Belki daha evvellisi de vardır.
— Bilmem.
Pastanenin önüne gelmişlerdi. Serhat, arabayı park ederken sordu:
- Ne alayım baba?
— Sıcak olan ne varsa ondan al. Sıcak yoksa istemem.
— Sıcaktır sıcaktır. Hele hele bu saatte.
— İşte bilmem, sıcaksa iki kese kâğıdı doldur.
— İki kese kâğıdı mı?
— Ben veririm parasını. Merak etme.
Akif Bey'in sesi gene sert çıkmıştı. Az evvelki şaka ile karışık sözleri kaybolmuştu. Serhat, babasının birden bire gene böyle sertleşmesine şaştı ama bir şey demedi. Arabadan indi. Müşteriler vardı pastanede. Sırası gelince tercih yapmadan, tezgâhtara,
- Sıcaklardan şöyle iki büyük paket yap, dedi.” İki üç çeşit de bir torbaya meyve suyu...”
— Hemen beyefendi, dedi tezgâhtar. Serhat yabancısı değildi zaten. Evvelkilere benzer bir şeyler hazırlayıp uzattı.
Elleri dolu, arabaya döndü Serhat.
— Tam istediğin gibi baba, dedi. Paketlerden birini açtı. " Buyurun babacığım. Meyve suyu da aldım. Portakal, limonata, vişne, hangisinden istersin?”
Akif Bey, bir şey söylemedi. Uzatılan paketlerden bir açma aldı, bir de vişne suyu.
Serhat da bir şey alacaktı ama babasından " Direksiyon başında bir şey yenmez." fırçasını yememek için almadı. Babasının da, " Sen de bir şey atıştır da öyle hareket et." deme havası olmadığını hissettiğinden arabayı çalıştırdı, hareket ettirdi.
Trafik yoğun değildi. . İkisi de daldı gitti Yirmi dakika kadar sonra kabristana yaklaşınca Akif Bey:
- Kaç zamandır dedeni görüyorum rüyamda dedi. “Mezarlığa gir de dedene bir Fatiha okuyalım.”
— Tamam baba, dedi Serhat. Mezarlık kıpısındaydılar. Giriş kapısı henüz açık değildi ama kapıda bir güvenlik görevlisi vardı. Sinyal verip kapıya yöneldi, görevli kapıyı açtı başı ile selam verdi.
Serhat on metre kadar gitti, yol dörde ayrılıyordu, sordu:
- Ne taraftan gideceğiz baba?
Akif Bey, ilgisiz cevapladı soruyu. Sesi de bir değişik çıktı:
- Dedenin mezarına.
— Tamam da ne taraftan?
Akif Bey'in yüzü gerildi:
- Ne demek ne taraftan? . Sen dedenin mezarının nerede olduğunu bilmiyor musun şimdi?
— Hayır, nereden bileyim ki!
Akif Bey’in yüzü kıpkırmızı oldu. Sesi de titredi konuşurken:
- Sarı çizmeli Mehmet Ağa'nın demiyorum ulan, dedenin mezarını diyorum.
Serhat, " ulan " sözü ile irkildi. Kendini kaybetti. Gayriihtiyarî o da sesini yükseltti:
- Bilmiyorum... Ben doğmadan ölmüş adam.
- ...
— Bir kere olsun elimizden tutup getirdin mi ki de şimdi hesap soruyorsun?
- ...
— Hem, sen biliyor musun baba?
Akif Bey, acı ile yüzünü buruşturdu. Oğlunun yüzüne uzun uzun baktı.
— Bu soruyu da bana sordun ya, yazıklar olsun sana, dedi ve ekledi: "Diyelim ki ben elinden tutup getirmedim, bu senin deden, bu adam şöyle şöyle biriydi demedim, ben böyle, böyle hayırsızım evladım, bu mazeret mi?
Babasının sarf ettiği" ulan- yazıklar olsun sana-hayırsız evlat " sözlerini şu ana kadar babasından hiç duymamıştı Serhat. İçinden" Sakin ol Serhat" dedi. " Özür dile, yumuşat havayı."
Özür diledi Serhat. Birkaç saniye bekleyip sordu
- Ne taraftan gideyim baba?
Akif Bey, alacağını almış göreceğini görmüş, bir gerçekle yüzleşmişti.
Arabanın kapısını açtı:
- Hade dedi. “Sen geri dön”. Sesi yumuşamıştı biraz. " Ben biraz dolaşacağım burada."
