SÖZCÜKLERLE DANS
Dans etmeye geleceğim evinize
Sözcüklerle dans etmeye
Bir kolumda herkesçe bilinen bir kelime
Bir kolumda bilmem hangi lügatin
Hangi sayfasının hangi satırına
Hangi gerekçe ile terk ediliveren olacak.
Gerçek anlamlılarla vals edeceğim
Yan anlamlılarla kamaştıracağım gözlerinizi
Karşıtları kaynaştıracağım karşınızda
Anlamdaşlarını verebilirseniz sizden alacağım
Sesteşleri kitapların sararan yapraklarından.
Belleğime katacağım her söz
Yenileyecek her hücremi daha canlı dans için.
Her koyun kendi bacağından asılırmış
Sen yüz sözcükle sarmaş dolaş olabilirsin hanende
Ama beni bana bırak,
Binlercesi ile halay çekeyim, horon tepeyim…
7 Mayıs 2010 Cuma
6 Mayıs 2010 Perşembe
5 Mayıs 2010 Çarşamba
KELİME HAZİNEMİZİ ZENGİNLEŞTİRELİM
payitaht
Başkent
iltifat
Birinin hatırını sorma
belat
Döşenmiş taş.
murad almak
Mesut olmak.
Acem
İranlı
itibar
Saygınlık
telif
Uzlaştırma, kitap yazma
tezkire
Divan şairlerinin hayatını ve eserlerini değerlendiren yapıt, küçük sepet, kiraz ağacının kabuğundan yapılan mızrap.
zeyl
Ayırma, ek.
müderris
Medreselerde, büyük camilerde ders veren kişi
medrese
Esk. Fakülte, ders görülen yer.
saraç
Deri vb. ürünlerden çanta, bavul gibi eşyalar yaoan kimse
şakayık
Bir çeit süs bilgisi, çiçeklri türlü renkte olur.
zade
Evlat, oğul
encümen
Alt kurul
şuara
Esk. şairler
unvan
San
kaside
On beş beyitte oluşan ve büyükleri övmek için yazılan, bütün dizelerin ikinci dizesinin ilk beyit ile kafiyeli olduğu bir divan edebiyatı şiir türü.
edeb
Ar, utanma, terbiye, güzel ahlak.
bezm
Dost toplantısı
sahn
Avlu, cami vb. Yerlerde halkın toplanması için yapılan üstü kubbeli yer
fariza
görev
ibda
Divan edebiyatına göre, güzel bir buluş, esk. Yoktan var etme, yaratma
cefir
Ok koyulan kap, mahfaza.
yazın
Edebiyat
iltifat
Birine güler yüz gösterme, iyilik etme, lütfetmek
yekdiğer
Bir başkası
iadeten
Geri vermek üzere
maiyet
Üst görevi yanında bulunan alt kademedekiler.
mülazim
Bir kimseye bağlı gibi olan.
nazire
Benzer, örnek, başka bir şiire örnek olarak o şiirin ölçü ve kafiyesine uygun(aynı) yazılan şiir
nüsha
Aynı, dergi ve gazete vb.nde sayı
terakki
İlerleme, yükselme
bazı
Bir ekmeklik hamur yumağı
Bostan korkuluğu
Kendisinden çekinilmeyen güçsüz kimse
muhalif
Bir tutuama, görüşe karşı olan.
Suya sabuna dokunmamak
Davranışlarını kimseyi incitmeyecek şekilde ayar etmek
garaz
Maksat, amaç
himmet
Yardım, iyi davranma
gevher
Cevher, bir şeyin özü
baki
sürekli
Mır mır
Mırıldanma sesi
aferin
Esk. Öğrencilere verilen beğenme kağıdı
payitaht
Başkent
iltifat
Birinin hatırını sorma
belat
Döşenmiş taş.
murad almak
Mesut olmak.
Acem
İranlı
itibar
Saygınlık
telif
Uzlaştırma, kitap yazma
tezkire
Divan şairlerinin hayatını ve eserlerini değerlendiren yapıt, küçük sepet, kiraz ağacının kabuğundan yapılan mızrap.
zeyl
Ayırma, ek.
müderris
Medreselerde, büyük camilerde ders veren kişi
medrese
Esk. Fakülte, ders görülen yer.
saraç
Deri vb. ürünlerden çanta, bavul gibi eşyalar yaoan kimse
şakayık
Bir çeit süs bilgisi, çiçeklri türlü renkte olur.
zade
Evlat, oğul
encümen
Alt kurul
şuara
Esk. şairler
unvan
San
kaside
On beş beyitte oluşan ve büyükleri övmek için yazılan, bütün dizelerin ikinci dizesinin ilk beyit ile kafiyeli olduğu bir divan edebiyatı şiir türü.
edeb
Ar, utanma, terbiye, güzel ahlak.
bezm
Dost toplantısı
sahn
Avlu, cami vb. Yerlerde halkın toplanması için yapılan üstü kubbeli yer
fariza
görev
ibda
Divan edebiyatına göre, güzel bir buluş, esk. Yoktan var etme, yaratma
cefir
Ok koyulan kap, mahfaza.
yazın
Edebiyat
iltifat
Birine güler yüz gösterme, iyilik etme, lütfetmek
yekdiğer
Bir başkası
iadeten
Geri vermek üzere
maiyet
Üst görevi yanında bulunan alt kademedekiler.
mülazim
Bir kimseye bağlı gibi olan.
nazire
Benzer, örnek, başka bir şiire örnek olarak o şiirin ölçü ve kafiyesine uygun(aynı) yazılan şiir
nüsha
Aynı, dergi ve gazete vb.nde sayı
terakki
İlerleme, yükselme
bazı
Bir ekmeklik hamur yumağı
Bostan korkuluğu
Kendisinden çekinilmeyen güçsüz kimse
muhalif
Bir tutuama, görüşe karşı olan.
Suya sabuna dokunmamak
Davranışlarını kimseyi incitmeyecek şekilde ayar etmek
garaz
Maksat, amaç
himmet
Yardım, iyi davranma
gevher
Cevher, bir şeyin özü
baki
sürekli
Mır mır
Mırıldanma sesi
aferin
Esk. Öğrencilere verilen beğenme kağıdı
4 Mayıs 2010 Salı
GÜZEL SÖZLER
Alışkanlıklar bırakılmazsa zamanla ihtiyaç halini alırlar.
CAMPELL
***
Gerçeği aklın ışığı ile ara.
RENE DESSCARTES ( Röne Dekart )
***
Aşk gözle değil ruhla görülür.
WİLLİAM SHAKESPEARE (VİLYIM ŞEKSPİR)
***
Başkalarının bizi kızdıran tarafları kendimizi anlamamıza yol açar.
CARLS GUSTAV JUNG
***
Elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür
MASLOW
***
İyi yontulmuş taşlar, harca lüzum kalmadan kendiliklerinden birleşirler.
ÇİÇERO
***
Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak.
KONFİÇYÜS
***
Şiir benim içinde bir amaç değil, tutkudur.
