15 Nisan 2010 Perşembe

REVANİLİ ŞİİR
Bir çivi benden
Bir çivi senden olursa
Düzeltilebilir belki demişsin benim için
Mersi desem kızarsın şimdi
Türkçesi varken, niye “mersi” ki dersin
Thank you desem “üffff” dersin
Çivileriniz hazırsa
Akşama kahvehanedeyim elimde revani olacak

6 Nisan 2010 Salı

….......................... HİKAYE …....................................
SANCI
Bir sabretti iki sabretti, sabrı tükendi, kocasına , biraz da sesini yükselterek:
Ne dönüp duruyorsun yatakta Akif, dedi. Uyku tutmadıysa kalk, salona falana git.
Akif Bey, cevap vermedi . Yavaşça kalktı. Terliklerini giydi. Salona geçti. Salon perdesini aralayıp dışarıya baktı.
Nevruz Hanım'ın canı sıkıldı. Uykusu da kaçtı. Kendi kendine söylenerekten yataktan kalktı.. Kapıyı örtmeden dışarı çıkmıştı kocası. Dışarı çıktı. Salon elektrikleri yanık değildi. Işığı yaktı, etrafına bakındı. Kocası pencerenin önünde dışarıya bakıyordu. Bir şey demedi. Koltuklardan birine oturdu. Kocasının, özüre bab bir şeyler söylemesini birkaç dakika bekledi olmadı. Bunun üzerine kocasının yanına gitti, koluna girdi.
Beraberce ikili kanepeye oturdular. Nevruz Hanın, kocasının elini tutup sıktı:
Proplem ne hayatım, dedi. Kaç gündür hep böyle.
Akif Bey, cevap vemedi. Nevruz Hanım aklına ilk gelen olasılıkları sıraladı:
İşlerin mi bozuldu, ekonomik kriz dedikleri şey seni de mi vurdu?

Kızın meselesi mi?

Kefil olduğun o adam mı borçlarını ödemiyor?

Bir sağlık sorunun falan mı ortaya çıktı?

Nevruz Hanım, kocasının başından tuttu, göğsüne dayadı.
Bir şey var. Ben senin karın değil miyim?

Başka bir kadın mı?

… girdin de çıkamıyor musun?

Nevruz Hanım sinirlendi. Ayağa kalktı. Ellerini iki yana açarak:
Öyleyse ne. Bir şey söyle...
Akif Bey, asabının doruk yaptığı anlarda birkaç kez burnunun ucuna hızı hızlı elini sürterdi. Öyle yaptı:
Sizin köyde hiç tanıdık kaldı mı?
Pardon, anlayamadım.
Yaa senin bir halanın mı dayının mı bir akrabası vardı köyde. Hala orada mı acaba?
Orada, emecen mi?
..
Bir anlatsan proplemi?
Orada mı, bir bilgin var mı?
Kocasının ses tonu, Nevruz Hanım'ı etkiledi. Ses tonunu düşürerek:
Ne bileyim ben Akif. Hem görsem tanımam, hem de yıllar geçti aradan, öldü mü kaldı mı? Hem bayram değil seyran değil nereden çıktı bu?
Yaa, hani diyorum ki, bizim köye bir inse de bir baksa Dudu orada mı? Haaa, olur mu?
Dudu da kim Akif?

Nevruz Hanım'ın gözleri kocasının yüzündeydi. Onun mimikleri “ Dudu'da kim?” cümlesinin ona acı verdiğini hissetti.Ona söyletmemek için zihnini zorladı. Anımsadı. Dudu
Sabahattin Hala'nın kızıydı. Kızıydı da onu bu dakikalarda niye hatırlaması gerektiğin çıkartamadı..
Aklına geldi, sordu:
Nereden usuna geldi şimdi o?
Akif Bey'in tam aradığı soruydu bu. Konuştu:
Hatırlıyor musun bilmem, yıl başından birkaç gün sonraydı. Geç vakit nefes nefese geldi... “ Abi dedi orada bir göz odalı bir ev var. Satılıkmış. Kurban olayım onu bana al.
Çocuklarımla oraya yerleşirim, borcunu da sana elime geçtikçe öderim. “ dedi. Hatırladın mı?
Hatırlar gibi oldu.
- Nasıl heyecanlıydı. Sevinçliydi de... Alıvereceğimden emindi... Kaça demiştim de, kaç demişti hatırlamıyorum ama, cebimdeki parayı çıkarıp versem birazını bu fazla diye iade ederdi.
Ufff Akif... Kaç yıl geçti aradan.
Akif Bey'in beyni karısının söylediklerini algılamadı. Bir garip gülümsedi:
Hatırlıyor musun Nevruz, kar yağıyordu vakit de epeyce ilerlemişti ve sen ve ben onu uğurlamıştık ben, yarın uğrar hallederim demiştim, sen de bu saatte bu havada bir yere gidemezsin de dememiştin, Akif, Dudu'yu evine bırak da...
Nevruz Hanım, konuşmadan sıkıldı:
Yarından tezi yok sen bir akıl doktoruna git, dedi.
Kocasının bir şey demesine olanak bırarakmadan da salondan ayrıldı, yatak odasına geçti, yattı.
Akif Bey, konuşmak istiyordu. İçindekilerini boşaltıp rahatlamak. Karısının arkasından odaya gitti. Yatağın kenarına ilişip seslendi:
Navruz.
Cevap vermesine olanak bırakmadan sözünün ardını getirdi:
Başımdan savmak için yarın bir aralık ben uğrar bakarım demiştim.