— Ama...
— Haydi Serdar. Sen toz ol. Biraz burada kalacağım.
— Burada bekleyeyim.
— Ben bir taksiye atlar gelirim.
Serdar, babasının ses tonundan, ısrarın bir mana taşımayacağını hatta ters tepeceğini bilmesine rağmen bir şey söylemek istediğin gösterdi ama Akif Bey yeşil ışık yakmadı, arabadan indi kapıyı kapattı. Güle güle anlamında el salladı.
Serhat'ın yapacağı bir şey yoktu. Babasının birkaç metre de olsa uzaklaşmasını bekledi sonra da aracı ile "u " dönüşü yapıp mezarlıktan çıkmak için kapıya yöneldi.
Naci Aydoğan

12 Mayıs 2016 Perşembe


LEMAN TEYZE
Adam yer verdi, " Buyurun teyze" dedi.
Laman Hanım, sözün kendisine olduğuna anladı ama algılamak istemedi. Bir ümitle etrafına bakındı. Kendisi dışında hiçbir bayan olmamasına rağmen herhalde, adamcağız teyze dediği anda teyze dediği kişi kapıdan çıkmak üzereydi ve de çıktı diye düşündü.
Bankadaydılar.
En uçtaki koltukta oturmakta olan adam, yanında oturmakta olan yaşlı adama bir şeyler söyledikten sonra, duymadı ya da fark etmedi herhalde diye düşünerek Laman Hanım'ın yanına gitti. Biraz mahcup, biraz mutlu, biraz centilmen, kalkmış olduğu sandalyeyi göstererek:
-Buyur teyze dedi. Ayakta kalmayın sıra çok.
Leman Hanım buz oldu. Her şey açıktı işte. Arkasındaki kalorifer peteğine yaslanarak da düşmekten kurtuldu.
Adam, art niyetsiz, kendisine yer gösteriyordu. Israrcıydı da:
-Buyur Teyze.
Leman Hanım boğulacak gibi oldu. Bu sözü elbette duyacaktı, belki da zaman zaman çoluktan çocuktan da duymuştu ama orta yaşta bir adamdan, duymaya henüz hazır değildi.
Bir gayretle:
- Teşekkür ederim, dedi.” Çok naziksiniz.”
Ayakları birbirine dolaşarak dışarıya çıktı.
Bir dolmuş belirdi önünde. Durdu. Birileri indi. İş yerinin hemen önünden geçerdi dolmuş. Attı kendisini içerisine. Orta sıralardan biri boştu. Oturdu. Dolmuş gene durdu. Biri bindi. Genç bir adamdı binen. Hemen Leman Hanım'ın arkasındaki koltuğun kenarına ilişti. Belli ki birkaç durak sonra inecekti. Ceplerini karışırdı. Beş lira buldu. Leman Hanım'a uzattı:
- Size zahmet teyze, şunu uzatır mısınız?
Bu kötü bir rüya olmalıydı. Haydi, az evvelki, bankada yaşanan bir talihsizlikti ama ya bu? Kavilleştirip kendisine bir kamera şakası mı yapmak istemişlerdi ne?
Genç adam, şoföre doğru uzanmaya ihtiyaç duymuyordu. Az evvelki sözü duymamış olsa gerek diye düşündü belki, Leman Hanım'ın omzuna art niyetsiz dokunarak:
-Teyze uzatır mısınız?
Leman Hanım, döndü.
-Uzatamam amca, diye bağırdı.
Yolcular şaşırıp Leman Hanım'a baktılar.
Leman Hanım, burnundan soluyordu.
-Açar mısın kapıyı şoför bey, dedi.
Kırmızı ışık yanmış, dolmuş durmuştu.
Şoför kapıyı açtı. Leman Hanım indi. Şoför, Leman Hanım'ın ücretini vermediğini hatırladı.
— Bayan ücret, dedi ama Leman Hanım çoktan uzaklaşmıştı.
Şoför, herkesin duyacağı şekilde söylendi:
-Kılık kıyafetine bakan da bir şey sanır. Para vermemek için ne artistlik yaptı be!
***
Leman Hanım bir an soluklandı. Gülümseyip kendine moral vermeye çalıştı. Şansı da yaver gitti. Düzgün giyimli bir bey, kendisinden belki birkaç yaşta büyük, farkında olmadan daracık kaldırımın tam ortasında durmuş bulunan Leman Hanım'a:
- Müsaade eder misiniz hanımefendi, deyip yol istedi.