EDGAR ALLAN POE
***
İki günü eşit olan ziyandadır.
Hz. MUHAMMED
***
İnsanın kendini feth etmesi zaferlerin en büyüğüdür.
EFLATUN
***
Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir.
TOLSTOY
***
Çok yazan değil, güzel yazan yaşar.
CENAP ŞEHABETTİN
***
Gençlerin aynada göremediklerini, yaşlılar bir tuğla parçasında okurlar.
MEVLANA
***
Sağlık bir beden değil, bir kafa meselesidir.
M. B. EDDY
Alışkanlıklar bırakılmazsa zamanla ihtiyaç halini alırlar.
CAMPELL
***
Gerçeği aklın ışığı ile ara.
RENE DESSCARTES ( Röne Dekart )
***
Aşk gözle değil ruhla görülür.
WİLLİAM SHAKESPEARE (VİLYIM ŞEKSPİR)
***
Başkalarının bizi kızdıran tarafları kendimizi anlamamıza yol açar.
CARLS GUSTAV JUNG
***
Elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür
MASLOW
***
İyi yontulmuş taşlar, harca lüzum kalmadan kendiliklerinden birleşirler.
ÇİÇERO
***
Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak.
KONFİÇYÜS
***
Şiir benim içinde bir amaç değil, tutkudur.
EDGAR ALLAN POE
***
İki günü eşit olan ziyandadır.
Hz. MUHAMMED
***
İnsanın kendini feth etmesi zaferlerin en büyüğüdür.
EFLATUN
***
Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir.
TOLSTOY
***
Çok yazan değil, güzel yazan yaşar.
CENAP ŞEHABETTİN
***
Gençlerin aynada göremediklerini, yaşlılar bir tuğla parçasında okurlar.
MEVLANA
***
Sağlık bir beden değil, bir kafa meselesidir.
M. B. EDDY
3 Mayıs 2010 Pazartesi
MASAL
Bir sedirde didon sakallı saka F.
Bir sedirde top sakallı kostak H.
Yanlarında da kirli sakal antika F
Lakayt Fevzi de derler, eyvallah'
Karşılarında patroniçeleri keçe Emine
Keçi kılından yapılmış şalı üzerinde gene
Ben diyeyim lime lime
Sen de şahrem şahrem
Mirasmış ebesinden ninesinden
Önemli günlerde giyer, eyvallah!
O gün kültürlerini ölçecekmiş aklı sıra
“Tarh nedir” diyecekmiş
Aklına geldi gene, dedi, tövbe yarabbi...
Didon Sakallı “ çıkartmadır ” dedi
Top Sakal, vergi ile ilgili bir şey amma dedi, anımsayamadım
Tepesi attı kirli sakalın, radikal kararlar aldı o an
Sıra gelince ona
Tokat gibi verdi yanıtını: “Bilmiyorum Saciye...”
Kostak kostak yürümesi zıddına gidermiş zaten
İşten atacakmış da bahane ararmış
Bilmiyorum Saciye demesi neyse de
Bıyık altından gülüşü
Bardağı taşıran son damla oldu
Tahammül etmem olanaksız artık ona
İlişiğini kesin kapı dışarı edin demiş.
Bilirsiniz taş fırın erkeğiyim derdi
İdare ederlerdi arkadaşları ve de karısı
İşten kovulduğunun günün akşamı
Vurdu yumruğumu masaya kirli sakallı
Dedi, Saciye 'ye:
“Karıcığım, işten atabilirsin beni amma
Tardiye yazmaktan alıkoyamazsın .asla!”
Bir sedirde didon sakallı saka F.
Bir sedirde top sakallı kostak H.
Yanlarında da kirli sakal antika F
Lakayt Fevzi de derler, eyvallah'
Karşılarında patroniçeleri keçe Emine
Keçi kılından yapılmış şalı üzerinde gene
Ben diyeyim lime lime
Sen de şahrem şahrem
Mirasmış ebesinden ninesinden
Önemli günlerde giyer, eyvallah!
O gün kültürlerini ölçecekmiş aklı sıra
“Tarh nedir” diyecekmiş
Aklına geldi gene, dedi, tövbe yarabbi...
Didon Sakallı “ çıkartmadır ” dedi
Top Sakal, vergi ile ilgili bir şey amma dedi, anımsayamadım
Tepesi attı kirli sakalın, radikal kararlar aldı o an
Sıra gelince ona
Tokat gibi verdi yanıtını: “Bilmiyorum Saciye...”
Kostak kostak yürümesi zıddına gidermiş zaten
İşten atacakmış da bahane ararmış
Bilmiyorum Saciye demesi neyse de
Bıyık altından gülüşü
Bardağı taşıran son damla oldu
Tahammül etmem olanaksız artık ona
İlişiğini kesin kapı dışarı edin demiş.
Bilirsiniz taş fırın erkeğiyim derdi
İdare ederlerdi arkadaşları ve de karısı
İşten kovulduğunun günün akşamı
Vurdu yumruğumu masaya kirli sakallı
Dedi, Saciye 'ye:
“Karıcığım, işten atabilirsin beni amma
Tardiye yazmaktan alıkoyamazsın .asla!”
2 Mayıs 2010 Pazar
“HAYIR” DEME TEMRİNİ
Ağaç yaş iken eğilir diye güzel bir atasözümüz vardır.
Pek çok kişiden şu serzenişi duyarsınz, “ Başıma ne geliyorsa “ hayır “diyememekten geliyor.”
Hakikaten de pek çok insan “ hayır “ kelimesini kullanmakta zorluk çeker. Bunun neticesinde de mutsuz olur, mağdur olur.Bunu da zaman zaman yana yakıla ifade eder.
Bir araştırmaya göre insanlar öğrendiklerinin yüzde yetmişten fazlasını ilk yedi yaşında öğreniyorlarmış. Psikologların ve psikiyatristlerin tez zamanda hastalarına “ çocukluğuna inelim” demelerinin sebebi bu olsa gerek.
Çocuklarımıza “hayır” diyebilmeliyiz. Onların da bu kelimeyi gerekli gördüklerinde kullanmalarını, kullanabilmelerini sağlamalıyız.” Hayır “ diyebilmelerine ve de hayır işitmelerini sağlayabilmek için de ortam hazırlamalıyız. Bunun olağan olduğunu onlara kavratmalıyız.
Arapça kökenli bir kelimedir “ hayır.” Hem “ olmaz” anlamındadır. Hem de “yardım”.
Bu bakımdan kullanırken çok dikkat etmek gerekir. Söylenmesi çok da kolay değildir ama , söylenmesi de gereklidir yeri geldiğinde. Bunun için olsa gerek deneyimli insanlar “ hayırda hayır vardır” sözünü dilimize sokmuşlardır. Burada, biraz da “ hayır” sözünü işitenin “ hayır” diyenin halinden anlaması dileği vardır şüphesiz.
Bir şeyi istemiyorsak endirekt yollardan değil de direkt olarak hayır demek karşınızdaki için de faydalı olabilir belki, usulüne uygun söylenirse...