Kendine hakim olamadı, ağlamaklı sürdürdü konuşmasını:
Hatırlıyor msun kapıdan çıkarken Abi o camiden in hemen solda bir ev var orada oturuyom. Camı kırık ama, taktıracam elime biraz para geçince... tanırsın, demişti. Gözlerini sildi Akif Bey. Karısı da yataktan doğrulmuş yatağın ortasına bağdaş kurup oturmuştu. Devam etti: Aslında bir aralık uğrayıp bakmak istemedim de değil ama, olmadı işte. Oda demedi ki unutmuştur falan filan bir hatırlatayım...
Nevuz Hanım, kocasının durumuna üzüldü:
- Hayatım nereden aklına geldi şimdi bunlar. Yıllar geçti. Sokakta karşılaşsanız vallahi o seni tanımaz sen onu tanımazsın.
Allah kahretsin, ne bileyim işte. Yani onun yerine başka birisi olsa, suratımın tam ortasına tükürür “ Annem bir lafın üzerine anılarla dolu babadan kalma evi senin için sattı.” derdi.
Senin sinirlerin bozulmuş belli. Haydi şimdi yat, yarın şöyle salim kafa ile mütalaa yapar yapılabilecek bir şey varsa yaparız ha.
Sen uyu. Ben biraz kitap okuyayım, belki kafam dağılır.
Akif Bey, yavaşça odadan çıktı, çıkarken de yatak odasının ışığını söndürdü.
Salona çıktı. Kitaplığa yöneldi ise de masanın üzerindeki gazeteye ilişti gözü. Fırsat bulup okuyamamıştı. Masanın yanına gitti, sandalyeye ilişti gazeteyi eline aldı. Gölbaşı'nda yakalanan ve silah dolu olduğu iddia eden gazete haberini okumaya başladı. Yarısına gelince sıkıldı. Gazeteyi bıraktı elinden. Mutfağa gitti. Bir fincan sallama çay yaptı. Mutfaktaki radyoyu açtı. Zeki Müren'den bir parça çalıyordu.. Zeki Müren'i pek severdi. Bir kaç yudum çay, Zeki Müren'den bir sanat müziği şarkısı iyi geldi. Tekrar salona geçti. Eline bir kitap aldı, üçlü kanepeye uzandı. Okumaya başladı.
Ezan okunmaya başlayınca kitabı kapattı. Sabahın sessizliğinde ezan sesi pek etkileyici geldi kendine. Ezan bitince kalktı, soğuk su ile elini yüzünü yıkadı. Cep telefonundan kalkınca okusun diye bir mesaj yazdı oğluna.
Oyalanayım diye yabancı kanallarından birini açtı. Bir film vardı. Yabancı dili yoktu. Olayların akışından nelerin olup bittiğini anlamaya çalışmak için gayret sarfetti, bunu yaparken de emeline oluştu. Kafası dağıldı.
Kapı zili belli belirsiz çalınca beyinledi. Oğlu gelmişti. Koşup kapıyı açtı: Serhat , merdivenleri hızlı hızlı çıkmıştı:
Hayır ola baba, dedi. Ne oldu?
Yok bir şey.
Ne bileyim.
İşe giderken uğra beni de al, dedim. Kaygılanma diye de diye de not düştüm.
Akif Bey'in sesi sert çıkmıştı. Sesini daha da sertleştirdi:
Ölüyorım koş mu, dedim. Bilseydim bir taksiye atlar giderdim.
Serhat , babasının bu tavrına bir anlam veremedi. Alttan aldı:
Tamam da baba, dedi yani merak ettim gene de. Sen olsaydın merak etmez miydin ki?
Tamam tamam uzatma,
Hala kapıdaydılar.
İçereri gir bende hazırlanayım çıkarız.
Akif Bey, hr zaman sabahtan giyeceklerini akşamdan hazırladı. Dün de öyle yapmıştı. O nedenle çarçabuk hazırlandı.Salona geçince:
Umarım arabayı uzağa park etmedin, dedi.
Yok yok, bahçeye bıraktım. Senin arabayı göremedim. Tamirde falan mı?
Hade çıkalım.
Çıktıları. Akif Bey, asansörden korkardı. Merdivenlerden aşağı indiler. Serhat'ın arabasının yanına kadar konuşmadan yürüdüler. Serhat babası için kapıyı açtı.
Serhat, arabayı çalıştırırken Akif Bey,
Temriz' e uğrayacağım giderken, dedi. O taraftan git olmaz mı, dedi.
Serhat:
Tamam baba, dedi. Ve ekledi: “ Pastaneden bir şeyler alayım mı sana, giderken atıştırırsın.”
Akif Bey'in birden canı çekti.
Sıcaksa olur, dedi. Aşağıdaki pastahaneden ama
Olur. Vallahi arasıra tam bizim oradan buraya geliyorum bir şeyler almak için.
Ve, bizim için de bir şeyler alıp bu da size baba demiyorsun.
Aşk olsun baba. O nasıl söz!
Yalan mı. Hiç gördük mü. Eee ne demişler “Baba oğluna bağ bağışlamış da oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş.”
Eee yani baba. Sabah sabah kırdın beni.
Neyse sonra konuşuruz bunu. Babasının babasını tanırım ben onun. Hakikaten çok nezihler... Üç nesil ne demek?
Belki daha evvellisi de vardır.
Bilmem.
Pastahanenin önüne gelmişlerdi. Serhat, arabayı park ederken sordu:
Ne alayım baba?
Sıcaksa al bana.
Sıcaktır sıcaktır. Hele hele bu saatte.
İşte bilmem, sıcaksa iki kesekağıdı doldur.
İki kesekağıdı mı?
Ben veririm parasını. Merak etme.
Akif Bey'in sesi gene sert çıkmıştı. Az evvelki şaka ile karışık sözleri kaybolmuştu. Serhat, birden bire gene böyle sertleşmesine şaştı ama bir şey demedi. Arabadan indi. Müşteriler vardı pastanede. Sırası gelince Tercih yapmadan, tezgahtara,
Sıcaklardan şöyle iki büyük paket yap, dedi. İki üç çeşit de bir torbaya meyve suyu...
Hemen beyefendi, dedi tezgehtar. Serhat yabancısı değildi zaten. Evvelkilere benzer bir şeyler hazırlayıp uzattı.
Elleri dolu, arabaya döndü Sehat.
Sıcak sıcak, mi s gibi baba, dedi. Paketlerden birini açtı. “ Buyrun babacığım. Meyve suyu da aldım. Portakal, limonata, vişne, hangisinden istersin?”
Akif Bey, bir şey söylemedi. Uzatılan paketlerden bir açma aldı, bir de vişne suyu.
Serhat da bir şey alacaktı ama, babasından “ Diresksiyon başında bir şey yenmez.” fırçasını yememek için almadı. Babasının da, “ Sen de bir şey atıştır da öyle hareket et.” deme havası olmadığını hissettiğinden arabayı çalıştırdı, hareket ettirdi.
Trafik yoğun değildi. Araba hızlı seyir ediyordu. İkisi de daldı gitti.Yirmi dakika kadar sonra Akif Bey:
Kaç zamandır dedeni görüyorum rüyamda dedi. Mezarlığa gir de dedene bir fatiha okuyalım.
Tamam baba, dedi Sehat. Mezarlık kıpısındaydılar. Kapı henüz açık değildi ama, kapıda bir güvenlik görevlisi vardı. Sinyal verip kapıya yöneldi, görevli kapıyı açtı başı ile selam verdi.
Serhat on metre kadar gitti, yol dörde ayrılıyordu, sordu:
Ne taraftan gideceğiz baba.
Akif Bey, ilgisiz cevapladı soruyu. Sesi de sertçe çıkmıştı:
Dedenin mezarına.
Tamam da ne taraftan?
Akif Bey'in yüzü gerildi:
Ne demek ne taraftan? . Sen dedenin mezarının nerede olduğunu bilmiyor musun şimdi?
Hayır, nereden bileyim ki...
Akif Bey, sesini daha da yükseltti. Yüzü de kıpkırmızı olmuştu. Sesi de titredi:
- Sarı çizmeli Mehmet Ağa'nın demiyorum ulan ,dedenin mezarını diyorum.
Serhat, “ ulan “ sözü ile irkildi. Kendini kaybetti. Gayriihtiyari o da sesini yükseltti:
Bilmiyorum... Ben doğmadan ölmüş adam.