Leman Hanım, müsaade buyuran adamla göz göze geldi, gülümsedi:
- Affederseniz, dedi. Kenara çekildi.
Adam geçince ağır adımlarla yürümeye başladı Leman Hanım. Birkaç metre sonra da kaldırım genişledi. Biraz ileride S...alışveriş mağazası vardı. Oraya gitti. Biraz dolaşıp kafa dağıtmaktı amacı. Merkeze girince lavabosuna geçti. Lavabonun boş olmasından da istifade ederek dakikalarca yüzünü baktı. " Teyze" sözünün de itmesi ile görmek istemediklerini gördü.
Keyfi kaçmıştı. Asistanı Nurcan Hanım'ı aradı. Kendisini arayıp soran olup olmadığını öğrendi."Biraz işlerim var, bugün gelmeyeceğim" dedi. Ve de ekledi" Çok acil bir durum olmazsa beni rahatsız etme."
Mağazada öylesine dolaşmaya başladı ama kafası dağıtamıyordu. " Teyze, teyze " sözü kulaklarında davul sesi gibi patlıyordu.
Bijuteri reyonuna bakarken, biri seslendi:
- Ne o kız, ne arıyorsun burada?
Hatice Hanım idi seslenen.
Kucaklaştılar, öpüştüler.
Hatice Hanım, tepeden tırnağa süzdükten sonra Leman Hanım'ı:
- Kızım, herkes yaşlanıyor sen gençleşiyorsun, dedi. Ve ekledi: " Uygunsan şurada bir Türk kahvesi içelim. İki de laf ederiz."
— Ama teyze demeyeceksin.
—Teyze demeyecek miyim?
—Evet.
—Kusura bakma ama espriyi anlayamadım kız.
Başından geçenleri anlatacaktı, vazgeçti.
" Leman Teyze" diyecek ilk arkadaşının kalbini kırmaktan korktu belki
Alışveriş mağazasından çıkmadan daha, bir fırsat yaratıp Hatice Hanım'ın ona anlatacaklarını
birkaç arkadaşına ileteceğinden adı gibi emindi. Hatice Hanım'ın arkadaşlarının çoğu aynı zamanda Leman Hanım'ın da arkadaşıydı. Zaten ilk etapta Hatice Hanın, ortak arkadaşlarından birine "teyze" olayını anlatırdı.
Alışveriş merkezinin kahvesine girerlerken Hatice Hanım sordu:
-Kız, teyze demeyeceksin demekle ne demek istedin?
Leman Hanım, konunun açılmasından korktu:
- Daha sen orada mısın, dedi şakaya vurarak.
Hatice Hanım tahmin etti:
-Yoksa ilk teyzeleri duymaya mı başladın kız?
Birer kahve söylediler.
Hatice Hanım, sandalyesini Leman Hanım'a doğru yaklaştırdı.
— Teyze mi diyorlar artık sana.
- ...
— Canın ona mı sıkıldı?
- ...
— Kız sen kaç yaşına bastın?
— Öf be Hatice. Sen çiğnersin de çiğnersin şimdi bunu.
— Anladım.
— Neyi anladın?
Kahveler geldi.
Hatice Hanım, kahve ile gelen sudan bir yudum alırken onu gördü teyze hadisesini o an için unuttu. . Kaşı ile de gözü ile de destekleyerek, Leman Hanım'a biraz sokularak alçak sesle:
-Şu girişteki adama baksana, dedi.
— Niye?
— Bırak şimdi niyesini miyesini. Bir bak.
— Bakmayacağım.
Hatice Hanım, Leman Hanım'ı dürtükledi:
-Tam senin tipin kız. Bir bak.
— Niye bakayım elin adamına durup dururken? Deli misin ne?
. Kahvesinden bir yudum aldı Hatice Hanın:
- İddiasına var mısın, dedi kendinden emin.
— Ne iddiası?
— Geçen gün gördüğümüz o kürk var ya. Sen kazanırsam o kürkü ben sana alacağım. Ben kazanırsam bana bir ayakkabı yok yok ayakkabıdan da vazgeçtim bir terlik al yeter sen. Bak bu kadar da ödün sana. Var mısın iddiasına?