Hayır demeyi becerebilmeliyiz. Beceremiyorsak tez zamanda aşama aşama hayır diyebilme aşamasına gelme temrinlerine başlamalıyız.
“Hayır” ı işiten elbette bundan hoşlanmayacaktır.. Üzülecektir muhakkak ki. Kırılacaktır, size belki de: “ Vay be!” diyecektir muhtemelen. Demek öyle... Siz de “ hayır” dediğiniz için içinizde bir eziklik hissedeceksiniz tabii ama “hayır” denilmesi gerektiği bir yerde de sırf karşınızdakini kırmamak için hayır demezseniz sonuçları pek de keyif verici olmayabilecektir her iki taraf için de.
“Hayır” denilmesi gerekiyorsa “hayır “ diyebilme cesaretini gösterebilmeliyiz. Bize, hayır denilmesine de alışmalıyız. Hayır diyene küsmemeliyiz. Hatta bazılarımızın yaptığı gibi defterden silmemeliyiz “ hayır” diyeni. Bunları, ileride yaşamamaları için de çocuklarımıza hayır demenin de hayır işitmenin de olağan olduğunu öğretmeliyiz. Eğer bunu yaparsak ilerleyen yaş dilimlerinde yaşamın onlar için daha kolay olabileceğini düşünmek perşembenin gelişini çarşambadan bilmek değildir.
Şöyle bir düşününüz... Size hayır diyemediği için, evet de diyemediği için her konu açıldığında bin dereden su getiren birini... Siz umutlusunuz, o çaresiz. Siz ilerinizi net göremiyorsunuz; o ruhsal bunalıma giriyor , doluya koyuyor almıyor boşa koyuyor dolmuyor.. İyice tıkanıncaya kadar da , hayır demiyecek ama eninde sonunda o hayırı diyecek. Akıp giden zamana, olmaz diyememenin streseine ve stresin kaybettittirdiklerine ne olacak?
Zamanında, gerektiğinde çok kolay bir şekilde “ hayır” demeye alıştırılsaydı , sizce daha iyi olmaz mıydı hayır ddemekte zorlanan o kişi? İsteyenin bir yüzü kara vermeyenin iki yüzü kara sözü ile “ hayır” sözü özdeştirilmeseydi onun gözünde, bazı şeyler daha kolay gerçekleştirilmeyecek miydi?
İnsan olarak bir insanın bir başka insanın bir istemine muhakkak ki “ evet” demesi hoş” hayır” demesi ise nahoştur. Sırf hayır dememek için evet demek ise olayın ya da istencenin ölçüsüne göre, hade, telafisi imkansız şeyler yaratır demeyelim ama, sorunlar hasıl edebilir. Çocuklarımızın ileride daha rahat etmesini istiyorsak gerektiğinde “ hayır” diyebilmeli, “ hayır” dedirtmeli, “ hayır” sözcüğünü sarfetmenin ya da işitmenin ilişkileri sekteye uğratacak bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmaması gerktiğini beyinlerine nakş etmeliyiz.
Hiç şüphe yok ki her şeyde olduğu gibi burada da işin tadını kaçırmamak lazım. Sırf hayır demek için hayır dememek kadar hayır denilmemesi gerekli bir yerde de hayır dememek lazım.
Bunun da ölçüsünü iyi tutturmak lazım... Daha da önemelisi “hayır” demeye de“hayır” işitmeye de alışmak lazım.
Ağaç yaş iken eğilir diye güzel bir atasözümüz vardır.
Pek çok kişiden şu serzenişi duyarsınz, “ Başıma ne geliyorsa “ hayır “diyememekten geliyor.”
Hakikaten de pek çok insan “ hayır “ kelimesini kullanmakta zorluk çeker. Bunun neticesinde de mutsuz olur, mağdur olur.Bunu da zaman zaman yana yakıla ifade eder.
Bir araştırmaya göre insanlar öğrendiklerinin yüzde yetmişten fazlasını ilk yedi yaşında öğreniyorlarmış. Psikologların ve psikiyatristlerin tez zamanda hastalarına “ çocukluğuna inelim” demelerinin sebebi bu olsa gerek.
Çocuklarımıza “hayır” diyebilmeliyiz. Onların da bu kelimeyi gerekli gördüklerinde kullanmalarını, kullanabilmelerini sağlamalıyız.” Hayır “ diyebilmelerine ve de hayır işitmelerini sağlayabilmek için de ortam hazırlamalıyız. Bunun olağan olduğunu onlara kavratmalıyız.
Arapça kökenli bir kelimedir “ hayır.” Hem “ olmaz” anlamındadır. Hem de “yardım”.
Bu bakımdan kullanırken çok dikkat etmek gerekir. Söylenmesi çok da kolay değildir ama , söylenmesi de gereklidir yeri geldiğinde. Bunun için olsa gerek deneyimli insanlar “ hayırda hayır vardır” sözünü dilimize sokmuşlardır. Burada, biraz da “ hayır” sözünü işitenin “ hayır” diyenin halinden anlaması dileği vardır şüphesiz.
Bir şeyi istemiyorsak endirekt yollardan değil de direkt olarak hayır demek karşınızdaki için de faydalı olabilir belki, usulüne uygun söylenirse...
Hayır demeyi becerebilmeliyiz. Beceremiyorsak tez zamanda aşama aşama hayır diyebilme aşamasına gelme temrinlerine başlamalıyız.
“Hayır” ı işiten elbette bundan hoşlanmayacaktır.. Üzülecektir muhakkak ki. Kırılacaktır, size belki de: “ Vay be!” diyecektir muhtemelen. Demek öyle... Siz de “ hayır” dediğiniz için içinizde bir eziklik hissedeceksiniz tabii ama “hayır” denilmesi gerektiği bir yerde de sırf karşınızdakini kırmamak için hayır demezseniz sonuçları pek de keyif verici olmayabilecektir her iki taraf için de.
“Hayır” denilmesi gerekiyorsa “hayır “ diyebilme cesaretini gösterebilmeliyiz. Bize, hayır denilmesine de alışmalıyız. Hayır diyene küsmemeliyiz. Hatta bazılarımızın yaptığı gibi defterden silmemeliyiz “ hayır” diyeni. Bunları, ileride yaşamamaları için de çocuklarımıza hayır demenin de hayır işitmenin de olağan olduğunu öğretmeliyiz. Eğer bunu yaparsak ilerleyen yaş dilimlerinde yaşamın onlar için daha kolay olabileceğini düşünmek perşembenin gelişini çarşambadan bilmek değildir.
Şöyle bir düşününüz... Size hayır diyemediği için, evet de diyemediği için her konu açıldığında bin dereden su getiren birini... Siz umutlusunuz, o çaresiz. Siz ilerinizi net göremiyorsunuz; o ruhsal bunalıma giriyor , doluya koyuyor almıyor boşa koyuyor dolmuyor.. İyice tıkanıncaya kadar da , hayır demiyecek ama eninde sonunda o hayırı diyecek. Akıp giden zamana, olmaz diyememenin streseine ve stresin kaybettittirdiklerine ne olacak?