Bir kere olsun elimizden tutup getirdinmi ki de şimdi hesap soruyorsun?
….
Hem, sen biliyor musun baba?
Akif Bey, acı ile yüzünü buruşturdu. Oğlunun yüzüne uzun uzun baktı.
Bu soruyu da bana sordun ya, yazıklar olsun sana, dedi. Ve ekledi: “Diyelim ki ben elinden tutup getirmedim, bu senin deden, bu adam şöyle şöyle biriydi demedim,
ben böyle, böyle hayırsızım evladım , bu mazaret mi?
Banasının sarfettiği” ulan- yazıklar olsun sana-hayırsız evlat ” sözlerini yaşamı boyunca belki de babasından hiç duymamıştı Serhat. İçinden” Sakin ol Serhat” dedi. “ Özür dile, yumuşat havayı.”
Özür diledi. Birkaç saniye bekledi. Cevabın gelmesi bir tarafa sözün kesilmesini hayra yordu. Sordu:
- Ne taraftan gideyim baba?
Akif Bey, alacağını almış göreceğini görmüş, bir gerçekle yüzleşmişti.
Arabanın kapısını açtı:
Hade dedi, sen geri dön. Sesi yumuşamıştı. “ Ben biraz dolaşacağım burada.”
Ama...
Haydi Serdar. Sen toz ol. Biraz buada kalacağım.
Burada bekleyeyim.
Ben bir taksiye atlar gelerim.
Serdar, babasının ses tonundan, ısrarın bir mana taşımayacağını hatta ters tepki verceğini anladı. Buna rağmen, bir şey söylemeye niyetlendi, Akif Bey, kapıyı kapattı. Güle güle anlamında el salladı.
Serhat'ın yapacağı bir şey yoktu. Babasının birkaç metre de olsa uzaklaşmasını bekledi sonra da aracı ile u dönüşü yapıp mezarlık kapısına yöneldi.

2 Nisan 2010 Cuma

YÜRÜK SEMAİ
“Yürük semai “ de ne ola demeseydi
Bunlardan hiçbiri olmayacaktı,
Yuf borusu çalınmayacaktı
Ben “ Nasipten öte yol yok.” demeyecektim
Tanınmış şair ile tanınmamış şair
Şiir kelimeleri için sözlüğe bakılır mı bakılmaz mı
Tartışmasına girmeyeceklerdi.
“Yürük semai” de ne ola ki demeseydi
Aperatif almayacaktı sarı saçlı o kadın
Canı sıkılanlar olacaktı belki ama
Sahi,
Taş plaktaki “ Yürük samai değil mi?” diyen kimdi?