— Ne iddiası şimdi ya? Hem biraz yavaş konuş. Etrafımızdakiler bize bakıyorlar.
— İddia lafını duydular ya ondan bakıyorlardır. Aldırma yani. Var mısın iddiasına?
— Ne iddiası sabah sabah Hatice?
— Ne sabahı öğlen oldu neredeyse kız. Hem, bozuk plak gibi ne iddiası ne iddiası deyip durma. Var mısın yok musun onu söyle?
— Valla kusura kalma ama hiç havamda değilim.
— Ben de havaya gir diye ısrar ediyorum.
Hatice Hanım, kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra
- Ne olduğunu tahmin ettin o zaman, dedi.
Kahve fincanı Leman Hanım'ın elindeydi ama bir yudum bile almamıştı hala. Almaya da niyeti yok gibi gözülüyordu. Masanın üzerine bırakırken:
- Hade kahveni iç de çıkalım, dedi.
— Dur ya. Altımız bile ısınmadı daha. Hem ben bir şeyler de yiyeceğim.
— O zaman kahveyi niye içtin ki? Benim bildiğim önce bir şeyler yenir sonra kahve içilir.
Leman Hanım'ın sert serzenişine, manalı
- Biz de teyze olunca öyle yaparız, diye karşılık verdi Hatice Hanım.
— İyi ki bir şey dedik be Hatice, dedi Leman Hanım. "Şey bulmuş gibi atladın üzerine."
— Gel, girişteki masada oturan adama bir bak. Söz, bir daha teyze meyze demeyeceğim.
— Bakmayacağım.
— Ölür müsün baksan?
— Sesini yükseltme, millet de başka bit şey anlayacak.
Hatice Hanım, fincandaki kahveden bir yudum daha aldı sonra fincanı salladı salladı, sallarken de
- Bir falıma bakarsın artık dedi.
Leman Hanım " olmaz " demedi.
Hatice Hanım fncanı kapattı, kapattığı anda da garsonu yanı başında gördü:
- Fala bakmak yasak efendim.
Hatice Hanım, sesten yana döndü. Başını hafifçe kaldırarak garsonun gözleri içine baktı,
azarlar gibi ya da iyi ki yetiştin ya da sen bizimi gözlüyordun der gibi:
- Biliyoruz herhalde, dedi.












10 Mayıs 2016 Salı


BİR TÜRKÜ SÖYLEYECEĞİM
Grup kendi kendine oluşmuştu.
Yatsı namazından hemen sonra, caminin hemen altındaki küçük parkta buluşuyorlar hal yerenliği ediyorlardı. Zaman içerisinde cami cemaatinden olmayanlardan bazıları da aralarına dâhil olmuştu.
Tarık Bey:
—Selamünaleyküm ağalar, dedi.
—Aleykümselâm, dediler.
—Termosta çay getirdim sizlere bugün. Plastik bardak da var.
Elindeki torbayı yavaşça yere bıraktı Tarık Bey, fötr şapkasını da hafifçe geri itti.
Mahir Bey neşelilerdendi:
— Oh oh, dedi, ellerini ovuşturdu “Gel şöyle yanıma.”
Kemal Bey, tanısın tanımasın hitap ettiği herkese “ hocam” derdi,
—Bizi mahcup ediyorsun Tarık hocam. Hep eli kolu dolu geliyorsun böyle.
Hep değildi ama ara sıra ikramlık bir şeyler getirdiği olurdu Tarık Bey’in. Mahcup olur gibi oldu:
—Aman efendim, lafımı olur.
—Sıraya koyalım bunu.
Mesut bey, kımıldanarak itiraz etti.
—İlkokul mu da burası sıraya koyacağız. Bugün onun içinden gelir, öteki gün benim içinden gelir, bir başkasının içinden gelmez; yemek içmek için gelmiyoruz ki buraya
Mahir bey, torbadan termosu ve bardakları çıkarmıştı İlk çayı doldururken lafa karıştı:
—Aynı akşam hepimizin içinden gelirse ne olacak? Diyelim ki yarın akşam sözleşmiş gibi hepimiz çikolatalı pasta getirdik. Farzımuhal diyorum hani.
Kemal Bey, doldurulan ilk bardağı almak için uzanırken,
—Dağıtırız, dedi. Bakın…
Çevredeki insanları işaret edecekti… Kendilerinden başka kimse. Manasızca, durumun
anlaşılmasından korktu, lâfı değiştirdi: “Havalar da pek güzel gidiyor maşallah!”