Zamanında, gerektiğinde çok kolay bir şekilde “ hayır” demeye alıştırılsaydı , sizce daha iyi olmaz mıydı hayır ddemekte zorlanan o kişi? İsteyenin bir yüzü kara vermeyenin iki yüzü kara sözü ile “ hayır” sözü özdeştirilmeseydi onun gözünde, bazı şeyler daha kolay gerçekleştirilmeyecek miydi?
İnsan olarak bir insanın bir başka insanın bir istemine muhakkak ki “ evet” demesi hoş” hayır” demesi ise nahoştur. Sırf hayır dememek için evet demek ise olayın ya da istencenin ölçüsüne göre, hade, telafisi imkansız şeyler yaratır demeyelim ama, sorunlar hasıl edebilir. Çocuklarımızın ileride daha rahat etmesini istiyorsak gerektiğinde “ hayır” diyebilmeli, “ hayır” dedirtmeli, “ hayır” sözcüğünü sarfetmenin ya da işitmenin ilişkileri sekteye uğratacak bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmaması gerktiğini beyinlerine nakş etmeliyiz.
Hiç şüphe yok ki her şeyde olduğu gibi burada da işin tadını kaçırmamak lazım. Sırf hayır demek için hayır dememek kadar hayır denilmemesi gerekli bir yerde de hayır dememek lazım.
Bunun da ölçüsünü iyi tutturmak lazım... Daha da önemelisi “hayır” demeye de“hayır” işitmeye de alışmak lazım.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
GINA İLE BEZENMEK
“Ey arkadaş!”dedi davudi sesli biri,
Döndüm baktım; tanımadığım biri
Bir kağıt parçası uzattı gözüme sokarcasına, dedi:
“Buraya bir şiir yaz çabuk. İçinde de -halef- olsun ha”
Battaldım, eğitimliydim hayat mektebinden de
İnsana hürmetsizlik yazmazdı kitabımızda evelallah
“ Emrin olur “dedim
Böyle bir insanla tartışmak belaya davetiye çıkartmak olurdu,
O anda efelelenmenin anlamı da yoktu.
Belli, değişik arayışlardan hazetmeyenlerdensin;
Böyle de şiir mi olur diyenlerdensin!
“Ey arkadaş!”dedi davudi sesli biri,
Döndüm baktım; tanımadığım biri
Bir kağıt parçası uzattı gözüme sokarcasına, dedi:
“Buraya bir şiir yaz çabuk. İçinde de -halef- olsun ha”
Battaldım, eğitimliydim hayat mektebinden de
İnsana hürmetsizlik yazmazdı kitabımızda evelallah
“ Emrin olur “dedim
Böyle bir insanla tartışmak belaya davetiye çıkartmak olurdu,
O anda efelelenmenin anlamı da yoktu.
Belli, değişik arayışlardan hazetmeyenlerdensin;
Böyle de şiir mi olur diyenlerdensin!
15 Nisan 2010 Perşembe
6 Nisan 2010 Salı
….......................... HİKAYE …....................................
SANCI
Bir sabretti iki sabretti, sabrı tükendi, kocasına , biraz da sesini yükselterek:
Ne dönüp duruyorsun yatakta Akif, dedi. Uyku tutmadıysa kalk, salona falana git.
Akif Bey, cevap vermedi . Yavaşça kalktı. Terliklerini giydi. Salona geçti. Salon perdesini aralayıp dışarıya baktı.
Nevruz Hanım'ın canı sıkıldı. Uykusu da kaçtı. Kendi kendine söylenerekten yataktan kalktı.. Kapıyı örtmeden dışarı çıkmıştı kocası. Dışarı çıktı. Salon elektrikleri yanık değildi. Işığı yaktı, etrafına bakındı. Kocası pencerenin önünde dışarıya bakıyordu. Bir şey demedi. Koltuklardan birine oturdu. Kocasının, özüre bab bir şeyler söylemesini birkaç dakika bekledi olmadı. Bunun üzerine kocasının yanına gitti, koluna girdi.
Beraberce ikili kanepeye oturdular. Nevruz Hanın, kocasının elini tutup sıktı:
Proplem ne hayatım, dedi. Kaç gündür hep böyle.
Akif Bey, cevap vemedi. Nevruz Hanım aklına ilk gelen olasılıkları sıraladı:
İşlerin mi bozuldu, ekonomik kriz dedikleri şey seni de mi vurdu?
…
Kızın meselesi mi?
…
Kefil olduğun o adam mı borçlarını ödemiyor?
…
Bir sağlık sorunun falan mı ortaya çıktı?
…
Nevruz Hanım, kocasının başından tuttu, göğsüne dayadı.
Bir şey var. Ben senin karın değil miyim?
…
Başka bir kadın mı?
…
… girdin de çıkamıyor musun?
…
Nevruz Hanım sinirlendi. Ayağa kalktı. Ellerini iki yana açarak:
Öyleyse ne. Bir şey söyle...
Akif Bey, asabının doruk yaptığı anlarda birkaç kez burnunun ucuna hızı hızlı elini sürterdi. Öyle yaptı:
Sizin köyde hiç tanıdık kaldı mı?
Pardon, anlayamadım.
Yaa senin bir halanın mı dayının mı bir akrabası vardı köyde. Hala orada mı acaba?
Orada, emecen mi?
..
Bir anlatsan proplemi?
Orada mı, bir bilgin var mı?
Kocasının ses tonu, Nevruz Hanım'ı etkiledi. Ses tonunu düşürerek:
Ne bileyim ben Akif. Hem görsem tanımam, hem de yıllar geçti aradan, öldü mü kaldı mı? Hem bayram değil seyran değil nereden çıktı bu?
Yaa, hani diyorum ki, bizim köye bir inse de bir baksa Dudu orada mı? Haaa, olur mu?
Dudu da kim Akif?
…
Nevruz Hanım'ın gözleri kocasının yüzündeydi. Onun mimikleri “ Dudu'da kim?” cümlesinin ona acı verdiğini hissetti.Ona söyletmemek için zihnini zorladı. Anımsadı. Dudu
Sabahattin Hala'nın kızıydı. Kızıydı da onu bu dakikalarda niye hatırlaması gerektiğin çıkartamadı..
Aklına geldi, sordu:
Nereden usuna geldi şimdi o?
Akif Bey'in tam aradığı soruydu bu. Konuştu:
Hatırlıyor musun bilmem, yıl başından birkaç gün sonraydı. Geç vakit nefes nefese geldi... “ Abi dedi orada bir göz odalı bir ev var. Satılıkmış. Kurban olayım onu bana al.
Çocuklarımla oraya yerleşirim, borcunu da sana elime geçtikçe öderim. “ dedi. Hatırladın mı?
Hatırlar gibi oldu.
- Nasıl heyecanlıydı. Sevinçliydi de... Alıvereceğimden emindi... Kaça demiştim de, kaç demişti hatırlamıyorum ama, cebimdeki parayı çıkarıp versem birazını bu fazla diye iade ederdi.