1 Mart 2010 Pazartesi

SEBAHAT HALA'NIN MEZARI
Toprak göçmüştü. Yaban otları bile yoktu üzerinde artık. İsim de zar zor okunuyordu.
Fatiha okudular. “Amin!” dediler.
Ercüment Bey'i defin etmişler, geri dönüyorlardı. Selahattin Bey'de Akif Bey “hala” dediği için hala derdi.
Sebahattin Hanım'ın kabri kolay bulunabilecek bir yerdeydi. Selahattin Bey, caminin biraz ötesindeki değişik yapılmış mezarı görünce Sebahat Hanım'ı anımsayarak otomobilini durdumuş:
Buraya gelmişken Sabahattin Hala'yı da bir ziyaret edelim demişti. İçinden gelmişti belki, belki Akif Bey'e jest yapmak istemişti. Akif Bey'in bir şey demesine olanak bırakmadan da arabadan inmiş arka bagajdan bir su kabı almış hemen oradaki çeşmeden doldurmuş sonra da arabadan inerek ne olduğunu anlamaya çalışan Akif Bey'e dönerek “ Şu en baştan ikinci idi Sebahat halanın kabri değil mi?” diye sormuştu.
Akif Bey, hatırlamıyordu halasının mezarınının yerini. Yıllar olmuştu öleli.. Baştan ikinci miydi sondan ikinci miydi, burada mıydı? Geçen cumartesi Ramazan Bayramı idi. Belki de bundan olacak, mezarların çoğunda çiçek vardı. Ziyaret edilmişlerdi.
Akif Bey, başını “ öyle” anlamında aşağı yukarı salladı. Selahattin Bey, kendi işaret ettiği yere yürüdü, zor da olsa mezar taşını okudu. Dudakları kıpır kıpır ederek suyu mezarın üzerine döktü. Ellerini açtı, Fatiha okudu. Akif Bey'de Fatiha okudu.
Kabristan çıkınca, art niyetsiz olarak,
İyi kadındı Sebahattin hala, dedi Selahattin Bey . Allah mekanını cennet etsin. Senin üzerinde de çok emeği oldu.

Sahi Akif, onun bir kızı vardı. Adı da Dudu idi değil mi?
Hatırlayamadı o an adını Akif Bey. “ Bilmem” de diyemedi. Onun için de,
- Evet, dedi.
Kocası iflas etti, hapse girdi. Orada da öldürdüler. Dört çocuğuyla kaldı ortada kadın.