Mahir Bey, bir an Kemal Bey’in ismini anımsayamadı
—Hayrola ağa kız istemeye mi geldik, dedi.
Mahir Bey’in ses tonu kulaklara hoş geldi, gülüştüler Mahir Bey’e “ İlahi” diyen de oldu “ Ne herifsin be” diyen de
Gruptan ilk ayrılan her zaman olduğu gibi Servet Bey oldu. Onun evi ötekilere göre uzaktı. Yaşça da en büyükleriydi. Vakit geçsin diye geze geze buraya gelir gruba katılır sonra da ağır ağır evine giderdi. Geçtiği sokaklar da tekin değildi pek.
Çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla tenha sokaklara girimce ya da canı pek bunalımca türkü söylerdi. Sesi güzeldi. Müzik kulağı da vardı.
Bir hafta kadar evvel 2.sokak girişinde birdenbire aklına eski bir türkü gelmiş, belli belirsiz tekrar ederek epeyce bir yürümüştü:” Can maral can evleri yakın yârim/ vay lele le çık sallan bakım yârim/can maral can uzun boyan göz değer/ Vay lele le hamayıl takın yârim…”
O günden bugüne 2.sokak girişine gelince bu türküyü yineleniyordu. Bu yaşa rağmen yılların bu türküsünü anımsayabilmesi moralini yükseltmişti. Bunun için de söylüyordu. Burada bu türküyü söylemezse aklından çıkıvereceğinden de endişe ediyordu her nedense.
Dün olduğu gibi, evvelsi gün de olduğu gibi türkü bitmek üzere iken gözü yine ona takıldı Yine, yıkık dökük bir evin giriş merdivenlerinde öylece oturuyordu. Yine başını elleri arasına almıştı.
Yaşlı mıydı genç miydi karanlıkta pek seçilmiyordu ama oradaydı işte... Evvelsi günden de önce orada mıydı acaba? Başka biri görmüş de yorumlamış olabilir miydi?
Servet Bey, yanına gidip iki çift laf etsem mi acaba diye düşündü, düşününce de heyecanlandı. Göz ucuyla da onu gözetleyerek ağır adımlarla onunla aynı hizaya kadar geldi ama onun kendisine baktığını göremedi. Görseydi, en azından bir “ Allah’ın selamını verip” tepkisini sınayacaktı.
“Servet oğlum, yarın da görürsen mutlaka bir merhaba de. Belki bir yardımım dokunur” dedi kendi kendine Servet Bey. Teşbihini çıkardı, ellerini arkaya bağladı biraz da hızlandı.
Servet Bey’in burnuna birden bir içki kokusu geldi. İrkildi. Kokunun kaynağını öğrenmek için durmuştu ki, yanı başında biri belirdi.
—Saat kaç olmuş babalık? Bir baksana saatin varsa, dedi.
Servet Bey, oldum olası sarhoşlardan haz etmezdi. Soru sorana bakmamaya çalışarak, köstekli saatini çıkardı, yanında taşıdığı el feneri ile baktı, söyledi.
— Eyvallah dedi sarhoş adam. Sonra da ekledi “ Nereden geliyon nereye gidiyon bu saatte?”
— Parkta biraz oturduk da, eve gidiyorum oğlum.
— Sonra?
Sarhoşlardan korkardı da Servet Bey. Bir an evvel oradan uzaklaşmak için:
— Haydi, iyi geceler sana, hoşça kal, dedi.
Sarhoş adam, bir an sendeledi, Servet Bey’in kolundan tutup düşmekten kurtuldu
— Adın ne senin dede?
Servet Bey, adını söylemedi. “ Hoşça kal” de gibisinden bir işaret yapıp yürüdü. Birkaç adım attı. Müdahale yapılmayınca da adımlarını hızlandırdı. Birkaç bina ötede yer alan binaların birinin kapısının önünde oturanlar vardı. Çay içiyorlardı. Servet Bey rahatladı. Evine de pek bir şey kalmamıştı zaten.
“ Can maral- evleri yakın yârim.”
Servet Bey’den ter boşandı Sarhoş adan, az evvel söylediği türküden dili dolana dolana sözcükler söylüyor arkasından geliyordu.