Ufff Akif... Kaç yıl geçti aradan.
Akif Bey'in beyni karısının söylediklerini algılamadı. Bir garip gülümsedi:
Hatırlıyor musun Nevruz, kar yağıyordu vakit de epeyce ilerlemişti ve sen ve ben onu uğurlamıştık ben, yarın uğrar hallederim demiştim, sen de bu saatte bu havada bir yere gidemezsin de dememiştin, Akif, Dudu'yu evine bırak da...
Nevruz Hanım, konuşmadan sıkıldı:
Yarından tezi yok sen bir akıl doktoruna git, dedi.
Kocasının bir şey demesine olanak bırarakmadan da salondan ayrıldı, yatak odasına geçti, yattı.
Akif Bey, konuşmak istiyordu. İçindekilerini boşaltıp rahatlamak. Karısının arkasından odaya gitti. Yatağın kenarına ilişip seslendi:
Navruz.
Cevap vermesine olanak bırakmadan sözünün ardını getirdi:
Başımdan savmak için yarın bir aralık ben uğrar bakarım demiştim.
…
Kendine hakim olamadı, ağlamaklı sürdürdü konuşmasını:
Hatırlıyor msun kapıdan çıkarken Abi o camiden in hemen solda bir ev var orada oturuyom. Camı kırık ama, taktıracam elime biraz para geçince... tanırsın, demişti. Gözlerini sildi Akif Bey. Karısı da yataktan doğrulmuş yatağın ortasına bağdaş kurup oturmuştu. Devam etti: Aslında bir aralık uğrayıp bakmak istemedim de değil ama, olmadı işte. Oda demedi ki unutmuştur falan filan bir hatırlatayım...
Nevuz Hanım, kocasının durumuna üzüldü:
- Hayatım nereden aklına geldi şimdi bunlar. Yıllar geçti. Sokakta karşılaşsanız vallahi o seni tanımaz sen onu tanımazsın.
Allah kahretsin, ne bileyim işte. Yani onun yerine başka birisi olsa, suratımın tam ortasına tükürür “ Annem bir lafın üzerine anılarla dolu babadan kalma evi senin için sattı.” derdi.
Senin sinirlerin bozulmuş belli. Haydi şimdi yat, yarın şöyle salim kafa ile mütalaa yapar yapılabilecek bir şey varsa yaparız ha.
Sen uyu. Ben biraz kitap okuyayım, belki kafam dağılır.
Akif Bey, yavaşça odadan çıktı, çıkarken de yatak odasının ışığını söndürdü.
Salona çıktı. Kitaplığa yöneldi ise de masanın üzerindeki gazeteye ilişti gözü. Fırsat bulup okuyamamıştı. Masanın yanına gitti, sandalyeye ilişti gazeteyi eline aldı. Gölbaşı'nda yakalanan ve silah dolu olduğu iddia eden gazete haberini okumaya başladı. Yarısına gelince sıkıldı. Gazeteyi bıraktı elinden. Mutfağa gitti. Bir fincan sallama çay yaptı. Mutfaktaki radyoyu açtı. Zeki Müren'den bir parça çalıyordu.. Zeki Müren'i pek severdi. Bir kaç yudum çay, Zeki Müren'den bir sanat müziği şarkısı iyi geldi. Tekrar salona geçti. Eline bir kitap aldı, üçlü kanepeye uzandı. Okumaya başladı.
Ezan okunmaya başlayınca kitabı kapattı. Sabahın sessizliğinde ezan sesi pek etkileyici geldi kendine. Ezan bitince kalktı, soğuk su ile elini yüzünü yıkadı. Cep telefonundan kalkınca okusun diye bir mesaj yazdı oğluna.
Oyalanayım diye yabancı kanallarından birini açtı. Bir film vardı. Yabancı dili yoktu. Olayların akışından nelerin olup bittiğini anlamaya çalışmak için gayret sarfetti, bunu yaparken de emeline oluştu. Kafası dağıldı.
Kapı zili belli belirsiz çalınca beyinledi. Oğlu gelmişti. Koşup kapıyı açtı: Serhat , merdivenleri hızlı hızlı çıkmıştı:
Hayır ola baba, dedi. Ne oldu?
Yok bir şey.
Ne bileyim.
İşe giderken uğra beni de al, dedim. Kaygılanma diye de diye de not düştüm.
Akif Bey'in sesi sert çıkmıştı. Sesini daha da sertleştirdi:
Ölüyorım koş mu, dedim. Bilseydim bir taksiye atlar giderdim.
Serhat , babasının bu tavrına bir anlam veremedi. Alttan aldı:
Tamam da baba, dedi yani merak ettim gene de. Sen olsaydın merak etmez miydin ki?
Tamam tamam uzatma,
Hala kapıdaydılar.
İçereri gir bende hazırlanayım çıkarız.
Akif Bey, hr zaman sabahtan giyeceklerini akşamdan hazırladı. Dün de öyle yapmıştı. O nedenle çarçabuk hazırlandı.Salona geçince:
Umarım arabayı uzağa park etmedin, dedi.
Yok yok, bahçeye bıraktım. Senin arabayı göremedim. Tamirde falan mı?
Hade çıkalım.
Çıktıları. Akif Bey, asansörden korkardı. Merdivenlerden aşağı indiler. Serhat'ın arabasının yanına kadar konuşmadan yürüdüler. Serhat babası için kapıyı açtı.
Serhat, arabayı çalıştırırken Akif Bey,
Temriz' e uğrayacağım giderken, dedi. O taraftan git olmaz mı, dedi.
Serhat:
Tamam baba, dedi. Ve ekledi: “ Pastaneden bir şeyler alayım mı sana, giderken atıştırırsın.”
Akif Bey'in birden canı çekti.
Sıcaksa olur, dedi. Aşağıdaki pastahaneden ama
Olur. Vallahi arasıra tam bizim oradan buraya geliyorum bir şeyler almak için.
Ve, bizim için de bir şeyler alıp bu da size baba demiyorsun.
Aşk olsun baba. O nasıl söz!
Yalan mı. Hiç gördük mü. Eee ne demişler “Baba oğluna bağ bağışlamış da oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş.”
Eee yani baba. Sabah sabah kırdın beni.
Neyse sonra konuşuruz bunu. Babasının babasını tanırım ben onun. Hakikaten çok nezihler... Üç nesil ne demek?
Belki daha evvellisi de vardır.
Bilmem.
Pastahanenin önüne gelmişlerdi. Serhat, arabayı park ederken sordu:
Ne alayım baba?
Sıcaksa al bana.
Sıcaktır sıcaktır. Hele hele bu saatte.
İşte bilmem, sıcaksa iki kesekağıdı doldur.
İki kesekağıdı mı?
Ben veririm parasını. Merak etme.
Akif Bey'in sesi gene sert çıkmıştı. Az evvelki şaka ile karışık sözleri kaybolmuştu. Serhat, birden bire gene böyle sertleşmesine şaştı ama bir şey demedi. Arabadan indi. Müşteriler vardı pastanede. Sırası gelince Tercih yapmadan, tezgahtara,
Sıcaklardan şöyle iki büyük paket yap, dedi. İki üç çeşit de bir torbaya meyve suyu...