Senden başka da kimsesi yoktu bildiğim kadarıyla Akif . Ne oldu onlar sahi?
Ne olduklarını bilmiyordu.
“ Atlattılar,” diyerek idare etmeye çalıştı durumu.
Şu işi kurasın diye, gözünü kırpmadan babadan yadigar evi satti değil mi?
Yani...
- Ne zaman başın sıkılsa “hala, hala” diye koşardın. Annen de baban da habersiz az karakollardan kurtarmadı seni.
Akif Bey kendini kötü hissediyordu.
Dudu'nun kocasının hapse girdiğini, orada öldürüldüğünü, dört çocuğu ile yalnız kaldığını oradan buradan duymuştu ama ...
Hayır ola Akif daldın gittin?
Yaa ne bileyim işte, mezarlıktan çıkınca bir hoş oluyor insan.
Bu arada hayırlı olsun, yeni araba almışsın ha?
Eskiyi bizim oğlanın nişanlısına verdik.
Eski mi? Daha iki yıl olmadı alalı.
Öyle de işte.
Ortanca kıza da düğün hediyesi diye Antalya'dan yazlık hediye etmişsin.
Selahattin sende...
Kızma canım. Gözümüz yok, Allah daha çok versin. Seviniriz.
Bilmem mi. Sağ ol.
Akif Bey, eli ile Selahattin Bey'in bacağına dokundu.
Selahattn, beni şöyle uygun bir yerde indirsen.
Hayırdır. Ne oldu?
Şurada bir arkadaş var da, ona uğrayacağım bir. Çoktandır görmüyorum da.
Bu hafta sonu iki günlüğüne Paris'e uçuyoruz değil mi?
Ben seni ararım.
Akif Bey, kapıyı açtı, arabadan indi, kapıyı kapatırken de,
Hoşça kal, dedi. Görüşürüz.
On beş yirmi saniye, belki bir dakika, orada öylece durdu Akif Bey. Üşür gibi oldu. Hafiften de yağmur vardı. Ağaçların bol olduğu taraf güzeldi. Yeni binalar. Yeni çarşı. Gidenler gelenler. Kafa dağıtılabilirdi. Yan taraf izbeydi. Tek tük evler. Yolların kenarında çöpler. Kurumuş otlar. Gezinen bir kaç köpek.
Hemen önünden bir cenaze arabası geçti. Arkasından bir belediye otobüsü. Belli ki mevtayı sevenler, tanıyanlar.
Akif Bey sağ yan tarafa doğru. yürüdü. Epeyce yürüdü. Biraz ötesinde yeni başlamış inşaatlar vardı. Hemen ötesinde bir küçük park. Düşünülmüş, yapılmış bakımsızlaıktan parka benzer bir yer olmuş. Bankların tamamına yakını kırılmış. Parkın on metre ilerisinde bir otobüs durağı. Birkaç kişi bekliyor. Akif Bey, banklardan birinine ilişti.İlk gelen otobüse, nereye gittiğini bilmiyordu ama, binecekti.
Cep telefonundan asistanını aradı. Bugün gelmeyeceğini çok çok acil bir durum ortaya çıkmadığı sürece de kendisinin aranmamasını söyledi. Yoldan geçen bir taksiyi farketti.Ayağa fırladı.” Taksi” diye bağırdı. Taksici tetikteydi, sesi duydu hemen, durdu. Akif Bey, arka kapıyı açtı, gideceği yeri söyledi.
Nevruz Hanım, kapıda kocasını görünce korktu. Bu saatte eve gelmesi vaki değildi. Eli yüzü de bir hoştu. Telaşlandı:
Ne oldu Akif? Yoksa çocuklardan birine mi bir şey oldu?
Akif Bey, eliyle sus işareti yaptı. Ayakkabılarını çıkardı ama terliklerini giymedi.
Karısının korkusu daha da arttı:
Ne oldu. Bir şey mi oldu birine, söylesene...
Akif Bey, cevap vermedi. Doğru yatak odasına gitti. Kendini yatağa fırlattı. Karısı iyice
panikledi .
Akif bir şey söyle...
Kapıyı ört ve dışarı çık. Beni yalnız bırak Nevruz.
Nevruz Hanım kapıyı örtüp dışarıya çıktı. Hemen çocuklarını aradı, ulaşabildiklerine :“ Babanıza bir şeyler oldu, çabuk gelin.” dedi.
İlk gelen küçük kızı oldu. Annesinin anlattıklarını dinledi, kapıyı vurup içeri girdi. Babası sırt üstü yatıyordu. Gözleri açıktı. Yanına kadar gitti, sevimli bir sesle :
Babacığım, dedi.
Akif Bey, soğuk ve emredici bir ses tonu ile:
Dışarı çık Yeliz, dedi. Bana bir şey söylemeyin bir şey de sormayın. Annen diğerlerine de haber verdiyse onlarda yanıma girmesin!”
Yeliz, bir şey diyemedi. Ayaklarının ucuna basarak geri geri gitti. Dışarı çıkıp kapıyı kapattı.
Annesi ellerini oğuşturuyor hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.
Yeliz,
“Doktor çağıralım mı anne?”, dedi.
Bir yeri mi ağrıyormuş? Bir şey mi olmuş?
Bir şey söylemedi, dışarı çık dedi o kadar.
Abin gelsin hele bir.
Yeliz telefonu çıkardı çantasından. Tuşlarına basmaya başladı. Annesi atıldı heyecanla:
Nereyi arıyorsun?
Bir dakika anne.
Kızım nereyi arıyorsun? Çıldırtma beni.
Suna Hanım'ı. İş yerinde mi bir şey olmuş bir soralım.
Ne olmuş?
Anne çıktı mı daha. Bir dakika.
Kapı çaldı. Nevruz Hanım koşarak kapıya yöneldi. Burak'la beraber içeri girdiğinde Yeliz telefonu kapatmıştı. Annesi:
Ne oldu, ne konuştunuz?
Sabahattin Amca ile mezarlığa gitmişler.
Ne mezarlığı?
Ne bileyim ben. Biri ölmüş onu gömmeye gitmişler.
Eeeeee?
Eesii mesii böyle işte anne. Sonra da babam, Suna Hanım'ı aramış gelemeyeceğini söylemiş çok acil bir durum olmazsa da beni aramayın demiş.
Burak, aldığı cevap sonucu rahatladı.Annesine döndü,
Yani anne, dedi hemen telaşlanıyorsun. Belli ki bir arkadaşı ölmüş ona üzlmüş.
Oğlunun azara benzer ses tonu ve kurduğu cümleler Nevruz Hanım'ı üzdü. Yeliz'in asistandan aldığı cevaplardan biraz olsun o da rahatlamıştı.
- Siz oturun, dedi. Ben bir çay koyayım. Ve ekledi. “ Serap'a da telefon edin de çıkmadıysa gelmesin.”
Yeliz, kanepenin birine kendini bıraktı. Burak:
Anlamadan dinlemeden... diye söylendi. “ Bir şey oldu sandım. Arabaya nasıl atladım, buraya nasıl geldim... Bir iş görüşmem de vardı. İptal ettik, adam belki vazgeçecek şimdi..”
Annemi bilmiyor musun abi ?
Öfff ya.
Duyacak şimdi. Olan oldu.
Sen gördün mü? Çok mu kötü?
Kötü de annemin anlattığı kadar değil. Çok üzülmüş öyle işte. Biliyorsun duygusal adam zaten.
Burak iyice rahatlamıştı. Daha fazla burada durmanın manası yok diye aklından geçirdi. Mutfağa geçip “ Ben gidiyorum anne “ demeye hazırlanırken kapı açıldı. Akif Bey, odasından çıktı. Biraz toparlanmış gibi idi. Çocukların burada bulunma nedenlerini bilmemezliğe geldi:
Hayır ola çocuklar ?
Yeliz, gülümseyerek ayakta durduğu koltuğun önünden çekilerek adeta babasına yer gösterdi:
Öylesine uğramıştım ben.
Sen Burak?
Ben de, bir bakayım dedim sana.
Ah şu anneniz yok mu? Meydanı ateşe vermeye bayılır.
Akif Bey, kızının yönlendirdiği koltuğa oturdu. Nevruz Hanım da salona girdi. Kocasını koltukta oturuyor görünce sevindi. Yanına gitti sevecen bir ses tonu ile,
Nasıl biraz daha iyi misin? dedi.
İyiyim de çocukları niye yordun buraya kadar hanım?
Canım ben seni öyle görünce korktum. Hem ne var, vesile oldu gördük.
Yeliz,
Kim ölmüş baba? Yani arkadaşınmış da, kankan mıydı?
Kanka ne kızım? Hem kanga yenge demek, bir de buz pateni. Bende ikisi de yok...
Aman be baba... Yani çok yakın arkadaşın mıydı?
Karşılaşınca “ merhabalaşırız.” O kadar işte.
Bunun için bu kadar perişan olduysan, birimiz ölsek fıttırırsın herhalde...
Nevruz Hanım, Yeşim'in “ Anneeeee! “ tepkisi ile asıl sözünün gerisini getirmedi
Ama yalan mı kızım. Geldiği zamanki durumu görseydin sen bir.
Akif Bey,
Kimden öğrendiniz cenazeden geldiğimi? Anladım, Suna Hanım'a telefon ettiniz.
Yeliz, biraz da konuyu değiştirmek düşüncesi ile:
Ablamı aradım anne, dedi. Tam yola çıkıyormuş.
Yeliz, babasının dikkatli dikkatli kendisine baktığını görünce bir hoş oldu:
Ne oldu baba? Niye öyle bakıyorsun ki bana?
Yeliz?
Efendim?