Sarhoş adan, bir anda Servet Bey’in önüne geçti Servet Bey’i durdurdu. . Çay içenler arasında kadınlar da vardı. Onları işaret ederek:
— Yüreğin yetiyorsa bu kadınlara da laf atsana, dedi.
Çay içenler şaşırdı. Servet Bey’in beti benzi attı.
Sarhoş adam, Servet Bey’in kollarından tutup kaldırdı, topluluğun önüne götürüp koydu: Topluluğa döndü:
—Bu mahallenin namusunu da mı ben koruyacağım, dedi. Beş parmağını açarak, geldikleri yer işaret etti :” Haftalardır can maral falan filan ” deyerek, tespih çekerek, bıyık bükerek gözleri görmeyen, kulakları duymayan Yeliz Ana’yı rahatsız ediyor bu utanmaz herif.”
Melih, delikanlı geçinenlerdendi. Yeliz Ana’nın adını bile duymamış olmasına rağmen, ayağa fırlayıp haykırdı:
— Yeliz Ana’yı rahatsız mı ediyor, teneşire el sallayan bu kart horoz?
Gruptakilerden biri Melih’in halasıydı, suratını buruşturarak Melih’in kolundan yapışıp azarladı:
— Otur oturduğun yerde.
Yan evin balkonundaki Murat Bey hem sinirlendi hem de endişelendi. Yüksek sesle oradakileri uyarma ihtiyacı hissetti:
—Cezasını siz vermeye kalkmayın. Polise haber verin. Maşa varken elinizi ateşe sürmeyin.
Bazı evlerin elektrikleri yandı, bazı evlerin pencerelerinde balkonlarında insanlar belirdi.
Birkaç cümle ile birinin lafa karışması, hazır kıta gibi bazı insanların bir anda balkonlara, pencerelere çıkması sarhoş adamı şaşırttı. İçkinin verdiği etkiyle de keyiflendirdi.
Servet Bey’in kalbi sıkıştı. Beti benzi de attı.
Sarhoş adan, derin bir nefes aldı. Tuzsuz Deli Bekir’e öykünerek bir harekette bulundu, bir şeyler daha söylemek için ağzını açtı ama midesi müsaade etmedi, midesindekilerden bir kısmını Servet Bey’in üzerine bir kısmını sokağın ortasına boşalttı.
Meraklılardan ağzını kapatarak gülenler oldu, iğrenerek kaçanlar oldu, Servet Bey’in talihsizliğine üzülenler olduğu gibi, kendi haline şükredenler olmadı değil.
Sarhoş Adam, elinin tersi ile ağzını sildi. Birkaç kere öksürdü. Gözlerini kırpıştırdı. Sonra, Servet Bey’in omzuna birkaç kere dokundu hoşça kal gibisinden bir harekette bulundu. Yalpaya yalpalaya yürüyerek oradan uzaklaşırken de bir türkü tutturdu kendince:
“ Ben gidiyorum baylere
Hem baylere baylere
Benden selam söyleyin
Ah beni soran beylere…”

9 Mayıs 2016 Pazartesi


ADIN OSMAN’MIŞ!

Dursun Bey:
“Şu kapının yanında oturan kim?” dedi.
Harun, işaret edilen yere baktı. Bıyıklarını parmakları ile sıvazladı. Çayından bir yudum aldıktan sonra da soruyu cevapladı:
“ Vallahi, sakalı olmasa Vehbi’nin eniştesi diyeceğim ama.”.
Yan masada Derviş vardı. Tek oturuyordu.. İstemeyerek de olsa konuşulanlara kulak misafiri oluyordu. Merak etti. Öksürerek boğazını temizledikten sonra:
“ Vehbi’de kim ola ki?” dedi.
Harun, kendince kasılıp cevap verdi:
“ Kim olacak, Dudu kadının kocasının kayın biraderi.”
Derviş, Harun Bey' den zaten haz etmezdi, sesini yükselterek:
“ Dudu kadın da kim? Bizim köyden değil herhalde.”
“ Herhalde yani. Üst köyden, Ayfer’in kaynanasının kardeşi...
Derviş, ayağa kalktı, kendi kendine söylenerek uzaklaştı.
“Sana bir şey soranda kabahat zaten. Bilmem kimin de bilmem kimi. La havle ve la kuvvete…”
Dursun Bey’in gözü, kapının yanında oturan sakallıyı bir yerden ısırıyordu.