Hemen beyefendi, dedi tezgehtar. Serhat yabancısı değildi zaten. Evvelkilere benzer bir şeyler hazırlayıp uzattı.
Elleri dolu, arabaya döndü Sehat.
Sıcak sıcak, mi s gibi baba, dedi. Paketlerden birini açtı. “ Buyrun babacığım. Meyve suyu da aldım. Portakal, limonata, vişne, hangisinden istersin?”
Akif Bey, bir şey söylemedi. Uzatılan paketlerden bir açma aldı, bir de vişne suyu.
Serhat da bir şey alacaktı ama, babasından “ Diresksiyon başında bir şey yenmez.” fırçasını yememek için almadı. Babasının da, “ Sen de bir şey atıştır da öyle hareket et.” deme havası olmadığını hissettiğinden arabayı çalıştırdı, hareket ettirdi.
Trafik yoğun değildi. Araba hızlı seyir ediyordu. İkisi de daldı gitti.Yirmi dakika kadar sonra Akif Bey:
Kaç zamandır dedeni görüyorum rüyamda dedi. Mezarlığa gir de dedene bir fatiha okuyalım.
Tamam baba, dedi Sehat. Mezarlık kıpısındaydılar. Kapı henüz açık değildi ama, kapıda bir güvenlik görevlisi vardı. Sinyal verip kapıya yöneldi, görevli kapıyı açtı başı ile selam verdi.
Serhat on metre kadar gitti, yol dörde ayrılıyordu, sordu:
Ne taraftan gideceğiz baba.
Akif Bey, ilgisiz cevapladı soruyu. Sesi de sertçe çıkmıştı:
Dedenin mezarına.
Tamam da ne taraftan?
Akif Bey'in yüzü gerildi:
Ne demek ne taraftan? . Sen dedenin mezarının nerede olduğunu bilmiyor musun şimdi?
Hayır, nereden bileyim ki...
Akif Bey, sesini daha da yükseltti. Yüzü de kıpkırmızı olmuştu. Sesi de titredi:
- Sarı çizmeli Mehmet Ağa'nın demiyorum ulan ,dedenin mezarını diyorum.
Serhat, “ ulan “ sözü ile irkildi. Kendini kaybetti. Gayriihtiyari o da sesini yükseltti:
Bilmiyorum... Ben doğmadan ölmüş adam.
…
Bir kere olsun elimizden tutup getirdinmi ki de şimdi hesap soruyorsun?
….
Hem, sen biliyor musun baba?
Akif Bey, acı ile yüzünü buruşturdu. Oğlunun yüzüne uzun uzun baktı.
Bu soruyu da bana sordun ya, yazıklar olsun sana, dedi. Ve ekledi: “Diyelim ki ben elinden tutup getirmedim, bu senin deden, bu adam şöyle şöyle biriydi demedim,
ben böyle, böyle hayırsızım evladım , bu mazaret mi?
Banasının sarfettiği” ulan- yazıklar olsun sana-hayırsız evlat ” sözlerini yaşamı boyunca belki de babasından hiç duymamıştı Serhat. İçinden” Sakin ol Serhat” dedi. “ Özür dile, yumuşat havayı.”
Özür diledi. Birkaç saniye bekledi. Cevabın gelmesi bir tarafa sözün kesilmesini hayra yordu. Sordu:
- Ne taraftan gideyim baba?
Akif Bey, alacağını almış göreceğini görmüş, bir gerçekle yüzleşmişti.
Arabanın kapısını açtı:
Hade dedi, sen geri dön. Sesi yumuşamıştı. “ Ben biraz dolaşacağım burada.”
Ama...
Haydi Serdar. Sen toz ol. Biraz buada kalacağım.
Burada bekleyeyim.
Ben bir taksiye atlar gelerim.
Serdar, babasının ses tonundan, ısrarın bir mana taşımayacağını hatta ters tepki verceğini anladı. Buna rağmen, bir şey söylemeye niyetlendi, Akif Bey, kapıyı kapattı. Güle güle anlamında el salladı.
Serhat'ın yapacağı bir şey yoktu. Babasının birkaç metre de olsa uzaklaşmasını bekledi sonra da aracı ile u dönüşü yapıp mezarlık kapısına yöneldi.
SANCI
Bir sabretti iki sabretti, sabrı tükendi, kocasına , biraz da sesini yükselterek:
Ne dönüp duruyorsun yatakta Akif, dedi. Uyku tutmadıysa kalk, salona falana git.
Akif Bey, cevap vermedi . Yavaşça kalktı. Terliklerini giydi. Salona geçti. Salon perdesini aralayıp dışarıya baktı.
Nevruz Hanım'ın canı sıkıldı. Uykusu da kaçtı. Kendi kendine söylenerekten yataktan kalktı.. Kapıyı örtmeden dışarı çıkmıştı kocası. Dışarı çıktı. Salon elektrikleri yanık değildi. Işığı yaktı, etrafına bakındı. Kocası pencerenin önünde dışarıya bakıyordu. Bir şey demedi. Koltuklardan birine oturdu. Kocasının, özüre bab bir şeyler söylemesini birkaç dakika bekledi olmadı. Bunun üzerine kocasının yanına gitti, koluna girdi.
Beraberce ikili kanepeye oturdular. Nevruz Hanın, kocasının elini tutup sıktı:
Proplem ne hayatım, dedi. Kaç gündür hep böyle.
Akif Bey, cevap vemedi. Nevruz Hanım aklına ilk gelen olasılıkları sıraladı:
İşlerin mi bozuldu, ekonomik kriz dedikleri şey seni de mi vurdu?
…
Kızın meselesi mi?
…
Kefil olduğun o adam mı borçlarını ödemiyor?
…
Bir sağlık sorunun falan mı ortaya çıktı?
…
Nevruz Hanım, kocasının başından tuttu, göğsüne dayadı.
Bir şey var. Ben senin karın değil miyim?
…
Başka bir kadın mı?
…
… girdin de çıkamıyor musun?
…
Nevruz Hanım sinirlendi. Ayağa kalktı. Ellerini iki yana açarak:
Öyleyse ne. Bir şey söyle...
Akif Bey, asabının doruk yaptığı anlarda birkaç kez burnunun ucuna hızı hızlı elini sürterdi. Öyle yaptı:
Sizin köyde hiç tanıdık kaldı mı?
Pardon, anlayamadım.
Yaa senin bir halanın mı dayının mı bir akrabası vardı köyde. Hala orada mı acaba?
Orada, emecen mi?
..
Bir anlatsan proplemi?
Orada mı, bir bilgin var mı?
Kocasının ses tonu, Nevruz Hanım'ı etkiledi. Ses tonunu düşürerek:
Ne bileyim ben Akif. Hem görsem tanımam, hem de yıllar geçti aradan, öldü mü kaldı mı? Hem bayram değil seyran değil nereden çıktı bu?