Evet baba.
Boş ver... Boş ver boş ver...
Lütfen baba.
Nevruz Hanım:
- Ne söyleyeceksen söyle, dedi. Hem meraklandırdın bizi.
Burak da annesini destekledi.
Akif Bey'in gözleri doldu. Düşündüğünü söyleyip söylemek husunda tereddüt ediyordu. Altı çift gözün ağırlığını da hissediyordu. Son bir gayret göstererek aklından geçenleri söyledi:
Öldüğüm zaman, hiç olmazsa bayramlarda mezarıma gelin olmaz mı?
Hiç kimsenin beklemediği bir sözdü bu. Herkes dondu kaldı. Yeliz, babasının oturduğu koltuğun kenarına ilişti. Burak, pencerenin önünendeydi, perdeyi araladı dışarı baktı..Nevruz Hanım dişlerini kenetledi, kaskatı kesildi.Düşmemek için sırtnını duvara dayadı. Zaman dördü için de durdu bir an.
Burak, öğrendiklerini, bildiklerini hızlı olarak süzgeçten geçirdi. Akabinde, babasının yanına gitti. Ellerinden tuttu:
Baba, dedi. Ben, seni dinlemeye kendimi hazır hissediyorum. Sanırım annem de öyle, Yeliz de öyle...
Burak, devam etti:
Şu an senin söylediklerini hazmetmeye hazırız diye düşünüyorum. Düşündüklerini bizimle paylaşırsan emin olun ki değerlendirecek ve seni anlamaya çalışacağız. Lütfen...
Saniyeler hızla geçti, dakika oldu. Gizlice bir anlaşma imzalamış gibi kimse ağzını açmadı.
Akif Bey, sesini şenlendirmeye çalışarak ve de boş ver manasına gelecek şekilde sözlerini kuvvetlendirerek :
Siz bana bakmayan, dedi. Bir an aklıma geldi işte. Hade çocuklar ben iyiyim, evinize işinize.
Yeliz:
- “Yoksa bizi kovuyor musun?” dedi.
Hava ısındı bir anda. Yeliz'in gayesi de buydu zaten. Nevruz Hanım “ Hade yavrum” dedi kızına.” Çayı demle de gel.”
Yeliz kalktı, mutfağa yöneldi.
Burak,
Ben çaya kalmasam, dedi. Annesine baktı” Babam da iyi”
Nevruz Hanım, göz ucuyla kocasına baktı. Başını da iki yana sallayarak gözleri ile “ Yani, öyle bir laf ettin ki.” dedi. Yeliz'le laflaşmak için de mutfağa geçti.
Burak, fırsattan istifade edip babasına sokuldu.
- Nerden aklına geldi az ettiğin laf baba, dedi
Akif Bey, sıkıntısını paylaşmak istiyordu:
- Sen tanımazsın dedi, bizim bir Sebahattin halamız vardı.
- ...
- Senin, benim arabalarımız bu evin parası hatta, hep onun.
Nasıl yani, anlayamadım...
Akif Bey, oğlunun sualinine cevap verecek durumda değildi. Onun aklı başka yerdeydi.
- Mezarı...
Akif Bey'in gözleri gayriihtiyari dolu dolu idi.
Mezarı , kimsesizler mezarı gibi idi.
Tamam da bundan sana ne?
Akif Bey oğlunun sarf ettiği söze şaşırmadı ama içi yandı. Oğluna, onu bu hale getiren kendine acıdı.
O benim halam, dedi.
Burak, yaptığı hatayı anladı. Toparlamaya çalıştı.
Yani oğlu kızı yok mu?
Nevruz Hanım, içeri girmiş oğlunun son cümlesini duymuştu.
Kimin oğlu kızı yok mu?
Burak, o an annesini kurtarıcı gibi gördü , atıldı:
Babamın bir halası varmış da. Sen tanıyor musun anne? Neydi adı baba?
Nevruz Hanım, sandalyelerden birine ilişirken de,
Hayır ola, nereden çıktı şimdi bu hala muhabbeti, dedi.
Akif Bey:
Mezarlığa gitmişken, Sebahat halamın mezarına da uğradık da.
- …
Kimsesizler mezarlığı gibiydi. Ondan kötü oldum.
Anladım, onun için hiç olmazsa bayramdan bayrama ziyaret edin dedin.
Burak, araya girdi:
Onun bizim arabalarla evlerle ilgisi ne onu anlayamadım ben.
Nevruz Hanım :
Ne arabası, ne evi?
Babam, bu evinde bu arabaların da payı ondan dedi de. Ondan mı miras kaldı?
Nevruz birden asabileşti:
Saçmalamış dedi
Kocasına döndü, resmen azarladı:
Neler saçmalıyorsun da çocuğun kafasını karıştırıyorsun?
Sermaye için para ya ihtiyaç oldu da, evini satıp parasını bize vermedi mi?
Eh yani Akif. Elli yıllık mevzu. Hem duyan da köşkünü sattı sanacak.
Nevruz Hanım, alayla karışık güldü, Burak'a dönerek devam etti:
İnsanlar ihtiyarladıkça duygusallaşır derler ya oğlum. Kömürlük kadar bir yerdi sattığı yer. Babanın sermaye dediği de çekirdek parası.
Akif Bey de hiddetlendi elinde olmayarak:
Ama o çekirdek parasını senin baban da benim baban da vermedi. O para olmasaydı orayı alamayacaktım.
Yeliz, daha da sertleşme eğilimi gösteren konuşmayı kesti:
Sizlere tavşan kanı çay yaptım. Bu çay hepimize iyi gelecek.
Burak :
Ama bu çay kuru kuru gitmez, dedi.
Nevruz Hanım:
Akşama gelin yaparım bir şeyler, dedi.
Yeliz, çayları verdi. Annesinin yanındaki sehbanın üzerine oturdu.
Çekirdekleri göremiyorum, dedi. Çekirdekler nerede?
Nevruz Hanım:
Ne çekirdeği kızım, dedi.
Çekirdek mekirdek diyordunuz.
Burak:
Kızım sende de ne kulak var. Ta mutfaktan çekirdeği duydun.
Evet.
Başka...
Başka ne duyacağım ki.
İşine geleni duydun yani
Yeliz'in birden çocukluk damarı tuttu. Ayaklarını yere vurdu, sesini değiştirerek:
Anne kıııız. Şu oğluna bir şey der misin?
Nevruz Hanım'ın da çocuklaştı birden. Yıllar öncesine gitti. “ Al sana al sana “ diyerek öte yanındaki Burak'ı döver gibi yapmaya Burak da yapmacıktan ağlamaya başladı.
Akif Bey'in keyfi yerine geldi bir anda. “ El deliye ben akıllıya muhtaçım” diye yüksek sesle söylendi , başını salladı, çayından da “ hüpleterek” bir yudum aldı..
...