“Harun, ben bu adamı bir yerden tanıyorum” dedi. Demin Vehbi’nin eniştesine benzettin ama uzaktan yakından alakası yok onun ile. Bir kere, bu köyden değil.
“ Bana da öyle gibi geliyor da, satıcı falan mı ola ki ?”
Dursun Bey, kendi ile konuşur gibi fikir hakkındaki düşüncesini söyledi:
“Bu saatte satıcı olmaz .” Birkaç saniye düşündü sonra da “ Dur Fazıl’a soralım” dedi. Hemen akabinde de selendi, seslenirken de eline çırptı.
Fazıl, kirli bardakları çalkalıyordu. İşine ara vermeden sesleniş hakkında fikir yürüttü:
“ Çayları mı tazeleyeyim Dursun Dayı? ”
“ O sonra, gelsene buraya bir dakika sen.”
Fazıl, “Emret dayım.“dedi. Demesi ile de elindeki bardakla Dursun Bey'in yanına seğirtti. Esas duruşa geçti.
Dursun Bey, gayriihtiyarî Fazıl’ın duruşuna gülümsedi. Fazıl, askerden henüz gelmişti.
“ Rahat …” dedi Dursun Bey. Fazıl, rahata geçince de söyleyeceğini söyledi: “ Bak ne diyeceğim, şu kapının yanında oturan kim?”
Fazıl, kaşlarını çatarak bir an için kapıdan yana baktıktan sonra:
“ Hangisi dayım?”
“ Kapının yanında kaç kişi var Fazıl? Deli etme adamı.
Kapıdan biri başını uzattı:
“ Selamünaleyküm ağalar... Fazıl dışarıdayım, bana çift bardaklı bir çay.”
Fazıl selam vereni sesinden tanıdı. Epeyce yüksek sesle:
“ Herkes namına aleykümselâm muhtar emmi” dedi. Ses tonunu biraz düşürdü. Harun’a göz kırptı : “Dursun dayıyı halledeyim, hemen.”
Söz, Dursun Bey'i kızdırdı:
“ Ne biçim konuşuyorsun bazen Fazıl.” dedi. “ Halledeyim malledeyim.”
Harun, Dursun Bey’le şaklaşmaktan keyif alırdı. Yapmacıktan Fazıl’a kızdı.
“ Evet, yani oğlum, maazallah biri duyar yanlış anlar.”
Durmuş Bey, suratını olabildiğince buruşturarak: “ Tamam tamam” dedi. “ Uzatmayın.
Fazıl’a döndü:
“Tanıyor musun?
“ Kimi dayı?
Durmuş Bey, ya sabır, çekti. “ Defol git” demeyi geçirdi içinden bir an ama vazgeçti.
“ Şu kapının yanındaki sakallıyı?”
Fazıl, Durmuş Bey'in kulağına doğru eğildi.
. “Niye sordun Dayı. Hayırdır?”
“ Niye sordumsa sordum. Tanıyor musun tanımıyor musun?”
“ Valla ne yalan söyleyeyim dayı, tanımıyorum. “
Harun, lafın uzamasından sıkıldı.
“Yaa, sana zahmet olacak ama Fazıl” dedi. Çaktırmadan, uyandırmadan bir öğrenip gelsene kimmiş?”
“ Lafımı olur emmiler. Siz şu bardağıma mukayyet olun.”
Fazıl, bardağı masanın üzerine bıraktı. Ellerini arkasına bağladı. Ağır ağır ocağa gitti, Muhtar’ın çayını doldururken…
Dursun bey, bu adamı bir yerlerden çıkartacağından emindi.
“Hiç tanıdık gelmiyor mu sana Harun? “
Harun bir yerden çıkartır gibi olmuştu. Dursun Bey’e sokuldu, zor duyulabilecek bir sesle:
“Bu, Osman olmasın” dedi. Heyecanlandı da: “ Vallahi o. Oturuşundan çıkarttım.”
“ Hangi Osman?
“ Yaa hangi Osman işte. O Osman, aklına gelen Osman”
“ Yok canım.”
“ Vallahi o. “
“Ya o nasıl gelsin buraya. Delirdi mi, kim kabul eder onu buralarda. Tükürükle boğarlar.”
“ Ben onu bunu bilmem, bu o. Bak Fazıl da geliyor, öğrenmiştir çocuk.”
Dursun Bey, Fazıl’ın yanlarına yaklaşmasıyla atıldı.”