Yaa, hani diyorum ki, bizim köye bir inse de bir baksa Dudu orada mı? Haaa, olur mu?
Dudu da kim Akif?
…
Nevruz Hanım'ın gözleri kocasının yüzündeydi. Onun mimikleri “ Dudu'da kim?” cümlesinin ona acı verdiğini hissetti.Ona söyletmemek için zihnini zorladı. Anımsadı. Dudu
Sabahattin Hala'nın kızıydı. Kızıydı da onu bu dakikalarda niye hatırlaması gerektiğin çıkartamadı..
Aklına geldi, sordu:
Nereden usuna geldi şimdi o?
Akif Bey'in tam aradığı soruydu bu. Konuştu:
Hatırlıyor musun bilmem, yıl başından birkaç gün sonraydı. Geç vakit nefes nefese geldi... “ Abi dedi orada bir göz odalı bir ev var. Satılıkmış. Kurban olayım onu bana al.
Çocuklarımla oraya yerleşirim, borcunu da sana elime geçtikçe öderim. “ dedi. Hatırladın mı?
Hatırlar gibi oldu.
- Nasıl heyecanlıydı. Sevinçliydi de... Alıvereceğimden emindi... Kaça demiştim de, kaç demişti hatırlamıyorum ama, cebimdeki parayı çıkarıp versem birazını bu fazla diye iade ederdi.
Ufff Akif... Kaç yıl geçti aradan.
Akif Bey'in beyni karısının söylediklerini algılamadı. Bir garip gülümsedi:
Hatırlıyor musun Nevruz, kar yağıyordu vakit de epeyce ilerlemişti ve sen ve ben onu uğurlamıştık ben, yarın uğrar hallederim demiştim, sen de bu saatte bu havada bir yere gidemezsin de dememiştin, Akif, Dudu'yu evine bırak da...
Nevruz Hanım, konuşmadan sıkıldı:
Yarından tezi yok sen bir akıl doktoruna git, dedi.
Kocasının bir şey demesine olanak bırarakmadan da salondan ayrıldı, yatak odasına geçti, yattı.
Akif Bey, konuşmak istiyordu. İçindekilerini boşaltıp rahatlamak. Karısının arkasından odaya gitti. Yatağın kenarına ilişip seslendi:
Navruz.
Cevap vermesine olanak bırakmadan sözünün ardını getirdi:
Başımdan savmak için yarın bir aralık ben uğrar bakarım demiştim.
…
Kendine hakim olamadı, ağlamaklı sürdürdü konuşmasını:
Hatırlıyor msun kapıdan çıkarken Abi o camiden in hemen solda bir ev var orada oturuyom. Camı kırık ama, taktıracam elime biraz para geçince... tanırsın, demişti. Gözlerini sildi Akif Bey. Karısı da yataktan doğrulmuş yatağın ortasına bağdaş kurup oturmuştu. Devam etti: Aslında bir aralık uğrayıp bakmak istemedim de değil ama, olmadı işte. Oda demedi ki unutmuştur falan filan bir hatırlatayım...
Nevuz Hanım, kocasının durumuna üzüldü:
- Hayatım nereden aklına geldi şimdi bunlar. Yıllar geçti. Sokakta karşılaşsanız vallahi o seni tanımaz sen onu tanımazsın.
Allah kahretsin, ne bileyim işte. Yani onun yerine başka birisi olsa, suratımın tam ortasına tükürür “ Annem bir lafın üzerine anılarla dolu babadan kalma evi senin için sattı.” derdi.
Senin sinirlerin bozulmuş belli. Haydi şimdi yat, yarın şöyle salim kafa ile mütalaa yapar yapılabilecek bir şey varsa yaparız ha.
Sen uyu. Ben biraz kitap okuyayım, belki kafam dağılır.
Akif Bey, yavaşça odadan çıktı, çıkarken de yatak odasının ışığını söndürdü.
Salona çıktı. Kitaplığa yöneldi ise de masanın üzerindeki gazeteye ilişti gözü. Fırsat bulup okuyamamıştı. Masanın yanına gitti, sandalyeye ilişti gazeteyi eline aldı. Gölbaşı'nda yakalanan ve silah dolu olduğu iddia eden gazete haberini okumaya başladı. Yarısına gelince sıkıldı. Gazeteyi bıraktı elinden. Mutfağa gitti. Bir fincan sallama çay yaptı. Mutfaktaki radyoyu açtı. Zeki Müren'den bir parça çalıyordu.. Zeki Müren'i pek severdi. Bir kaç yudum çay, Zeki Müren'den bir sanat müziği şarkısı iyi geldi. Tekrar salona geçti. Eline bir kitap aldı, üçlü kanepeye uzandı. Okumaya başladı.
Ezan okunmaya başlayınca kitabı kapattı. Sabahın sessizliğinde ezan sesi pek etkileyici geldi kendine. Ezan bitince kalktı, soğuk su ile elini yüzünü yıkadı. Cep telefonundan kalkınca okusun diye bir mesaj yazdı oğluna.
Oyalanayım diye yabancı kanallarından birini açtı. Bir film vardı. Yabancı dili yoktu. Olayların akışından nelerin olup bittiğini anlamaya çalışmak için gayret sarfetti, bunu yaparken de emeline oluştu. Kafası dağıldı.
Kapı zili belli belirsiz çalınca beyinledi. Oğlu gelmişti. Koşup kapıyı açtı: Serhat , merdivenleri hızlı hızlı çıkmıştı:
Hayır ola baba, dedi. Ne oldu?
Yok bir şey.
Ne bileyim.
İşe giderken uğra beni de al, dedim. Kaygılanma diye de diye de not düştüm.
Akif Bey'in sesi sert çıkmıştı. Sesini daha da sertleştirdi:
Ölüyorım koş mu, dedim. Bilseydim bir taksiye atlar giderdim.
Serhat , babasının bu tavrına bir anlam veremedi. Alttan aldı:
Tamam da baba, dedi yani merak ettim gene de. Sen olsaydın merak etmez miydin ki?
Tamam tamam uzatma,
Hala kapıdaydılar.
İçereri gir bende hazırlanayım çıkarız.
Akif Bey, hr zaman sabahtan giyeceklerini akşamdan hazırladı. Dün de öyle yapmıştı. O nedenle çarçabuk hazırlandı.Salona geçince:
Umarım arabayı uzağa park etmedin, dedi.
Yok yok, bahçeye bıraktım. Senin arabayı göremedim. Tamirde falan mı?
Hade çıkalım.
Çıktıları. Akif Bey, asansörden korkardı. Merdivenlerden aşağı indiler. Serhat'ın arabasının yanına kadar konuşmadan yürüdüler. Serhat babası için kapıyı açtı.
Serhat, arabayı çalıştırırken Akif Bey,
Temriz' e uğrayacağım giderken, dedi. O taraftan git olmaz mı, dedi.
Serhat:
Tamam baba, dedi. Ve ekledi: “ Pastaneden bir şeyler alayım mı sana, giderken atıştırırsın.”
Akif Bey'in birden canı çekti.