23 Şubat 2010 Salı

MUTABIK
Ne demekse
İrticalen olmalıymış konuşma
Alaka artarmış böyle olursa
Hayatiyet gelirmiş kelimelere
Dinleyen de canlı kalırmış
Konuşan da
Söylenenlere mutabıkım da
İtiraza başladım anında
Demogoji uzmanıyım ya
Amacım muhalefet olsun.

12 Şubat 2010 Cuma

ÜÇ VİRGÜL
Kerem eyleyin, ifade edeceğim, dedi
Başım gözüm üstüne dedik.
Dolmuş dolabildiğince boşalttı alabildiğince;
Neymişim ben meğer be
Yolunu kesmek için hep,
Yıkmak için onu
Elimden geleni ardıma koymamışım
Yıllardır ;
Belli, ne ben onu anlamışım
Ne de o beni...
Rezil rüsva etmek için ahali içinde bendenizi
Aylarca hazırlanmış olmalı garibim
Sözleri bâtıldı ama dostum
Gerçeği bilmeyenlerin
Ağızları açıldı gözleri patladı...
Ben bile kendimden şüphe ettim bir an, tövbe yarabbi!
Üç virgül yirmi beş , beşten büyük mi ki!

8 Şubat 2010 Pazartesi


KELİME DAĞARCIĞIMIZI ZENGİNLEŞTİRELİM
Kelime ya ada Kelime Grubu
ANLAM ya da ANLAMLARI
radikal
Geri dönülmeyen, kesin, esaslı, değişmez.
top sakal
Çene bölgesinde yuvarlak kesilmiş, uzun sakal.
lakayt
İlgisiz, umursamaz.
keçe
Yapağı veye keçi kılından dövülme ile elde edilen kumaş.
şahrem şahrem
Herhangi bir şeyin , yırtılmış parçalanmış durumu.
sedir(kerevet, divan)
Arkalıksız, kol koyacak yeri olmayan, üzerine genellikle minder konulan oturmaya ya da yatmaya yarayan araç.
kostaklanmak
Gösteriş yapmk.
antika
Tarihsel değeri olan eski eşya, (mec) acayip, bilinene genele aykırı.
didon sakal
Yalnız çenede olan sivri sakal.
ümit (umut)etmek
Umarak beklemek.
umar
Çare.
ummak
Bir şeyin olmasını istemek.
umre
Hac mevsimi dışında Kabe'yi ve Mekke'nin kutsal yerlerini ziyaret etme.
lehdar
Ekonomide senet bedelinin kendisine ödenmesi yazılı kişi.
lime lime olmak
Parça parça olmak.
saka
Erkek ceketi, evlere çeşmeden su taşıan kişi, balık agı vb.
tarh
Matematikte çıkarma, vergi koyma, bahçelerde çiçek dikmek için ayrılan yer.
didik didik etmek
Çekiştirerek parçalamak, bir işi, bir yeri ince ince aramak, araştırmak.
didan
Halkın İstanbulki yabancıları, daha çok da Fransızlara, verdiği ad.
mucbir
Zorlayıcı.
korniş
Perde asmaya yarayan metal ya da plastikten yapılmış bir araç.
kabul etmek
Bir şeye razı olmak(isteyerek ya da istemeyerek).
kültür( ekin,hars)
Kişide var olan bilgi birikimi, bir ulusun, bir toplumun oluştırduğu düşünce ve sanat eserlerinin tümü.
Miras ( tereke, kalıt)
Birine birinden kalan şey ya da şeyler.
mirasa konmak
Bir kişiye ölmüş birinden önemli miktarda para, mal vb. Değerler kalması ile ortaya çıkan durum.
tefriz
İhale, bir işi birinin üzerinde bırakmak.
tardiye
Beş mısralık bentlerden oluşan nazım(şiir) parçası.
müdavim
Bir yere sürekli gisen kimse, gedikli.
Misakımilli
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde tespit edilen ve 28 Şubat 1920'de Osmanlı Mebusan Meclisince kabul edilen ve ulusca sonuna kadar uygulanmasına karar verilen altı maddelik sözleşme.
unesco
Birleşmiş Milletler, Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü.
BİR GÜZEL SÖZ:
Dün dünde kaldı cancağazım, bugün yeni şeyler söylemek lazım (Mevlana)