“Kimmiş? Öğrenebildin mi?
“Vallahi dayı, adı Osman’mış galiba.
Dursun Bey Harun Bey ile göz göze geldi. Heyecanı arttı. Kaygısı da…
Dursun Bey, “ tamam” dedi çaycıya. Sen git.
“ Başka bir emrin dayı?”
Dursun Bey, bir an evvel gitmesi için Fazıl’ın masaya bıraktığı bardağı da eline tutuşturarak“ “Yok yok. Sağ ol.” dedi İşine bak sen.”
Dursun Bey, ağır ağır masanın üzerine de dayanarak oturmakta olduğu sandalyeden kalktı:
“Varalım bakalım yanına bir, gerçekten o mu?” dedi.
Harun, telaşlandı, kolundan tuttu:
“ Delirdin mi, otur yanına “
“ Dur hele bir, merak ettim gerçekten o mu?”
Birden karar değiştirdi Harun. Dursun Bey’in koluna bıraktı:
“ Hade bakalım öyleyse,” dedi. “Öğren de gel.”
Dursun Bey, derin bir nefes aldıktan sonra beş büyük adımla adamın yanına vardı:
“ Merhaba, “ dedi
“ Merhaba,” dedi adam kendine çeki düzen vererek, yer gösterdi “Buyurun.”
Dursun bey, sandalyeyi çekip oturduktan sonra direkt sordu.
“Kimlerdensin?”
Adam, bir an duraksadı. Böyle bir soru beklemiyordu. Dursun Bey’in ses tonundan da, gözlerinden de ürkmüştü biraz.
“ Buralardan değilim”
“Ya?
-…
“ Misafir misin?”
“ Öyle sayılır.”
“Adın Osman’mış…”
“Ne olmuş?”
“Gerçekten Osman mısın diye merak ettik de.”
Sakallı adamın sesi gayri ihtiyari yükseldi:
“ Niye ki? On binlerce Osman var bu ülkede. Kabahat mı?
Durmuş Bey’in de sesi yükseldi:
“Ananın adı Hacer mi?”
Adam, cebinden sigara paketini çıkardı, bir sigara çıkarıp yakacaktı, yasak aklına geldi vazgeçti.
“Siz beni birine benzettiniz herhalde, dedi Beş dakika soluklanalım dedik şurada…
“ Laf oyunu yapma. Ananın adı Hacer’mi?
Masanın yanına, Haldun yanaştı. Fazıl yanaştı, dip masada oturan Emin ile Satılmış ayağa kalktılar, Muhtar, kapıdan kafasına uzattı.
Adam, çevresine bakındı. İç cebinden nüfus cüzdanını çıkardı. Ana hanesine parmağını koyarak gözüne sokmak istercesine Durmuş Bey’e gösterip söylendi:
“ Ne biçim yermiş burası be. Bir bardak çay içelim” dedik.
Nüfus cüzdanını cebine koydu. Etrafına bakındı: Dip masadan ayağa kalkanlar oturmuşlardı. Fazıl ocağına giderken, Haldun da hemen yanındaki sandalyelerden birine oturmuştu. Muhtar’ın canının sıkıldığı yüzünden anlaşılıyordu. Dursun Bey, rahatsız oldu durumdan. Kapıya yöneldi. Sakallı da cebinden bir onluk çıkardı, masaya bırakırken de Fazıl’a herkesin duyacağı bir şekilde seslendi.
“ Üzeri kalsın!”

2 Mayıs 2016 Pazartesi


BABAANNE DERDİ

Kötü başladı güne yine
Miskin mislin oturdu yerinde
Baktı olacak gibi değil
Azarladı kendini,
Kendine gel Fırtına, dedi
Kaktı, elini yüzünü yıkadı
Bir bardak da çay yaptı
Amiyane olacak amma
Motor hırlamaya başladı
Azıcık daha gaza ihtiyacı vardı
Ütülü pantolonunu indirdi askıdan
Teme de bir gömlek aldı
Yumuşatıcı kokan
Melisa’yı aradı sonra
Biraz çıkalım mı, dedi
Boş attı dolu tuttu aslında
Olur diyeceği tuttu Melisa’nın
İşte bu dedi Fırtına
Babaannesi ne derdi,
Otur otur ile oğlan güvey
Kız gelin olmaz
Kımıldan biraz.