Sıcaksa olur, dedi. Aşağıdaki pastahaneden ama
Olur. Vallahi arasıra tam bizim oradan buraya geliyorum bir şeyler almak için.
Ve, bizim için de bir şeyler alıp bu da size baba demiyorsun.
Aşk olsun baba. O nasıl söz!
Yalan mı. Hiç gördük mü. Eee ne demişler “Baba oğluna bağ bağışlamış da oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş.”
Eee yani baba. Sabah sabah kırdın beni.
Neyse sonra konuşuruz bunu. Babasının babasını tanırım ben onun. Hakikaten çok nezihler... Üç nesil ne demek?
Belki daha evvellisi de vardır.
Bilmem.
Pastahanenin önüne gelmişlerdi. Serhat, arabayı park ederken sordu:
Ne alayım baba?
Sıcaksa al bana.
Sıcaktır sıcaktır. Hele hele bu saatte.
İşte bilmem, sıcaksa iki kesekağıdı doldur.
İki kesekağıdı mı?
Ben veririm parasını. Merak etme.
Akif Bey'in sesi gene sert çıkmıştı. Az evvelki şaka ile karışık sözleri kaybolmuştu. Serhat, birden bire gene böyle sertleşmesine şaştı ama bir şey demedi. Arabadan indi. Müşteriler vardı pastanede. Sırası gelince Tercih yapmadan, tezgahtara,
Sıcaklardan şöyle iki büyük paket yap, dedi. İki üç çeşit de bir torbaya meyve suyu...
Hemen beyefendi, dedi tezgehtar. Serhat yabancısı değildi zaten. Evvelkilere benzer bir şeyler hazırlayıp uzattı.
Elleri dolu, arabaya döndü Sehat.
Sıcak sıcak, mi s gibi baba, dedi. Paketlerden birini açtı. “ Buyrun babacığım. Meyve suyu da aldım. Portakal, limonata, vişne, hangisinden istersin?”
Akif Bey, bir şey söylemedi. Uzatılan paketlerden bir açma aldı, bir de vişne suyu.
Serhat da bir şey alacaktı ama, babasından “ Diresksiyon başında bir şey yenmez.” fırçasını yememek için almadı. Babasının da, “ Sen de bir şey atıştır da öyle hareket et.” deme havası olmadığını hissettiğinden arabayı çalıştırdı, hareket ettirdi.
Trafik yoğun değildi. Araba hızlı seyir ediyordu. İkisi de daldı gitti.Yirmi dakika kadar sonra Akif Bey:
Kaç zamandır dedeni görüyorum rüyamda dedi. Mezarlığa gir de dedene bir fatiha okuyalım.
Tamam baba, dedi Sehat. Mezarlık kıpısındaydılar. Kapı henüz açık değildi ama, kapıda bir güvenlik görevlisi vardı. Sinyal verip kapıya yöneldi, görevli kapıyı açtı başı ile selam verdi.
Serhat on metre kadar gitti, yol dörde ayrılıyordu, sordu:
Ne taraftan gideceğiz baba.
Akif Bey, ilgisiz cevapladı soruyu. Sesi de sertçe çıkmıştı:
Dedenin mezarına.
Tamam da ne taraftan?
Akif Bey'in yüzü gerildi:
Ne demek ne taraftan? . Sen dedenin mezarının nerede olduğunu bilmiyor musun şimdi?
Hayır, nereden bileyim ki...
Akif Bey, sesini daha da yükseltti. Yüzü de kıpkırmızı olmuştu. Sesi de titredi:
- Sarı çizmeli Mehmet Ağa'nın demiyorum ulan ,dedenin mezarını diyorum.
Serhat, “ ulan “ sözü ile irkildi. Kendini kaybetti. Gayriihtiyari o da sesini yükseltti:
Bilmiyorum... Ben doğmadan ölmüş adam.
…
Bir kere olsun elimizden tutup getirdinmi ki de şimdi hesap soruyorsun?
….
Hem, sen biliyor musun baba?
Akif Bey, acı ile yüzünü buruşturdu. Oğlunun yüzüne uzun uzun baktı.
Bu soruyu da bana sordun ya, yazıklar olsun sana, dedi. Ve ekledi: “Diyelim ki ben elinden tutup getirmedim, bu senin deden, bu adam şöyle şöyle biriydi demedim,
ben böyle, böyle hayırsızım evladım , bu mazaret mi?
Banasının sarfettiği” ulan- yazıklar olsun sana-hayırsız evlat ” sözlerini yaşamı boyunca belki de babasından hiç duymamıştı Serhat. İçinden” Sakin ol Serhat” dedi. “ Özür dile, yumuşat havayı.”
Özür diledi. Birkaç saniye bekledi. Cevabın gelmesi bir tarafa sözün kesilmesini hayra yordu. Sordu:
- Ne taraftan gideyim baba?
Akif Bey, alacağını almış göreceğini görmüş, bir gerçekle yüzleşmişti.
Arabanın kapısını açtı:
Hade dedi, sen geri dön. Sesi yumuşamıştı. “ Ben biraz dolaşacağım burada.”
Ama...
Haydi Serdar. Sen toz ol. Biraz buada kalacağım.
Burada bekleyeyim.
Ben bir taksiye atlar gelerim.
Serdar, babasının ses tonundan, ısrarın bir mana taşımayacağını hatta ters tepki verceğini anladı. Buna rağmen, bir şey söylemeye niyetlendi, Akif Bey, kapıyı kapattı. Güle güle anlamında el salladı.
Serhat'ın yapacağı bir şey yoktu. Babasının birkaç metre de olsa uzaklaşmasını bekledi sonra da aracı ile u dönüşü yapıp mezarlık kapısına yöneldi.
2 Nisan 2010 Cuma
YÜRÜK SEMAİ
“Yürük semai “ de ne ola demeseydi
Bunlardan hiçbiri olmayacaktı,
Yuf borusu çalınmayacaktı
Ben “ Nasipten öte yol yok.” demeyecektim
Tanınmış şair ile tanınmamış şair
Şiir kelimeleri için sözlüğe bakılır mı bakılmaz mı
Tartışmasına girmeyeceklerdi.
“Yürük semai” de ne ola ki demeseydi
Aperatif almayacaktı sarı saçlı o kadın
Canı sıkılanlar olacaktı belki ama
Sahi,
Taş plaktaki “ Yürük samai değil mi?” diyen kimdi?
“Yürük semai “ de ne ola demeseydi
Bunlardan hiçbiri olmayacaktı,
Yuf borusu çalınmayacaktı
Ben “ Nasipten öte yol yok.” demeyecektim
Tanınmış şair ile tanınmamış şair
Şiir kelimeleri için sözlüğe bakılır mı bakılmaz mı
Tartışmasına girmeyeceklerdi.
“Yürük semai” de ne ola ki demeseydi
Aperatif almayacaktı sarı saçlı o kadın
Canı sıkılanlar olacaktı belki ama
Sahi,
Taş plaktaki “ Yürük samai değil mi?” diyen kimdi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)