5 Şubat 2010 Cuma


HECE ÖLÇÜSÜ İLE ŞİİR
Lamı cimi yokmuş mazaret istemezmiş hoca
Hece ölçüsü milli ölçümüzmüş, madem ki soyunmuşuz
Madem ki soyunmuşuz şairliğe, bir dörtlük olsun
İster 7’ lik ister 14’lük belki 18 lik döktürecekmişiz...
Hece ölçüsü ile bir şiir yazmalıymışım ki önce
Yazdıklarımı nazari dikkate almalıymış...
Ukala diyeceğim şimdi yakışmaz bize, barajmış...
Sevmem kalıbı ayıp değil ya,
Şiir için mi gireceğim kalıba,
Ben bir sanatçıysam;
Özgür olmalıyım;
Dilediğimi dilediğim gibi yazmalıyım...
Anlattım hocaya ve ekledim
Hoca ,
Sanatta sınır olmaz diyen sen değil miydin?
Sen değilmiydin yazın özgürce, çizin içinizden geldiğince diyen.
Şiiri es geçti
Hocam ile hoca arasındaki farktan bahsetti,
Sen ile siz arasındaki farktan
Renkten renge girdim, yeni renkler de ürettim belki
Hocam dedim yanlış anladınız beni, özür dilerim
Ben öyle anladım dedi;
İçini okuyamam ki ben, sözünü okurum yazını okurum;
Hoca ile hocam arasındaki farkı anlatamamışsam sana
Bu defteri kapatmam gerek.
Etekler tutuştu bende
Hocam dedim pireyi deve yaptınız
Ben Hanya diyorum siz Konya’dan bahsediyorsunuz
İyelik ekini kullanmadık diye reva mı bu kadar fırça bize
Ha sen ha siz ne farkeder ki
Yıktınız perdeyi eylediniz viran
Vurduğunuz yerde gül bitiyor da, ya dikenler...
Alkıştan inliyor yer gök bakın
Gözlerim dolu dolu, şu simada Emine Hoca, bu simada Muallim Murat
Ayakta herkes, alanımın duayeniymişim , estagfurullah
Öğretmenlerimizin eseriyiz, eyvallah....

2 Şubat 2010 Salı


TÜRKÜ BENİ ÖZÜM
Nicelerini gördük biz
Küçük görürlerdi
Türküleri de türkü dinleyenleri de
Sazı da , davul zurnayı da , tulumu da
Hele hele
O malum çağda.
Gördük geçirdik, kınamadık
Alttan aldık hoş gördük
Dört bir yandan dört bir baskı
Dün de bugün değişen pek bir şey yok hani
Kan da deli,
Tivistler, repler, raplar, metaller yağmur gibi
Gün geçti devran döndü, dönecek
Yaşlar yirmi oldu, kırk oldu, olacak
Kimilerine göre sınıf atladı oldular, olacaklar
Kimilerine göre sınıf düştü oldular, olacaklar
Durulanların çoğu özlerine döndüler, dönecekler ;
Türküsüz edemez oldular
Türküsüz edemez olacaklar...

1 Şubat 2010 Pazartesi

AÇIK KAPI
Beş ay gibi bir zaman dilimi içerisinde
Beş büyük gazeteye
Beş yüze yakın ilan verdi
Beş bininci müracaat bendim vallahi
Beş dili ana dili gibi bilen bir bendim
Boston’da o biçim işim vardı hani,
Beş yüz doları bahşiş diye verirdim yani
Beni tercih etmesi süpriz olmadı tabiki
Benim ihtiyacım yoktu ona, o muhtaçtı bana billahi
Birinci günümde işimin dondum kaldım
...... dolar tazminatını ödeyip kovun , yaramaz işime demiş
Benim daha ne icraatımı görmüş diyecektim...
Behzat efendinin para üstü diye getirdiği beş kuruşu
Bir kenara koyacağıma
Başparmağımın da yardımıyla basket topu yapıp çöpe atmışım;
Bu zihniyet bende olduğu sürece işine yaramazmışım.